EDİP CANSEVER: ECE AYHAN’IN ŞİİRİNDE ACI YOKTUR, ÇIĞLIĞI ANDIRAN BİR İNİLTİ VAR…

    “Ecegiller”in şiirini anlamak için başvuracağımız sözlük onun başka şiirleridir, demiştik. Bu çok kendine özgü dünyaya girebilmek için elimizde başkaca bir araç yoktur. Buna karşın, Nâzım Hikmet’in herhangi bir şiirini bir kez bile okumak, kendimizi onun dünyasına katmak için yeterlidir. Çünkü Nâzım Hikmet hem kendinin hem de başkalarının şairidir. Ece Ayhan’a gelince, o, yalnız kendisi için yazar ve yazdıklarının misyonerliğini yüklenemez.

    Ecegilleri Okumak

    Ece Ayhan şiirinin kilit noktası dildir. Bu dil engelini aşmadan, satırların plastik oluşumunu değerlendirmeden, şairin özel terminolojisini kavrayıp ona bilincimizde bir dirim kazandırmadan hiçbir sonuca varamayız. Ne var ki, kaypak bir bilimdir sanki Ece Ayhan’ın şiiri: kullandığı kelimeler kimi zaman da bunun tersine, kelimenin yüklemi bir santim ötedeki hayatla bağdaşamaz. Bu değişken durum bizi şöyle bir yargıya götürebilir: “Ecegiller”in şiirini anlamak için başvuracağımız sözlük onun başka şiirleridir. Diyebilirim ki iyi eğitilmiş bir zekâ, bu yöntemi uygulayarak, algı sınırlarına gelip dayandığı o pırıltılı zaman parçası içinde eline bir anahtar geçirir. Böylece ilk hareket başlar; harflerin, kelimelerin, sözdilimlerinin hareketiyle sorguya çekilen bir hareket. İşte bu dil-anlam diyalektiğini sezemedik mi, âdeta bir pina gibi kapanır Ece’nin şiiri; aldatıcı rengi dışarıda, büyüleyici parlaklığı içeride. Çünkü onca imgeyi, betimleme tutkusunu, amaç çizgisini içe ulaştıran, içle kaynaştıran öğe sadece dil değil, dilin hareketi, plastik bükülgenliğidir (souplesse). Bunu bazen göze batıcı bir teknikle sağlamaya çalışır Ece Ayhan. Kapalıçarşı, kolayca “Çapalı Karşı”ya dönüşür. “Elinde potin ayağında şemsiye”, eşyanın kullanılma değerini tersine çevirir. “Bakışsız Bir Kedi Kara”da, kediyi karanın sıfatı yaparaktan soyutlamanın son aşamalarına varmayı dener.

    Peki neden bu kadar seviyor dille oynamayı Ece Ayhan? Ben şöyle diyeceğim: Yaşamadığı çağların, hatta yaşarken bile yaşamıyor göründüğü bir çağın, o hiç yazılmamış duygular tarihini ele geçirmek için. Bu yüzden kurulu bir şiir dili onun ilgisini çekmez hiç. Elinde değildir çünkü, neyi anlattığından çok, kendinde neyin anlatıldığını deniyor gibidir. Ya da tarihin derinliğinden bir ses, ona geçmişin gizlerini fısıldıyordur arada. Elimizde hiçbir ipucu olmasaydı bile, tarih bir uyum olarak aşılanmıştır onun şiirlerine. Atom fiziğinden söz açsa, tutup bir kozmonot üzerine “ballade” yazsa, gene de geçmiş çağlardan bir karışım yapıyordur Ece Ayhan. Ama bu geçmiş çağlar eğilimi, birtakım somut uygarlıkların didaktik dökümüne yol açmaz. Hemen hemen yok gibi bir tarihtir onunkisi. Örneğin Bizans’a duyduğu ilgi, ilgi olmaktan çok mozaiklere bulanmış bir görkemliğin manyetik çekimidir. Böylece, onun şiirinde sorduğu bir soruyu biz de ona sormak zorunda kalırız: “Kantocu Peruz sahiden yaşadı mı patron”.

    Şiiri bir araç olarak seçiyor Ece Ayhan, kendini yaratırken başvurduğu bir araç. Giderek “şiir olmak” gibi bir sonucu peyliyor belki de. Bana kalırsa bir ermiş tavrı bu. Ya da kendi tapınağını arayan bir tanrıtanımazın başkaldırısı. Yoksa şiir onun nesine gerek! Aradığı derinliği, gereksindiği doygunluğu bulacağına aklı yatsa, bir cenaze levazımatı satış evinde çalışabilir, kiliseye zangoç olabilir, bir çiçekçi dükkânında düğün sepetleri hazırlar, daha olmazsa Pera’nın eski otellerinden birinde metrdotellik bile yapabilirdi. Nedir ki, “görünen”de yaşamaya istekli değil pek Ece Ayhan, yitirilmişin gizemli titreşimlerinde solumayı seviyor daha çok. Kendine sürgün, adresi olmayan bir yaratık. Hem Yahudi hem Hıristiyan, hem tarihçi hem erotik bulgucu, hem Türkçe okur hem İbranice, hem Babillidir hem Suriyeli, hem gerçekçidir hem büyücü, hem her yerde yaşar hem hiçbir yerde, kısacası ölümü doğumundan önce gelen bir “her şey” o “Ayapera’nın kendi kendini yok etmesinin caddeleri. Bırakılmış bir kentin kar yağışları salgından”. Çoğu kez bu kaygan ve belirsiz düzeye oturtur şiirini. Doğrulanmaktan korkar da ondan. Düşsel dünyasına, geliştirdiği yalnızlığına ihanet etmekten çekinir. Gene de olmazlıkların, gizemciliğin, us dışı taşkınlıkların hiç de konuşkan olmayan bir çevirmenidir o. Acı yoktur “Ecegiller”in şiirinde. Çığlığı andıran bir inilti mi? Belki… Yaşayamadığı duyarlıkları çağına bitiştirirkenki sıkıntıdan çıkan ses. Şiirin çağ atlama, yerini bulma sesi. Ama Romantiklere özgü bir kaçış, geri dönüş niteliğine bürünmez ondaki tarih tutkusu. Sadece bir gezgin gibi dolaşır geçmiş çağlarda. Fotoğraflar, filmler çeker; tanrılarla, imparatorlarla röportajlar yapar; “mor gözlü çocuk ölüsü bir pazar” günü de can verir bütün bunlara. Sonra da uzaktan bakıp, “Benim hiç çin’de bir ablam olmamış” der. Olağanüstü bir olağanlık! Tıpkı soru sorarken olduğu gibi: “Otelde, onun (ceset’imin) yatağında yatarım. Saçlarının kapkara öyle uzadığı zamanlarda, dirimin ondan esirgediği ve benim ona vermeye çalıştığım şey neydi acaba?” Metafiziksel bir şefkat, Sisyphus’unkini andırır bir çabalama, biraz da… biraz da Rilke sancısı, hepsi o kadar. Ne var ki, soru sorarken bile felsefe yapmaktan kaçınır Ece Ayhan, durdurur, saptar, gösterir ve yavaşça çevirir kamerasını bir başka yöne doğru.

    Gene de dışa çevrik bir şiir değildir Ece Ayhan’ın şiiri, kendi özel evreninin içten içe konuşturulmasıdır. Dış dünya yitip gitmesini önler bu konuşmanın, giderek nesneleşmesini bile sağlar. Böylece betimleme ön plana geçerken, sinema öğeleri de işe karışmaya başlar. Görüntüler kopuk kopuktur çoğu kez, dağınıktır. Ama bu dağınıklık şiirin bünyesiyle çatışmaz. Birlikte bakıldığında birtakım oynak kesitler, kısa metrajlı hayat görünümleri dökülür zihnimize. Ayrıca yontulmuş, ayıklanmış, yeniden yontulmuş, şairin dünyasıyla özdeşleştiği zaman da birden boşluğa bırakılıvermiş izlenimini uyandırır bu görüntüler. Mecazlar, benzetiler de çok önemli bir yer tutar Ece Ayhan’ın şiirinde. Düz, yalın söze pek rastlanmaz. Bunun nedeni de, “şiirle anlatılmaz, verilir” ilkesine bağlılık olsa gerek. Kullandığı benzetilerin ilginç yanı, “gibi”lerin benzetisi olmaması, dünyanın eşyalarının yan yana, art arda, üst üste bulundurulmasıdır. Eşyayı bir bıçak gibi saplayıp çıkarır doğaya bazen. Bazen de satranç oynar gibi oynar eşyayla. “Yeşil çuhalı kahveler rıhtımında gizlenmiş çivit rengi evlerine” derken, evler gizlenen, yer değiştiren, gözetleyen, canlı bir nitelik kazanıverirler hemen.

    Yer yer simgelere de başvurulur. Bu çok özel dünyanın kıpırtılı örtüsüdür simgeler. Şiirinin erotik bölgelerinde iyiden iyiye kalınlaştırır bu örtüyü Ece Ayhan. Böylelikle kaba, kolay anlaşılır bir erotizmden sıyrılmış olur. Daha çok da sertlikler, yumuşaklıklar, bükülgenlikler, cinslilikler ve bütün bunların şiir içinde uyuşma ya da karşı karşıya gelme biçimlerinden çıkar bu özellik. Yeni şiirin nesneleşmesinde, kıvamında aranmalıdır cinsellik. Kimi kez de, “Ben ki son üç gecedir intihar etmedim hiç, bilemem” mısrasında olduğu gibi, erotik belirleniş apaçıklık içinde verilir. Art arda üç gecedir intihar etmesi, cinselliğin ölümle simgelendiğini, hatta Sade’la bir paralellik bile kurulduğunu göstermektedir. “Ortodoksluklar”daki “oğlankızoğlan” ve benzerleri ise oldukça kuru ve resmîdir. Ece Ayhan’ın simgeler dünyası, çağdaşı şairlerin simge dünyasıyla pekişmek, böylece işlevini daha iyi yapmak hakkından yoksundur. Çünkü simgelerin hem bilinçle, hem de içtenlikle kullanılması bile şiirimiz için çok yenidir. Bu yüzden Ece Ayhan’daki saplantıları, simgelere kenetlenmiş saplantıları anlamamız biraz yorucu olacaktır.

    “Ecegiller”in şiirini anlamak için başvuracağımız sözlük onun başka şiirleridir, demiştik. Bu çok kendine özgü dünyaya girebilmek için elimizde başkaca bir araç yoktur. Buna karşın, Nâzım Hikmet’in herhangi bir şiirini bir kez bile okumak, kendimizi onun dünyasına katmak için yeterlidir. Çünkü Nâzım Hikmet hem kendinin hem de başkalarının şairidir. Ece Ayhan’a gelince, o, yalnız kendisi için yazar ve yazdıklarının misyonerliğini yüklenemez. Bu bakımdan, “Hizmet etmeyeceğim” varsayımından yola çıktığı düşünülebilir. Bir de şu var: Ece Ayhan kendini toplamıyor, açıyor şimdilik. Dağlarca’nın tam tersine, onun yeni şiirleri eksikliklerini somutlamıyor. Açıkça gördüğümüz şey, “authentique” bir dünyanın kurulduğu, mitsel çekirdeğin yavaş yavaş genişlemekte olduğudur.

    Ece’nin şiirini okumak, ondan yeterince bir tad çıkarabilmek için elimizde bir tek yöntem var. Bu da Ece Ayhan’ın yöntemi olsa gerek. O nasıl tarihten taşıdıklarını çağına bitiştiriyor ve tarihin üstünde çağdaş bir “relief” gibi kalmayı başarıyorsa; biz de onun gibi yaparak, yani şiirlerinin yakın tarihine gidip gelerek, her yazdığı şiirden bir tad çıkarabiliriz.

    Papirüs 9 (Şubat 1967)

    Edip Cansever
    Şiiri Şiirle Ölçmek
    Şiir Üzerine Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar

    Cevap Ver

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz