SEVİŞMEK AYNI ŞEYİN SONSUZ TEKRARI MI? – MILAN KUNDERA

    Çok sayıda kadının peşinde koşan erkekleri rahatlıkla iki kategoriye ayırabiliriz. Bazıları bütün kadınlarda kendi öznel ve değişmez kadın düşlerinin gerçekleşmesini beklerler. Ötekiler ise nesnel kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ele geçirme isteğiyle davranırlar.
    Birincilerin saplantısı ‘lirik’tir; kadınlarda aradıkları şey kendileri, kendi idealleridir ve bir ideal tanımsal olarak hiçbir zaman bulunamayacak bir şey olduğuna göre, tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarlar. İkincilerin saplantısı ‘epik’tir, ve kadınlar bunda en ufak bir dokunaklı yan görmezler; erkek, kadınlara öznel bir ideal yansıtmaz ve onun için her şey ilginç olduğundan, hiçbir şey hayal kırıklığına uğratamaz. 

    Tereza’yla aynı evi paylaşmak, stiline bir tutukluk getirmişti. Bu durumun beraberinde getirdiği organizasyon zorluklarından dolayı, erotik etkinliklerini dar bir zaman parçasına (ameliyat odasıyla ev arası) sığdırmak zorunda kalmıştı; bu da, çok yoğun bir biçimde kullanılmasına karşın (dağlı bir çiftçinin küçük toprağının her bir karışını sonuna kadar sürmesi gibi), durduk yerde kendisine armağan ediliveren şu on altı saatle karşılaştırıldığında solda sıfır sayılırdı. (On altı saat diyorum, çünkü pencere silmekle geçirdiği sekiz saat yeni tezgahtar kızlar, ev kadınları ve kadın memurlarla doluyor, bunlardan her biri de erotik ilişki potansiyeli taşıyordu.)

    Onlarda ne arıyordu Tomas? Onu onlara çeken neydi? Sevişmek aynı şeyin sonsuz tekrarından başka bir şey değil midir sonuç olarak?

    Hayır, hiç değil. Düşleme sığmayacak bir küçük parça her zaman her sevişmede vardır. Bir kadını giyinik olarak gördüğünde, elbette çıplak olarak neye benzeyeceğini aşağı yukarı düşleyebiliyordu (hekimlik deneyimi aşıklık deneyimini tamamlıyordu burada), ama düşüncenin yaklaşıklığı ile gerçeğin kesinliği arasında düşlenemez olanın yarattığı küçük bir boşluk vardı ve onun bir türlü peşini bırakmayan da bu boşluktu. Hem sonra, düşlenemeyenin arayışı çıplaklığın ortaya serdikleriyle sınırlı değildir; daha da ötesi vardır: Soyunurken nasıl davranacak? Erkek onunla sevişirken neler söyleyecek? İniltileri nasıl çıkacak? Orgazm anında yüzü nasıl bir biçim alacak!

    ‘Ben’de özgün ve benzersiz olan şey, bir kişide düşlenemeyen ne varsa onun içine gizlenir. Düşleyebildiklerimiz herkesin başkaları gibi yaptığı şeyler, insanların ortak yanlarıdır ancak. Bireysel ‘ben’ alelade olandan farklı olan, yani önceden tahmin edilip kestirilemeyen, peçesini, örtüsünü sıyırıp açmak, fethetmek gereken şeydir.

    Hekimlik çalışmalarının son on yılını sırf insan beyni üzerinde yoğunlaştıran Tomas, ‘ben’ini ele geçirmekten daha zor bir şey olmadığını biliyordu. Hitler’le Einstein ya da Brejnev’le Soljenitzin arasındaki benzerlikler ayrılıklardan fazladır. Sayılarla söylersek, dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz oranında benzerliğe karşın milyonda bir benzeşmezlik vardır.

    Tomas’da o milyonda biri bulup çıkarmak ve ele geçirmek arzusu bir saplantı halindeydi; bu milyonda biri saplantısının çekirdeği olarak görüyordu. Saplantısı kadınlar değildi; onların her birindeki o düşleme sığmayan parçaydı; başka bir deyişle bir kadını hemcinslerine benzemez yapan o milyonda birin kendisiydi.

    (İşte belki burada da cerrahlık tutkusu ile kadınlara olan tutkusu birleşiyordu. Sevgilileriyle birlikte olduğunda bile, o hayali neşteri elinden bırakamıyordu bir türlü. Onların içinde, ta derinde yatan bir şeye sahip olmak istediği için, onları yarıp açmak gereğini duyuyordu.)

    Elbette, bu milyonda bir benzeşmezliği neden başka yerde değil de cinsellikte aradığını sorabiliriz. Aynı şeyi, diyelim ki, bir kadının yürüyüş biçiminde, mutfakla ilgili kaprislerinde ya da sanatsal zevkinde neden bulamıyordu?

    Kuşkusuz, o milyonda bir benzeşmezlik insan varlığının her alanında vardır, ama cinselliğin dışındaki bütün alanlarda gözönündedir, bu nedenle de birinin bulup çıkarmasına, neştere gerek duymaz. Kadının biri peyniri yemeğin sonunda yemekten hoşlanır, bir başkası karnıbahardan nefret eder ve böylelikle her biri kendi özgünlüğünü ortaya koymuş olur. Ama gene de, kendi konu dışılığını, alakasızlığını sergileyen bir özgünlüktür ve kendisine pek aldırmamamız, kendisinden değerli bir şeyler beklemememiz konusunda uyarır bizi.

    Yalnızca cinsellikte değerli ve az bulunur olur o milyonda bir benzeşmezlik, çünkü uluorta görülemeyeceği için, fethedilmesi, ele geçirilmesi gerekir. Daha elli yıl öncesine kadar, bu ele geçirme biçimi epey zaman (haftalar, hatta aylar!) alır ve ele geçirilen nesnenin değeri ele geçirmeye harcanan zamanla oranlı olurdu. Ele geçirmeye harcanan zamanın çok daha kısaltıldığı günümüzde bile, cinsellik bir kadının ‘ben’inin gizini içinde tutan bir kasa olmayı sürdürüyor sanki.

    Demek ki Tomas’ı kadınların peşi sıra sürükleyen, zevke duyulan istek (zevk fazladan gelen bir şey, işin cabasıydı) değil, dünyayı sahiplenme (uzanmış yatan dünyanın bedenini neşteriyle yarıp açmak) isteğiydi.

    :::::::::::::::::

    Çok sayıda kadının peşinde koşan erkekleri rahatlıkla iki kategoriye ayırabiliriz. Bazıları bütün kadınlarda kendi öznel ve değişmez kadın düşlerinin gerçekleşmesini beklerler. Ötekiler ise nesnel kadın dünyasının sonsuz çeşitliliğini ele geçirme isteğiyle davranırlar.

    Birincilerin saplantısı ‘lirik’tir; kadınlarda aradıkları şey kendileri, kendi idealleridir ve bir ideal tanımsal olarak hiçbir zaman bulunamayacak bir şey olduğuna göre, tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarlar. Onları kadından kadına sürükleyen şey, kararsızlıklarına bir tür romantik özür sağlar, öyle ki birçok duygusal kadın onların bu gemi azıya almış çapkınlıklarında dokunaklı bir yan bulur.

    İkincilerin saplantısı ‘epik’tir, ve kadınlar bunda en ufak bir dokunaklı yan görmezler; erkek, kadınlara öznel bir ideal yansıtmaz ve onun için her şey ilginç olduğundan, hiçbir şey hayal kırıklığına uğratamaz. Bu hayal kırıklığına uğrayamama özelliğinde rezilce bir yan vardır. Epik çapkının saplantısında kefaret yanının (hayal kırıklığı yoluyla ödenen kefaret) eksik olması insanların gözüne batar.

    Lirik çapkın hep aynı tip kadının peşinden koştuğu için, bir sevgiliyi ötekinden ayıranın ne olduğunu görmeyiz bile. Dostları sürekli olarak onun sevgililerini birbiriyle karıştırıp, aynı adla çağırarak yanlış anlamalara neden olurlar.

    Bilginin peşinde olan epik çapkınlıklar ise (elbette, Tomas onların safında yeralıyordu) çarçabuk bıktıkları alışılmış kadın güzelliğinden yüz çevirirler ve kaçınılmaz olarak birer garabet koleksiyoncusu olup çıkarlar. Bunun farkındadırlar ve biraz da utanırlar bu durumdan; öyle ki dostlarını zor durumda bırakmamak için, sevgilileriyle insan içine çıkmaktan kaçınırlar.

    Tomas’ın cam siliciliği ikinci yılına girmek üzereydi ki onu yeni bir müşteriye yolladılar. Kadının garip görünüşü hemen dikkatini çekti Tomas’ın. Garip ama aynı zamanda da ölçülü, çok göze batmamaya çalışan, hoş bir sıradanlığın sınırları içinde kalan (Tomas’ın garabetlere duyduğu çekim, Fellini’nin ucubelere duyduğu çekimle hiçbir ortak yan taşımıyordu) bir görünüşü vardı; çok uzun boylu, Tomas’tan da epeyce uzun boyluydu ve güzel denemeyecek kadar alışılmamış (güzel diyecek olsa hemen karşı çıkardı arkadaşları!) bir yüzde zarif ve upuzun bir burun taşıyordu, ama gene de bu yüzün (en azından Tomas’ın gözünde) çekici olmadığı söylenemezdi. Pantolon ve beyaz bir bluz giymişti ve zürafa, leylek ve hassas delikanlı karışımı garip bir yaratıktı.

    Tomas’a alaycılığın zeki pırıltılarından hiç de yoksun olmayan uzun, dikkatli, soran gözlerini dikip baktı. “Girin içeri, doktor,” dedi.

    Kadın Tomas’ın kim olduğunu biliyordu anlaşılan. Tomas bozuntuya vermedi ve sordu: “Nerede su bulabilirim?”

    Banyo kapısını açtı kadın. Tomas bir lavabo, küvet ve klozet gördü; banyo, lavabo ve klozetin her birinin önüne küçük pembe kilimler serilmişti.

    Zürafayla leyleğe benzeyen kadın gülümsediğinde, gözleri kırıştı ve söylediği her şey alayla, gizli mesajlarla dolup taşmaya başladı sanki.

    “Banyo emrinizde;” dedi kadın. “Gönlünüzün çektiğini yapabilirsiniz burada.”

    “Yıkanabilir miyim?” diye sordu Tomas.

    “Yıkanmaktan hoşlanır mısınız?” diye sordu kadın.

    Tomas kovasını sıcak suyla doldurup oturma odasına geçti. “Nereden başlamamı isterdiniz?”

    “Size kalmış,” dedi kadın omuzlarını silkerek.

    “Öteki odaların pencerelerini de görebilir miyim?”

    “Çevreye bir gözatmak istiyorsunuz, öyle mi?” Gülümseyişiyle, cam silme işine kendisini şu kadarcık ilgilendirmeyen bir kapris gözüyle baktığını belli etmek ister gibiydi.

    Tomas yan odaya geçti. Bir büyük pencere, birbirine yaklaştırılmış iki yatak ve duvarda gurup vakti kayınağaçlarını gösteren bir tablo vardı bu odada.

    Geri geldiğinde masanın üzerinde açılmış bir şişe şarap ve iki bardak durduğunu gördü. “Şu büyük işe girişmeden önce, güç toplamak için bir şeyler içmeye ne dersiniz?”

    “Evet bir iki kadeh bir şey içebilirim aslında,” dedi Tomas ve masanın başına oturdu.

    “Herkesin nasıl yaşadığını görmek ilginç olmalı,” dedi kadın.

    “Eh, fena değil,” dedi Tomas.

    “Evde tek başlarına sizin yolunuzu gözleyen bütün o ev kadınları…”

    “Büyükannelerle kaynanalar demek istiyorsunuz herhalde.”

    “Asıl işinizi özlemiyor musunuz hiç?”

    “Söylesenize, asıl işimin ne olduğunu nereden biliyorsunuz?”

    “Patronunuz sizinle övünmeye bayılıyor,” dedi leylek kadın.

    “Hala mı?” dedi Tomas şaşkınlıkla.

    “Telefonda cam silecek birini istediğimde, sizi isteyip istemediğimi sordu. Hastanedeki işinden kovulan ünlü bir cerrah olduğunuzu söyledi. Eh, bu da benim ilgimi çekti tabii.”

    “Çok ince bir merak duygunuz var,” dedi Tomas.

    “O kadar belli mi?”

    “Evet, gözlerinizi kullanışınızdan anlaşılıyor.”

    “Nasıl kullanıyormuşum gözlerimi?

    “Kısıyorsunuz. Sonra, sorduğunuz sorular…”

    “Yani bana cevap vermekten hoşlanmadığınızı mı söylemek istiyorsunuz?”

    Kadın sayesinde, konuşmaları başından beri bir oynaşma gibi gelişiyordu. Söylediği hiçbir şeyin dışardaki dünyayla bir ilgisi yoktu; her şey içeriye, kendilerine doğru çevrilmişti. Üstelik söylediklerinin hepsi öylesine açık seçik bir biçimde kendisi ve Tomas’la ilgiliydi ki, sözü dokunmayla tamamlamaktan daha kolay bir şey olamazdı. Böylece; Tomas kadına kısılan gözlerinden sözederken o gözleri okşadı, kadın da aynı şeyi yaptı. Anlık bir tepki değildi bu; sanki özellikle, bilerek ‘benim yaptığımı yap’ türü bir oyun kuruyordu kadın. Oldukları yerde yüzyüze oturup, elleriyle birbirlerinin bedenlerini okşadılar böylece.

    Tomas kasığını avuçlayıncaya kadar hiç direnmedi kadın. Tomas onun ne kadar ciddi olduğunu kestiremiyordu. Bütün bunlar olup biterken epey zaman geçmişti. On dakika sonra bir sonraki müşteride olması gerektiği için kalktı, gitmesi gerektiğini söyledi kadına.

    Kadının yüzü kıpkırmızıydı. “Fişi imzalamam gerek,” dedi.

    “Ama hiçbir iş yapmadım ki,” diyerek karşı çıktı Tomas.

    “Suç bende.” Ardından yumuşak, masum bir sesle, ağır ağır: “Anlaşılan sizi bir kere daha isteteceğim, gelip benim yüzümden yarım bıraktığınız işi bitireceksiniz,” dedi.

    Tomas imzalayacağı fişi vermeyi reddedince; en tatlı sesiyle, sanki ondan bir iyilik yapmasını istercesine, “Ver onu bana. Lütfen, olmaz mı?” dedi kadın. Sonra tekrar gözlerini kıstı ve ekledi, “Hem ben vermiyorum ki parasını, kocam veriyor. Bu para da sana ödenmiyor zaten, devlete ödeniyor. Bu alışverişin ikimizle de bir ilgisi yok.”

    Milan Kundera
    Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz