Zizek: Başaranlar sadece doğru seçim yaptıklarında seçme özgürlüğüne sahip değiller mi?

Silikon Vadisi’nin postmodern “yaratıcı” merkezinin öteki yüzünü; stresli çalışma koşullarının (uzun mesai saatleri, düşük ücret…) sonucunda işçi intiharının yayıldığı Çin’deki askeri görünümlü, büyük, çirkin binaları göz ardı edemeyiz. 11. işçi ölmek için camdan atladığında, şirket işçilerin kendilerini öldürmeyeceklerine söz verdikleri bir kontrat imzalamalarını şart koşacaktı.

Haset ve Hıncın Ötesinde

“Refah Devleti’nin çatışkıları” demek istediğim şeye bir çözüm olarak, Peter Sloterdijk’in piyasa değiş tokuşunun ötesinde bir “hediye verme etiği” geliştirmeye çalışmasının garipliği şurada ki bizi umulmadık bir şekilde Komünist öngörüye yaklaştırıyor. Sloterdijk’e diyalektiğin basit bir dersi yol gösteriyor. Bir şeyleri olduğu gibi saklamakla onları değiştirmek arasındaki karşıtlığın dışında bir alan bulunur, bazen eskinin içindeki değerli şeyi saklamanın tek yolu müdahale edip söz konusu şeyleri radikal biçimde değiştirmektir. Bugün de şayet refah devletinin çekirdeği saklanmak isteniyorsa, yirminci yüzyılın sosyal demokrasisine duyulan her türlü nostaljinin mutlaka terk edilmesi gerekir. Sloterdijk’in önerdiği şey yeni bir kültür devrimi: Bugün sömürülen üretici katmanın artık işçi sınıfı değil (üst-) orta sınıf olduğu görüşünden hareketle radikal bir psiko-toplumsal değişim. Ödedikleri ağır vergilerle çoğunluğun eğitimini, sağlığını, vs. finanse eden bu katman aslında gerçek “bağışçılardır”. Bu değişimi yapabilmek için demokratik çağımızda hayatta kalabilmiş olan devletçiliği, bu mutlakiyetçi kalıntıyı artık geride bırakmak gerekir. Şaşırtıcı bir şekilde geleneksel solda bile güçlü olan bu devletçilik düşüncesine göre, devlet vatandaşlarını sorgusuz sualsiz vergilendirme, (gerekirse) yasal zorlamayla ürettiklerini belirleme ve el koyma hakkına sahiptir. Bu, vatandaşın gelirinin bir kısmını devlete vermesi demek değil – devlete adeta a priori olarak borçlu görülürler. Bu tavır başka zaman dayanışma vaazları veren solda çok güçlü bir yeri olan şu insan-sevmez öncülün üstünde durur: İnsanlar aslında egoisttir, kamu refahı için bir şeyler vermeye zorlanmaları gerekir, gerekli dayanışma ve yeniden bölüşüm işini de zorlayıcı aygıtlarıyla ancak devlet yapabilir.
Sloterdijk’e göre, bu tuhaf toplumsal sapkınlığın nihai sebebi eros ile thymos arasındaki, bir şeyleri biriktirmek diye tanımlayabileceğimiz erotik dürtü ile (modern öncesi toplumlarda hakim olan) gurur, cömertlik, saygınlık getiren hediye verme, bağışlama dürtüsü arasındaki dengesizliktir. Bu dengenin yeniden kurulmasının en iyi yoluthymos’u bağrımıza basmaktır: Zenginlik üretenlerin, topluma borçlarını ödemeyi reddetme konusunda a priorişüphe duyulası bir grup olarak değil, gerçek bahşedenler olarak takdir edilmesi gerekir ki onlar da cömertlikleriyle gurur duysunlar. Atılacak ilk adım proletaryadan gönüllütaryaya geçiştir. Zengini aşırı vergilendirmektense, zenginliklerinin ne kadarını gönüllü olarak kamu refahına bahşedeceklerini tayin etmeyi bir (yasal) hak olarak tanımalı. İlk iş olarak vergilerin keskin bir şekilde düşürülmesi gerektiği anlamına gelmiyor bu tabii, sadece bahşedenlere ne kadar ve ne için bağış yapacaklarına karar verme özgürlüğünün olduğu küçük bir alanın açılması demektir – böyle bir alçakgönüllü başlangıç gitgide toplumsal birlikteliğin dayanağı olan etiği tamamen değiştirebilir.

Burada yapmak zorunda olduğumuz şeyin özgürce seçilmesi gibi eski bir paradoksa düşmüyor muyuz? Yani, “başaranlar”ın “gönüllütarya”sına atfedilen seçim özgürlüğü, aslında zorunlu bir seçim üstüne kurulu sahte özgürlük değil mi? “Başaranlar” sadece doğru seçim yaptıklarında (topluma para verip vermemek konusunda) seçme özgürlüğüne sahip değiller mi? Bu düşünceyle ilgili bir dizi problem yok değil, ama solcuların Sloterdijk’e karşı (tahmin edilebilir) haykırdığı sloganlarda bunlardan bahis açılmadı. Birincisi, toplumumuzda bağışta bulunanlar (başaranlar) gerçekten kimler? 2008 finansal krizinin zengin bağışçılar/başaranlar tarafından yaratıldığını ve onları kurtarmak için “sıradan insanların” devleti finanse ettiğini unutmamak lazım. (Önce milyarları çalan ardından bahşedicilik oynayarak yardım kurumlarına, vs. milyonlar dağıtan Bernard Madoff bu konuda iyi bir örnek.) İkincisi, zenginlik devlet ve toplumun dışındaki bir alanda olamaz, (genelde) zenginin belki sonra cömertçe vermeyi hak edeceği bu zenginliğe sahip olması, zenginin üzerine ciddi şüpheler yükleyen bir zorla kendine mal etme süreciyle ilişkilidir. Sonuncu ama en önemli nokta şu ki Sloterdijk’in sahiplenici eros ile bahşedici thymos karşıtlığı oldukça basit: Sahici bir erotik aşk en saf haliyle bahşetme değil mi? (Juliet’in ünlü mısralarını hatırlayın: “Benim hediyem deniz denli sınırsız, / Aşkım o kadar derin ki; ne kadar verirsem / O kadar alırım, ikisi de sonsuz.”) Thymos da yıkıcı olamaz mı? Unutmamalı ki haset (hınç), eros’un alanına müdahale ederek “normal” egoizmi bozup, kendi sahip olduğumdan daha çok ötekinin sahip olduğunu (benim olmayanı) önemli kılmak thymos’un işidir. Genel anlamda Sloterdijk’e yöneltilen temel eleştirinin şu olması gerekir: Bonkörlüğü neden sadece bu sahiplenici eros ve yarış düzeni olan kapitalizmin tahditleri içinde savunuyorsun? Bu tahditler içinde her bonkörlük a priori vahşi sahiplenmenin öteki yüzüne, kapitalist Mr. Hyde’ın şefkatli bir Dr Jekyll’ına indirgenir. Sloterdijk’in bahsettiği bonkörlüğün ilk modelini hatırlamak yeterli: Andrew Carnegie, söylenene bakılırsa, altın kalpli ama çelik gibi bir adamdır. İşçilerin direnişini kırmak için Pinkerton dedektif şirketini ve özel orduyu kullandıktan sonra bonkörlüğünü, (üretmediği ama) kaptığı her ne varsa (kısmen) geri vermekle ortaya koyar. Hatta Bill Gates’in de rakiplerini ezmek ve tekelleşmek için kullandığı vahşi taktikleri kim unutabilir? Temel soru dolayısıyla şu: Kapitalist çerçevenin dışında bonkörlüğe hiç yer yok mu? Böylesi her proje duygusal ahlaki ideolojinin bir örneği mi?

Komünist görüşün insanlara dair tehlikeli bir idealleştirmeye, onlara (egoist, vs.) doğamıza yabancı olan “doğal iyiliğin” atfedilmesine dayandığı söylenir sık sık. Fakat Daniel Pink, Dürtü adlı kitabında bazen dış teşviklerin (para ödüllerinin) ters etkide bulunacağını öneren bir davranış bilimi araştırmasından bahseder. En yüksek verim insanlar işlerinin içeriğini anlamlı bulduklarında ortaya çıkar. Teşvikler insanların sıkıcı rutin işlerini başarabilmeleri için faydalı olabilir, fakat zihinsel olarak daha zorlu görevlerde bireylerin ve kurumların başarıları gitgide daha hünerli ve yaratıcı olmaya dayanır; dolayısıyla da işlerinde içeriksel değer arayan insana ihtiyaç artar. Pink böyle bir motivasyona üç unsurun sebep olduğunu ileri sürer: Özerklik, hangi görevlerin nasıl başarılacağına karar verebilme; ustalık, bir aktivitede uzmanlaşmışlık; ve amaç, yani dünyayı geliştirme arzusu. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) tarafından yapılan çalışmanın raporu şöyle:

Bir grup öğrenciyi seçip onlara bir dizi zorlu iş verdiler. Rakamı hatırlamak, kelime bulmacaları, üç boyutlu bulmacalar çözmek, hatta bir çemberden top geçirmek gibi fiziksel görevler. Performanslarını teşvik etmek amacıyla üç düzeyde ödül verdiler: Şöyle böyle yaptıysan küçük bir parasal ödül alıyorsun, eğer orta ayarda başardıysan orta, eğer çok iyi yaptıysan, en iyi yapanlardan biriysen, büyük bir para ödülünü kazanıyorsun. İşte buldukları sonuç. Görev sadece mekanik beceriyle ilişkili olduğunda ikramiyeler beklendiği gibi işe yarayabiliyordu, ne kadar çok ödenirse o kadar iyi performans alınıyordu. Görev, basit de olsa zihinsel bir beceri istediğindeyse büyük ödül daha zayıf performansa yol açıyordu. Peki bu nasıl olabilirdi? Rapor, ekonomiden çoğumuzun öğrendiği daha fazla ödüle daha iyi performans düşüncesine ters düşüyor. Basit zihinsel beceriden daha üst seviyeye çıkıldığında işlerin tersine döndüğünü söylüyorlar, öyle görünüyor ki bu ödüllerin bu biçimde işlemediği düşüncesi az çok Sol ve Sosyalist bir düşünce – öyle değil mi? Tuhaf bir Sosyalist komplo. Bu komplo teorilerine sahip olan sizlere, araştırmayı namlı bir Sosyalist grubun finanse ettiğini işaret etmek isterim: Federal Reserve Bank. Belki 50 dolar ya da 60 dolar ödül bir MIT öğrencisini yeterince motive etmeyebilirdi, bu sebeple 50 ya da 60 dolar ödülün oldukça önemli bir para olduğu kırsal Hindistan’da Madurai’ye gittiler. Aynı deneyi orada tekrarladılar, orta değerde ödül alanlar küçük ödül alanlardan daha başarılı olmadı, ama bu defa büyük ödüle layık görülenler en kötüsünü yaptılar: Yüksek teşvik kötü performansa yol açtı. Bu deney psikologlar, sosyologlar ve ekonomistler tarafından defalarca tekrarlandı: Basit, karmaşık olma- yan görevlerde teşvikler işliyordu, ama görev yaratıcı düşünceyle ilişkili olduğunda bu motive edicilerin etkisiz olduğu tespit edildi. Motive etme amaçlı olarak parayı en iyi şekilde kullanmanın yolu, insanlara yeterince ödeme yapıp para meselesini masadan kaldırmaktır. Yeterince ödeme yap ki artık parayı değil işlerini düşünsünler. Oldukça nitelikli işleri yapan bir grup insan bul, ama bunu ücretsiz olarak, isteyerek yapsınlar, haftada 20 bazen 30 saatlerini versinler; ürettiklerini de satmayıp paylaşsınlar. İşleri olan çoğu teknik olarak tecrübeli, yüksek vasıflı bir sürü insan, bu sofistike teknik işleri işverenlerine değil de başkasına eşit bir şekilde, belki de daha karşılıksız olarak yapıyorlar. Tuhaf bir ekonomik davranış.

Bu “tuhaf davranış”, Marx’ın –herkesçe bilinen– “Herkesten kabiliyeti kadar, herkese ihtiyacı kadar” mottosuna uygun bir komünist davranıştır – sahici bir ütopyacı boyutu olan tek hediye verme etiği budur. “Postmodern” kapitalizm tabii ki bu unsurları kendi kârlılığı için sömürmekte çok “zekice” davranır – her “postmodern” şirketin çalışanlarına “yaratıcı” başarılar için bir alan ayırdığını söylemeye bile gerek yok, ama eski-moda, yaratıcılığı bilinmeyen işçi sınıfı sömürüsü de sürüp gidiyor.

Bugün yaratıcı kapitalizmin ikonu Apple’dır – fakat Foxconn olmadan Apple ne yapabilirdi ki? Hani Ipad ve Iphone’ların yüz binlerce kişi tarafından kabul edilemez çalışma koşullarında monte edildiği şu Çin’deki büyük fabrikaların sahibi Tayvanlı şirket olmadan? İki bine yakın araştırmacının yeni fikirleri test etmekle uğraştığı Silikon Vadisi’nin postmodern “yaratıcı” merkezinin öteki yüzünü; stresli çalışma koşullarının (uzun mesai saatleri, düşük ücret…) sonucunda işçi intiharının yayıldığı Çin’deki askeri görünümlü, büyük, çirkin binaları göz ardı edemeyiz. 11. işçi ölmek için camdan atladığında, şirket işçilerin kendilerini öldürmeyeceklerine söz verdikleri bir kontrat imzalamalarını şart koşacaktı. Depresyonda olan işçi arkadaşlarını bildirecek, psikolojik sağlıkları kötüleşirse psikiyatri kurumlarına gideceklerdi, vs. Yaraya tuz basmak için, Foxconn devasa fabrika binalarının etrafına güvenlik ağları yerleştirmeye başladı. (Yıl sonu partisinde Hon Hai [Foxconn’un ana şirketi] başkanı Terry Gou’nun “Bir milyon hayvanı idare etmek bana baş ağrısı veriyor” diyerek çalışanlarını hayvan olarak nitelemesine şaşmamalı. Gou, Taipei Hayvanat Bahçesi yöneticisi, Chin Shichien’den hayvanların en iyi nasıl “idare” edileceğini öğrenmek istediğini de sözlerine ekledi, ayrıca yöneticilere bunları dikkatle dinlemelerini salık verdi.

Slavoj Zizek
Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Her gökdelende deliren biri vardır” Kentler ve göstergeler – Italo Calvino
Grup Yorum’un “Haziranda Ölmek Zor / Berivan” albümü
Kapat