Zorbalıklar, Baba Otokrasisinden Kişisiz Aygıtlara Franz Kafka – Michael Löwy

Direnmeden her şeye boyun eğen kişi sonunda “bir köpek” olur: insan sürekli köpek muamelesi görürse, der İrlandalı deklase Robinson, “sonunda gerçekten köpek olduğunu düşünmeye başlar.”

Kafka bir “anarşist” değildi elbette, ama –romantik ve liberter kökenli– anti-otoritarizm onun bütün romanesk eserini, baba otoritesinden ve kişisel otoriteden idari ve anonim otoriteye götüren iktidarın büyüyen evrenselleşme ve soyutlama hareketi içinde kat eder. Elias Canetti’nin gayet iyi gözlemlediği gibi: “Bütün şairler arasında en büyük iktidar uzmanı Kafka’dır. O, iktidarı bütün veçheleriyle yaşamış ve şekillendirmiştir.”

Peki söz konusu olan hangi iktidardır? Aydınlatıcı bir yorum getiren Adorno Kafka’nın edebiyat eserinin “büyük ölçüde, sınırsız bir iktidara tepkiden kaynaklandığını” belirtmektedir. Şunu ekler: “Bu kudurmuş babalık iktidarını Benjamin parazit olarak adlandırır: kendi ağırlığı altında ezdiği hayattan beslenir.” İlk saptama gerçekten de Kafka’nın yazılarının çoğuna uygulanır: Despotik ve sınırsız bir iktidarın binlerce tezahürüne karşı hem eleştirel, hem ironik, hem de kaygı verici bir tepki. İkincisi esasen Hüküm, Dönüşüm ve kısmen de kahramanları “baba ve yaşlı kudurganlığının” kurbanı olan Amerika’yla ilgilidir. Kafka’nın bu iki hikâyeyi romanın ilk bölümüyle (“ateşçi”) birlikte Oğullar (Die Söhne) ortak adıyla yayımlamayı düşünmüş olmasında hiç tesadüf yoktur.

Bu saygın ihtiyarlardan ilki elbette ki baba Hermann Kafka’dır. Babama Mektup (1919) denen ve yazarın kişiliğini anlamak için temel anahtarlardan biri olan bu etkileyici belgede Franz, Hermann’ın “despotik karakter”inden şikayet eder ve onu defalarca “zorba”yla ve “otokrat”la karşılaştırır ve “seninle aramızda sürekli asılı duran ve yargıcının da sen olduğunu ileri sürdüğün korkunç mahkeme”den şikayet eder. Çocuk olarak kendi durumunu, “yalnız benim için uydurulmuş kanuna tabi köle”nin durumu olarak tanımlar; “bana sonsuzca uzak olan, içinde senin yaşadığın, yönetmekle, emirler vermekle ve uyulmadıkları için seni sinirlendirmekle meşgul olan” bir alanla karşı karşıya getirilir. Babanın “otoriter karakteri” (herrische Temperament), “tahakkümünü en sert şekilde uygulayabilmek için” bütün imkânları –hakaretler, tehditler, yaralayıcı ironi– kullanmasında ve oğlundan, korku yoluyla, kendi iradesine mutlak itaat elde etmesinde ifade bulur. Bu tahakküm kelimenin tam anlamıyla sınırsızdır. Kafka, çarpıcı bir imge içinde, patriarkal bedeni ve iktidarı uzam içine yayar: “Yeryüzü haritasının serili olduğunu hayal ettiğim ve senin de bu haritanın bütün yüzeyi boyunca enlemesine yayıldığını gördüğüm olmuştur. Ve yalnızca senin kapsamadığın ya da senin erişemeyeceğin yerlerde yaşamanın bana uygun olduğu izlenimi edindim. Senin büyüklüğüne dair bendeki tasarım dikkate alındığında, bu yerler ne çok sayıdadır ne çok teskin edicidir…” Gerçekten de, Franz babanın imparatorluğundan mümkün olduğunca uzakta, edebiyat dünyasında bir sığınak bulmayı başarmıştı.

Aynı sorunsal neredeyse takınaklı bir şekilde Günlük’te yinelenir. Burada Franz, 1911 tarihli bir notunda, Hermann’dan duyduğu “nefret”i dile getirmeye dek sözü vardırır. Hermann sürekli eleştirileriyle onu bunaltmakla kalmaz, dostları Max Brod –ona “deli” (meshuggener) muamelesi yapar– ve Isaac Löwy’ye –eve bit getiren bir köpekle kıyaslar– hakaretler eder… Baba otoritesiyle çatışma onun kimliğinin kalıcı bir boyutu olacaktır. 1921 tarihli bu geç not buna kanıttır ve yazarın ailevi “savaş alanı”nı çarpıcı bir özlülükle ifade etmektedir: “Kısa süre önce, küçük bir çocukken babam tarafından yenildiğimi ve sabit bir şekilde yenilmişken, tüm bu yıllar boyunca ihtiras nedeniyle savaş alanını terk edemediğimi hayal ettim.”

Bu çatışma yalnızca psikolojik ve Oidipusçu değildir, daha geniş tarihsel bağlama dahildir: bir yandan, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun politik kültürü –Musil’in gayet iyi tarif ettiği Kakania– Kaiser’den pater familias’a dek, burada başbakanları, valileri ve diğer kurum yöneticilerini kapsayacak şekilde, bir iktidarın tüm sahiplerini aynı paternalist otorite içinde birbirine bağlamaktadır; diğer yandan, on dokuzuncu yüzyıl sonunda doğmuş bütün bir genç Yahudi entelektüel kuşak, romantik dünya görüşünün cazibesi içinde ve sanata, kültüre ya da devrime adanmış bir yaşama yoğun özlem duyarak, tüccar, sanayici ya da bankacı olan, ılımlı liberal ve asimile Alman olan burjuva anne babalarının kuşağından köklü biçimde kopacaktır. Ama Franz’da çatışma Hermann’ın otoritarizmiyle ve oğlunun edebiyat faaliyetlerine olan düşmanlığıyla şiddetlenmiştir. Oğul açısından, babanın “sınırsız iktidarı”, (Adorno’nun deyişiyle) “kudurmuş patriark”ın despotik otoritesi ile politik sistem olarak tiranlık arasında açık bir bağ vardır. Yine Babama Mektup’ta, bu ikisinin aynı mantıktan kaynaklandığını saptar: “Benim gözümde sen de hakkını düşünceden değil, kendi kişiliklerinden alan zorbaların muamma karakterini taşıyorsun.” Aile ticarethanesindeki çalışanların babası tarafından kaba, adaletsiz ve keyfi muameleye tabi tutuluşunu yorumlayarak şunu yazar: “Bu durum bana mağazayı katlanılmaz kılıyor, senin karşındaki konumumu bana fazlasıyla hatırlatıyor […]. Bu nedenle ben ister istemez personelin tarafını tutuyorum…”

Praglı liberter sosyalistlere duyduğu içsel ve kişisel eğiliminin, roman ve hikâyelerindeki anti-otoriter duyarlılığının kökleri bunlardır. “Personel tarafını tutma” konusundaki savı karşılıksız değildir. Elias Canetti’nin gayet iyi gözlemlediği gibi, “Kafka daha baştan beri aşağılananlardan yanadır, […] temellerini güce dayandırarak yükselen her şeyden tiksinir…” Günlük’ün birçok bölümü emekçilere olan sempatisine tanıktır; özellikle ailesine ait olan amyant fabrikasındaki işçilerin durumunu tarif edişinde bu görülür. “Dayanılmaz bir pislik” ortamında çalışan, “aktarma kayışlarının ve makinelerin bitmek bilmez gürültüsünün” serseme çevirdiği, “en gülünç güce teslim edilmiş” emekçilere “insan” muamelesi yapılmaz: “onlara selam verilmez, onlara çarpıldığında özür dilenmez.”

Birçok metin ve edebi eskiz “yukardakiler”in aşağılayıcı, kibirli ve kaba tavrını tarif eder. Örneğin, –Günlük’te bulunan– İlerleme sigorta şirketi müdürü Bauz üzerine anlatıda Bauz, büroda getir götür işlerine bakacak bir görev talep etmek üzere gelmiş mütevazı bir işsize şunu açıklar: “Burada yalvarıp yakarmak bir işe yaramaz. Ben lütuf dağıtmaya yetkili değilim. […] Defolun ve beni daha fazla meşgul etmeyin” –cümleye masaya vurulan bir yumruk eşlik ederken adam da büro dışına çıkartılır. “Yeni Lambalar” adlı kısa metinde ise, idari görevliler, maden ocağı işçilerinden bir heyetin sunduğu yeni güvenlik lambalarıyla ilgili gayet meşru taleplerini küçümseyici bir ironiyle karşılarlar: “Ordaki, dipteki adamlarına şunu iyice söyle: Sizin galerinizi bir salona çevirene dek didinip duracağız, özellikle de cilalanmış ayakkabılar içinde sizler geberene kadar! Duygular…” Kesinlikle profesyonel ve yansız olduğu iddia edilen Sigorta Bürosu’ndaki işinde bile Kafka zaman zaman tercihlerini ortaya koyabiliyordu. Örneğin, sivil inşaat sanayisindeki çalışma kazaları üzerine raporunda, güvenlik önlemleri üzerine tartışmada “işçi sınıfının sesi (Arbeiterschaft) yok” diye üzülür ve bu boşluğu özellikle küçük işletmelerde “işçilerin yetersiz örgütü”ne bağlar. Bu saptama Bohemya Krallığı Sigorta Bürosu sekreter yardımcısının kaleminden ziyade bir sendikacının kalemine daha yakışırdı…

Babama Mektup’a tekrar dönelim, çünkü baba otoritesinin başka genç kurbanlarına –örneğin Otto Gross– Kafka’nın duyduğu empatiyi yine bu belgeden yola çıkarak anlarız. 1913 yılında babasının emriyle bir psikiyatri kliniğine kapatılan Freudcu anarşist Otto Gross, serbest bırakılmasını dışavurumcu yazarların yürüttüğü basın kampanyasına borçludur. Nietzsche, Freud ve Max Stirner’den esinlenerek, yazılarında, ailede olduğu kadar toplumda da güç istencine, patriarkal iktidara ve otorite ilkesine saldırır. Kafka hukuk fakültesinde, Otto’nun babası olan ve Sorgu Yargıçları, Polis ve Jandarma Görevlileri İçin El Kitabı’nın yazarı ve “tembeller, ebedi hoşnutsuzlar ve bozguncular…” gibi “dejenere” kişilerin sürgün edilmesinin ateşli yandaşı olan Hans Gross’un öğrencisiydi. Kafka Temmuz 1917’de bir tren yolculuğu sırasında oğul Gross’la tanışır. Kısa süre sonra, Prag’daki bir randevu sırasında Otto Gross, Werfel ve Kafka’ya Güç İstencine Karşı Mücadele Sayfaları (Blätter zur Bekämpfung des Machtwillens) başlıklı bir dergi çıkarmayı önerir. Aynı yılın kasım ayında Brod’a yazdığı bir mektupta Kafka bu projeye büyük ilgi gösterir. Her koşulda Otto Gross, onun gözünde, baba zorbalığına karşı isyan ile her türlü kurumsal otoriteye (anarşist) direniş arasındaki çakışmayı kişiliğinde simgelemektedir.

1917 yılında Kafka’yı tanımış olan İsviçreli yazar Max Pulver, muhatabının karakteri ve kişiliğinde bu iki yanın sıkı sıkıya birleştiğini ortaya koyan etkileyici bir tanıklık getirir: “Kafka bu dünyaya karşı açtığı davaya yalnızca babasını katmakla kalmamış, tüm diğer babaları ve bütün otorite figürlerini de katmıştır […]. Onun itaatsizliğinden, gizlilikten aldığı zevkten, her türlü otorite biçimini küçümsemesinden tuhaf bir prestij doğuyordu: Büyük bir baştan çıkarma gücüne her zaman sahip olmuş uzlaşmazlığın prestiji.” İtaatsizlik, uzlaşmazlık, baba otoritesinin ve bütün otorite biçimlerinin reddi: Kafka’nın yazılarının önemli bir bölümünü kaleme aldığı ruh hali’nin bütün kesinliği ve gücüyle burada belirtildiği görülür.

“Hüküm”ü (1912) ele alalım. Kafka’nın edebi üretiminde bir dönemeç ve belli başlı eserlerinin kaleme alınmasında bir çıkış noktası oluşturan bu kısa anlatıda Kafka yalnızca baba otoritesini ortaya koyar. Genç bir tacir olan Georg Bendemann yaşlı babasını ziyaret eder ve baba da, uydurma gerekçelerle –oğlunun Rusya’ya gitmiş bir dost karşısında sözde dikkatsizliği– onu boğularak ölüme mahkûm eder. Bu son derece acımasız hikâye, kahramanın bütünüyle ve hiç direnmeden otoriter hükme boyun eğdiği (kendini nehre atar) ender yazılardan biridir. Bu hikâyenin gerilimi şöyle özetlenebilir: Baba zorbalığından kaçamayız, ama onun emirlerine körcesine itaat etmek bir intihar biçimidir…

Bu öykünün baskın yorumu, oğlun suçlu olduğunu ileri sürer –çünkü bencildir, çünkü kendini doğuran kişiyi ihmal etme eğilimi içindedir, vs. Böyle bir okumanın mantığı –Dava üzerine ikincil literatürde de buna rastlanır– amansızdır: Madem ki baba onu suçluyor ve madem ki oğul hükmü kabul ediyor ve infazı yerine getiriyor, o halde herhangi bir şeyden dolayı suçlu olmalıdır… Oysa bu, “öfkeli patriark”ın kaba ve tamamen keyfi adaletsizliği şeklindeki okuma işin özünü kaçırmaktır.

Bu metni yorumlayan Walter Benjamin şu gözlemde bulunur: Baba, “oğlunu suda boğularak ölmeye mahkûm eder. Baba, cezalandırandır. Suçluluk duygusu, adalet memurları gibi onu cezbeder. Kafka için memur dünyasının babalar dünyasıyla bir olması çok önemlidir.” Milan Kundera da benzer bir varsayım ileri sürer. “Hüküm” ile Dava’yı karşılaştırırken şunu saptar: “İki suçlama, suçluluk duygusu ve infaz arasındaki benzerlik, ailevi mahrem ‘totalitarizm’i Kafka’nın büyük vizyonlarındaki totalitarizme bağlayan sürekliliği ortaya koyar.” Bu süreklilik büyük romanların atmosferini anlamak için temel önemdedir, ama bu büyük romanların “Hüküm” karşısında yeni bir öğe içerdiklerine hiç kuşku yoktur: İktidarın giderek anonimleşen, hiyerarşikleşen, geçirimsiz ve uzak niteliği. Yargılayan, cezalandıran ve öldüren artık baba değil, idari bir aygıttır.

Ne bu hikâyede ne de ardından gelen yazılarda Kafka’nın herhangi bir “mesaj” iletmek istemediğini yine de belirtmek gerekir. Esininin götürdüğü yere göre, önceden belirlenmiş “hedefi” olmadan yazıyordu ve eser tamamlandığında ona herhangi bir “açıklama” getirmeyi başaramıyordu. Haziran 1913’te Felice’ye yazdığı bir mektup bu konuda gayet açıktır: “Sen ‘Hüküm’de herhangi bir anlam buluyor musun, demek istediğim düz, tutarlı, takip edilmesi kolay bir anlam, yön? Ben bulamıyorum, üstelik açıklayabilecek bir şey de göremiyorum.” Kuşkusuz ki bu savda başkalarına ve kendine dönük çok sayıda ironi vardır, ama bu durum yalnızca bu hikâye için değil, muhtemelen yazarın eserinin bütünü için de geçerlidir. Bu durum, açıklama çabalarının meşruluğunu zedelemez, ama bu çabalar yazarın a priori herhangi bir niyetini içermemektedir.

Dönüşüm (1912) de babanın ölümcül iktidarı üzerine bir anlatıdır. İsteği dışında dev bir böceğe (Ungeziefer) dönüşen Gregor Samsa, “babanın elinde sallanan sopayı her an sırtına ya da başına yiyip ölme” tehdidi altındadır. Patriarkın öfkesinden, babanın üzerine yürüyen ve Gregor’un hayatını bağışlaması için ona yalvaran anne sayesinde kurtulur. Yaralı, örselenmiş, lanetli ve herkesin terk ettiği Gregor ölüme bırakılır ve “cenaze töreni”ni yerine getirmek üzere, elindeki süpürgesiyle hizmetçi görevlendirilir: “Yandaki zımbırtıdan (Zeug) nasıl kurtulacağınızı düşünmeyi dert etmeyin. Çoktan halloldu!” “Aile içi totalitarizm” üzerine bu ünlü ve korkutucu masalı anlamak için, Kafka’nın Babama Mektup’unda, babanın onu “bir parazit” ve “bir böcek” (Ungeziefer) olarak kabul etmesinden şikayet ettiğini hatırlamak gereksiz olmaz. Elbette bu boyut –kuşkusuz ki önemlidir–, esrarengiz kalan ve bütün şiirsel eserler gibi sonuçta “açıklanamaz” olan hikayenin “anlam”ını asla ortadan kaldırmaz. Gerçekten de, “olağanüstünün mantığı” deyimi ilk kez 1916 yılında Oskar Walzel tarafından bununla ilgili olarak kullanılmıştır.

1913-1914 tarihli Amerika –ya da Der Verschollene (Kayıp)–, otorite biçimleri açısından, bir geçiş eseridir. Egemen şahsiyetler pederşahi figürlerdir (Karl Rossmann’ın babası ve Jakob Amca), ama aynı zamanda deklase’ler (Delamarche) ve üst düzey idarecilerdir (şef metrdotel, Batılı Oteli’nin kapıcısı). Hepsi de son derece otoriterdir ve bunların karakteristik özellikleri sonraki yıllarda yazacağı roman ve hikayelerde tekrar karşımıza çıkacaktır: (ahlaki, rasyonel, insani) hiçbir doğrulaması olmayan keyfi tavırlar; kurban kahramandan talep edilen ölçüsüz ve saçma istekler; adaletsizlik (suçluluk duygusu –haksız yere– doğal, kendiliğinden, tartışmasız kabul görür); (varolmayan ya da gayet sıradan) “kusur”la tamamen orantısız cezalandırma.

Direnmeden her şeye boyun eğen kişi sonunda “bir köpek” olur: insan sürekli köpek muamelesi görürse, der İrlandalı deklase Robinson, “sonunda gerçekten köpek olduğunu düşünmeye başlar.”Genç Karl Rossmann yine de bunun “her koşulda “böyle davranılmasına izin veren” için geçerli olduğunu düşünür; o yalnızca pederşahi kişilerin –baba ve amca– hükmüne boyun eğer ve başkalarına, fiziksel olarak da dahil olmak üzere, direnmeye çabalar. En iğrençleri, hiç tartışmasız, otorite ilkesinin cisimleşmesi olan Hotel Occidental’ın idari hiyerarşisindeki şeflerdir. Aşçıbaşının uzlaştırıcı tutumlarını reddeden personel şefi haykırır: “Otoritem söz konusu, o kadar basit bir olay değil, böyle biri bütün asansörcü oğlanları baştan çıkarır.” “Hizmetçilerin devasa hiyerarşik merdiveni”nin en alt basamağında yer alan Küçük Karl’ı ezen bürokratik otoritelerinde kişisel bir tiranlık boyutu vardır; bürokrasinin soğukluğunu, özellikle genç Rossmann’a kaba davranmaktan zevk alan baş kapıcıda görülen sadizmin sınırındaki acımasız bireysel despotizmle birleştirir.

Bu cezalandırıcı otoriterliğin sembolü kitabın daha ilk sayfasında ortaya çıkar: İronik bir dönüşüm içinde Kafka New York limanının girişindeki Özgürlük Heykeli’ni, geleneksel meşale yerine bir kılıç sallarken gösterir… Adaletin ve özgürlüğün olmadığı bir dünyada, çıplak güç ve keyfi iktidar paylaşımsız hüküm sürer. Kahramanın sempatisi bu toplumun acı çeken kurbanlarına yöneliktir. Örneğin birinci bölümdeki ateşçi, “büyükler arasında yolunu şaşırmış bir zavallı”, ya da açlığın ve sefaletin intihara yönelttiği Thérèse’in annesi bunlardandır. Yoksullar arasından dostlar ve müttefikler bulur: Thérèse, emekçi öğrenci, onu polise teslim etmeyi reddeden halk mahallesinin sakinleri –çünkü, diye yazar Kafka, “işçiler otoritelerin yanında değildir.”

Amerika’daki bazı bürokratların kişisel pederşahi otoriteyle hâlâ hangi noktada akrabalık taşıdıklarını gösteren bir işaret: Oteldeki bürolardan birinde kapıcıların yerlere eşyalar attıkları, bunların daha sonra bitkin düşmüş ayak işlerine bakan kişiler tarafından toplanıp yerleştirildiğini görürüz. Kafka Babama Mektup’ta babasının yanında çalışanlara karşı tavrını anlatır: “Birbirlerine karıştıklarını görmek istemediğin malları tezgâhtan aşağıya sertçe atıyordun… yamak da onları toplamak zorunda kalıyordu.”

Franz Kafka
Boyun Eğmeyen Hayalperest
Fransızcadan Çeviri: Iflık Ergüden

 

 

 

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mutluluğun Resmini Yapan Adam, Abidin Dino – Yaşar Kemal

Güneyde, Çukurovada, Adana şehrinde biz o zamanlar sanatla, edebiyatla uğraşan bir avuç gençtik. Polisle de başımız beladaydı. Bir gün duyduk...

Kapat