“Zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı” | Yol Arkadaşım – Maksim Gorki

GorkiZengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş.

Maksim Gorki’den bir öykü: Yol Arkadaşım

Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı.  Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.
Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum. O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.

Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
– Yemek ister misiniz? diye sordum.
Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı. Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.
– Teşekkür! Çok teşekkür!
Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı. Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.
Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler.
İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.
İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu… Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.
“Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık. Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.
II
Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı. Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:
Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
– Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
– Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!
Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
– Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?
O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum. Omuzlarını silkerek:
– Elbette biliyorum! diye kestirip attı.
Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
– Nasıl bir yasa bu? diye sordum. Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:
– Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.
Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
– Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana. Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum. Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada. Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:
– Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..
Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine. Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
– Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?
III
İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.
Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
– Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.
Ufukta bir şeyler kazanmak olanağı görünmediği, cebimizde de on para kalmadığı için yemişlerle ve geleceğe ilişkin ümitlerle beslenmek zorundaydık. Şakro tembellikle suçlamaya başlamıştı beni. Onun deyimiyle “lakayıtsız” bir adammışım. Yürüyüşü gitgide ağırlaşıyor, üstelik sınırsız iştahını gösteren hikâyeleriyle içime fenalık veriyordu. Meğer saat on ikide kahvaltı niyetine üç şişe şarapla “küçük bir kuzucuğu” gövdeye indirip iki saat sonraki öğle yemeğinde kendini hiç zorlamadan üç tabak “çakakbili” ya da “çikirtma”, bir çanak pilav, bir şiş dolusu “şaşlık”, “istediğin kadar dolma” ve daha bir sürü Kafkas yemeği yuvarladığı, bu arada da “lıkır lıkır” şarap içtiği olurmuş. Günlerce, gözleri parlayarak, beyaz dişlerini gıcırdatarak, ağzından akan salyaları yutarak yiyecekler konusunda ne biliyorsa sayıp döktü.
Bir gün Yalta yakınlarında bir meyva bahçesini budama işine girdim. Gündeliklerimden birini peşin çekip elli kapiğine ekmekle et aldım. Bu sırada bahçıvan beni çağırdı. Şakro başının ağrıdığını ileri sürerek çalışmaya yanaşmamıştı. Yiyecekleri ona teslim edip adamın yanına gittim. Bir saat sonra döndüğümde, iştahı konusunda Şakro’nun hiç yalan söylemediğine aklım kesti. Ekmekle etten en ufak bir kırıntı kalmamıştı. Arkadaşlığa sığmayan bir davranıştı bu. Fakat ağzımı açmadım. Bununla da hiç iyi etmediğim sonradan ortaya çıktı.
Ses çıkarmadığımı gören Şakro bundan kendi bildiğince yararlanmaya başlamıştı. Tuhaf, anlamsız bir ilişki doğdu aramızda. Ben çalışırken o birtakım bahaneler ileri sürerek buna yanaşmıyor, boyuna yiyor, uyuyor, üstelik durmadan azarlıyordu beni. İşten yorgun argın döndüğümde bu kanlı canlı delikanlıyı karşımda görünce hem gülesim gelir, hem üzülürdüm. Gölgeli bir köşeye yerleşip dönmemi bekler, aç gözlerini üzerimde gezdirirdi. Fakat hepsinden daha kötüsü, çalıştığım için benimle alay etmesiydi. Çalışmamla alay ediyordu; çünkü kendisi dilenmeyi öğrenmişti. Başlangıçta sadaka toplarken utanıyordu benden. Fakat sonraları, bir Tatar köyüne yaklaştığımızda, gözümün önünde hazırlığa başlamıştı. Cimri Tatarların sağlam adama beş para vermeyeceklerini bildiği için bir değneğe dayanıyor, topal süsü veriyordu kendine. Bunun utanılacak bir şey olduğunu söylediğimde:
– Ne yapayım, çalışmak elimden gelmiyor, diye kestirip atardı.
Çok az bir para toplayabiliyordu. Ben de o sırada hastalanmıştım. Yolculuk gitgide çetinleşiyor, Şakro’yla ilişkilerimiz günden güne bozuluyordu. Artık düpedüz kendisini beslememi istiyordu.
– Götürecek misin beni? Götür! Bakalım bu kadar uzun yolu yürüyebilecek miyim? Ben böyle şeye alışkın değilim. Kim bilir, belki de ölürüm! Niçin üzüyorsun beni? Amacın beni öldürmek mi? Ölürsem herkes ne yapar, bir düşünsene! Anam ağlar, babam ağlar, arkadaşlar ağlar! Bu ne kadar gözyaşı?
Bunları sık sık işitiyor, fakat kızmıyordum bir türlü. Bu sırada içimde beliren tuhaf bir düşünce beni öfkelenmekten alıkoyuyordu. Uyuduğunda yanıbaşına oturuyor; onun durgun, kıpırtısız yüzüne bakarak bir şey keşfediyormuşum gibi “Yol arkadaşım… Yol arkadaşım… ” diye düşünüyordum…
Kimi zaman başka bir bulanık düşünce geçiyordu aklımdan. Benden yardım istemeye ve ilgi görmeye kendinde hak bulduğuna göre, bu gerçekten de hakkı değil miydi onun? Bu istemede bir çeşit kişilik vardı. Beni tutsak etmişti. Ben de onu incelemeye kaptırmıştım kendimi. Her davranışını izliyor, bir başka insan üzerinde kurduğu egemenliği nereye kadar vardıracağını merak ediyordum. Hayatından pek memnundu. Şarkı söylüyor, uyuyor, canı isteyince de benimle eğleniyordu. Kimi zaman iki üç günlüğüne birbirimizden ayrılır, başka başka yönlere giderdik. Eğer varsa ona ekmek ve para verir, beni bekleyeceği yeri söylerdim. Ayrılırken beni kuşkuyla, hüzünlü bir öfkeyle uğurlar; yeniden buluştuğumuzdaysa pek keyiflenir, kurumlu kurumlu gülerdi:
– Beni bırakıp gittin sanmıştım! Ha, ha, ha!..
Ona yiyecek getirir, gördüğüm güzel yerlerden söz ederdim. Bir keresinde Bahçesaray’ı anlatmış, Puşkin’in şiirini okumuştum bu arada. Kılı bile kıpırdamadı.
– He, şiir!.. Şiir değil, şarkı söylemeli! Tanıdığım bir Gürcü vardı, şarkıyı ondan dinleyecektin sen! Ne şarkılardı be! Bir başladı mıydı “ay! ay! ay!..” diye… Yer gök inlerdi! Hançerle gırtladığını oyuyorlardı sanırsın!.. Bir meyhaneciyi boğazladı sonunda; Sibirya’da şimdi.
Her dönüşten sonra gözünden biraz daha düşüyordum. Bunu benden gizlemeyi de beceremiyordu.
İşler kötü gidiyordu. Haftada, bir ya da bir buçuk ruble kazanabiliyordum; o da bin bir güçlükle. Bu para neyimize yeterdi? Şakro’nun topladığı sadakaların da bir hayrını gördüğümüz yoktu. Midesi küçük bir uçurumdu çünkü. Üzüm, kavun, tuzlu balık, ekmek, kuru yemiş; yani ne bulursa hiç ayırt etmeden yutan, genişledikçe de daha çok kurban isteyen bir uçurum. Bir süredir, sonbaharın geldiğini, buna karşılık daha epeyce yolumuz olduğunu söyleyerek Kırım’dan bir an önce ayrılmamız için sıkıştırıp duruyordu beni. Razı oldum. Kırım’ın bu bölgesinde görmediğim yer kalmamıştı zaten. Böylece, her zamanki gibi tamtakır olan ceplerimiz biraz “mangır görür” umuduyla Feodosya’ya doğru yola koyulduk. Aluşta’dan yirmi verst ötede gecelemek için durduk. Şakro’yu kıyı boyunca yürümeye razı etmiştim. Yol uzuyordu ama, deniz havası almak istiyordum ben. Bir ateş yakıp yanına uzandık. Çok güzel bir geceydi. Koyu yeşil dalgalar altımızda kayalara çarpıyor, gökyüzü zaferle susuyordu. Çevremizde otlar ve ağaçlar usul usul hışırdıyordu. Ay doğuyor, çınar yapraklarının desen desen gölgeleri toprağa dükülüyordu. Bir kuş cıvıl cıvıl ötüyor, gümüşten çınıltıları dalgaların durgun ve okşayıcı hışırtısıyla dolu havada eriyor; sonra bir böceğin keskin, sinirli cırıltısı işitiliyordu. Ateş sevinçle çıtırdıyor; kırmızı ve sarı çiçeklerden yapılmış bir demeti andıran yalımların gölgeleri, gecenin durgun gölgeleriyle yarışırcasına çevremizde sıçrayıp duruyordu. Denizin uşsuz bucaksız göğsü bomboştu. Üstünde de bulutsuz bir gökyüzü uzayıp gidiyordu. Ben kendimden geçmişçesine bu enginliğe dalıp gitmiştim… Büyük bir şeye yakın olmanın ürkütücü duygusu kaplamıştı içimi. Şakro ansızın gürültülü bir kahkaha koyuverdi:
– Ha, ha, ha!.. Şu surata bak! Tıpkı koyuna benziyor! Ha, ha, ha!..
Tepemde gök gürlemişcesine irkildim. Fakat bu ondan da beterdi. Gülünç… Hayır, onur kırıcı bir şeydi bu!… Şakro’nun gülmekten gözlerinden yaş geliyordu. Bense bir başka nedenle neredeyse ağlamak üzereydim. Gelip bir şey tıkanmıştı gırtlağıma. Konuşamıyor, Şakro’ya vahşi gözlerle bakıyordum. Bu onun gülmesini artırmaktan başka işe yaramadı. Karnını tutmuş, yerlerde yuvarlanıyor, bense uğradığım hakaretten sonra kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Pek az kimsenin (eğer böyle bir şeyle karşılaştılarsa) bunu anlayabileceğini sanırım. Kudurmuş gibi:
– Yeter! diye haykırdım.
Ürküp afalladı. Fakat hâlâ tutamıyordu kendini. Gülme nöbetine yakalanmıştı. Yanaklarını şişiriyor, gözlerini faltaşı gibi açıyor, sonra birdenbire yeniden boşanıveriyordu. O zaman kalkıp uzaklaştım oradan. İçimde zehir gibi acı bir onur kırıklığı, hiçbir şey düşünmeden, nereye gittiğimi bilmeden uzun süre yürüdüm. Ben kendimi doğayla eşleştirmiş, bir parça şair olan insanoğlunun ona karşı duyduğu sevgiyi sessizce ve bütün benliğimle yaşarken; sanki o, Şakro’nun kişiliğinde benim bu tutkuma kahkahalarla gülüyordu. Doğaya, Şakro’ya, tüm hayata karşı suçlamalarımı daha da ilerlere götürdüm ya, telaşlı ayak sesleri geldi arkamdan. Şakro omzuma usulca dokunarak utangaç, ürkek bir sesle:
– Darılma, dedi. Dua mı ediyordun? Bilmiyordum.
Suçüstü yaklanmış yaramaz bir çocuğa benziyordu. Öfkeme rağmen, utanç ve korkuyla büzülmüş bu zavallı vücuda bakıp gülmemek elde değildi.
– Sana sataşmayacağım artık. Vallahi. Hiç sataşmayacağım! Sözünü pekiştirircesine başını sallıyordu.
– Çok uysalsın. Çalışıyorsun. Zorlamıyorsun beni. Ben de tabii, niçin böyle yapıyor acaba diye düşünüyorum. Yoksa koyun gibi aptal da, ondan mı?..
Aklınca kendini bağışlatmak istiyor, özür diliyordu benden. Bu sözleri işittikten sonra onu yalnız geçmiş için değil, gelecek için de bağışlamaktan başka çare kalmadığını kabul edersiniz.
Yarım saat sonra derin bir uykuya daldı. Ben de yanına oturup ona bakmaya başladım. Uyurken güçlü bir adam bile çocuk gibi korunmasızdır. Şakro’ysa içini sızlatıyordu insanın. Kalın dudakları, kalkık kaşlarıyla şaşılacak kadar çocuğa benziyordu o sırada. Düzenli soluklarla uyuyor, fakat arada bir çırpınarak çabuk çabuk yalvarır gibi, birtakım Gürcüce şeyler sayıklıyordu. Çevremiz ürkütücü, sinir bozucu bir sessizliğe gömülüydü. Uzun sürerse insanı çıldırtabilecek bir durgunluktu bu. Dalgaların hışırtısı da bize kadar gelmiyordu. Taş kesilmiş bir hayvanın kıllı ağzını andıran sık fundalıklarla kaplı bir çukurdaydık. Şakro’ya bakıyor ve: “Bu, yol arkadaşım benim… ” diye düşünüyordum. Onu burada bırakabilirim şimdi; fakat onsuz bir yere gidemem. Alınyazılarımız birleşti bir kere… Ömrüm boyunca bana yoldaşlık edecek… Ölünceye kadar ayrılmayacağız… ” Feodosya’da umduğumuzu bulamadık. Kente girdiğimizde, bizim gibi iş bulmak umuduyla gelen, fakat rıhtım yapımında seyircilik rolüyle yetinmek zorunda kalan dört yüz kadar adam vardı orada. Türkler, Rumlar, Gürcüler, Smolenskliler ve Poltavalılardan oluşan bir işçi kalabalığı harıl harıl çalışıyordu. “Açlar” her yeri doldurmuştu. Kentin sokaklarında, işçilerin çevresinde boz renkli, sinir bozucu kalabalıklar halinde dolaşıyor; Azak ve Tavr serserileri kurtlar gibi koşuşuyorlardı. Ver elini Kerç.
Yol arkadaşım sözünde duruyor, artık sataşmıyordu bana. Fakat müthiş açlık çekiyor, yemek yiyen birini görünce tıpkı bir kurt gibi dişlerini gıcırdatıyor, anlattığı yemek öyküleriyle dehşete düşürüyordu beni. Bir süreden beri de kadınlara takmıştı aklını. Önceleri geçmiş günlerini anımsayarak arada bir iç çekmekle yetiniyordu. Fakat sonradan, yüzünde “doğulu adam”ın o hırslı gülümsemesi, gitgide dozunu arttırmıştı işin. Öyle ki, genç yaşlı, güzel çirkin, kadın cinsinden hiç kimsenin yanından geçmesine izin veremeyecek duruma geldim. Vücutlarının şu ya da bu parçası üzerine ileri sürülen pratik ve filozofça görüşleri benimle birlikte işitmelerini istemiyorum çünkü. Şakro kadınlara öyle dolaysız bir açıdan bakıyor, onlardan öyle serbestçe söz ediyordu ki, dudağımı ısırmaktan başka yapacak şey yoktu… Bir keresinde, herhangi bir kadının ondan daha aşağı bir varlık olmadığını kanıtlamayı denedim. Fakat düşüncelerimden ötürü bana gücenmekle kalmadığını, kendisini büyük bir hakarete uğramış sayıp kudurmuş gibi bir öfkeye kapılmak üzere olduğunu görünce, deneyimi bir başka zamana erteledim. Tabii Şakro’nun tok olacağı bir zamana…
Yol kısalsın diye Kerç’e kıyıdan değil, bozkırdan gidiyorduk artık. Torbamızda, son beş kapiğimizle bir Tatar’dan satın aldığımız bir buçuk iki kiloluk arpa çöreği vardı sadece, Şakro’nun köylerden ekmek dilenmesi sonuçsuz kalıyordu. Her yerden şu kısa karşılığı alıyorduk; “Sizin gibiler çok!..” Büyük bir gerçekti bu. Kıtlık olmuş, insanlar sürüler halinde bir lokma ekmek peşine düşmüşlerdi o yıl.
Yol arkadaşım ekmeğine engel olan bu “açlar”a çok kızıyordu. Yol ne kadar çetin, beslenmemiz ne kadar yetersiz olursa olsun, zamanında iyi gün gören Şakro onlar kadar salıveremiyordu kendini. Hani onlar da durumlarıyla övünseler yeriydi. Şakro baldırıçıplaklar kalabalığını daha uzaktan görür görmez:
– İşte yine geliyorlar! diye söylenirdi. Tu, tu, tu! Nereden gelir nereye gider bu insanlar? Rusya onlara dar mı geliyor? Aklım ermiyor vallahi! Şu Ruslar çok sersem oluyorlar!… Sersem Rusların ekmek peşinde Kırım’a kadar gelmelerinin nedenini anlatınca da başını güvensizlikle sallayarak karşı çıkardı:
– Aklım ermiyor! Nasıl olur?.. Bizim Gürcistan’da böyle sersemlikler olmaz!..
Kerç’e geç vakit geldik, geceyi bir vapura uzatılan tahta iskelenin altında geçirmek zorunda kaldık. Gizlenmek zorundaydık. Kente varmazdan az önce işsiz güçsüz takımının dışarı atıldığını işitmiştik çünkü. Polisin eline düşmekten korkuyorduk. Şakro’nun yabancı bir pasaportla yolculuk etmesi de ayrı bir belaydı.
Gece, dalga serpintileri adamakıllı ıslattı bizi. Sabahleyin yukarı tırmandığımızda sırılsıklamdık; tir tir titriyorduk. Akşama kadar kıyıda sürtüp durduk. Pazardan bir papaz karısının bir çuval kavununu taşıdım. Bütün kazancımız onun verdiği on kapik oldu. Boğazı geçip Taman’a gitmekten başka çıkar yol yoktu. Ne kadar yalvarıp yakardıysam
hiç bir kayıkçı karşı kıyıya kadar kürekçi tutmadı bizi. Herkes serserilere karşı kuşkudaydı. Bizden az önce bir sürü olay çıkarmışlar çünkü. Bizi de haklı olarak onlarla bir tutuyorlardı şimdi.
Akşam gelip çattı. Başarısızlıklarımızın verdiği üzüntü ve bütün dünyaya karşı duyduğum öfkeyle, oldukça sakıncalı bir düşünce belirdi kafamda. Gece olunca da hemen uygulamaya geçtim.
IV
Gümrük binasının yanında üç sandal duruyordu. Şakro’yla birlikte oraya yaklaştık. Sandallar, zincirlerle kıyının taş duvarındaki halkalara bağlanmıştı. Karanlık bir geceydi. Rüzgâr estikçe sandallar birbirine çarpıyor, zincirler şangırdıyordu. Halkalardan birini zorlayarak çıkarabildim.
Dört beş metre yukarımızda, dişlerinin arasından ıslık çalarak nöbetçi bir gümrük eri dolaşıyordu. Bize yakın bir yerde durunca bırakıyordum işi. Aslında bunun da gereği yoktu pek. Aşağıda, gırtlağına kadar su içinde bir adamın bulunabileceği aklına bile gelmezdi. Zaten ben dokunmadan da zincirler kendi kendine şangırdıyordu. Şakro çoktan sandala yerleşmiş, bana bir şeyler fısıldayıp duruyordu ya, dalgaların sesinden ne dediğini duyamıyordum. Neden sonra halkayı çıkardım… Dalgalar sandalı açığa sürükledi. Ben zincire yapışarak bir süre onun yanısıra yüzdüm, sonra yukarı tırmandım. Kopardığımız iki kenar tahtasını ıskarmozlara bağladık, kürek gibi kullanarak ilerlemeye başladık…
Dalgalar sandalı salladıkça kıçta oturan Şakro kâh alçalarak görünmez oluyor, kâh yükselerek neredeyse tepeme çıkıyor, bir yandan da bar bar bağırıyordu. Nöbetçinin duymasını istemiyorsa susmasını öğütledim. Hemen sesini kesti. Yüzü karanlıkta beyaz bir leke gibi görünüyordu. Dümeni elinden bırakmıyordu. Yer değişmeye fırsat yoktu. Hareket etmekten korkuyorduk. Şakro’ya ne yapması gerektiğini bağırarak söylüyordum. Hemen anlıyor, doğuştan denizciymiş gibi bir anda uyguluyordu söylediklerimi. Kürek yerine kullandığım tahtalar pek az iş görüyordu. Rüzgâr pupadan esiyor, ben gideceğimiz yeri pek umursamadan boğazı enlemesine tutturmaya çabalamakla yetiniyordum. Bunu başarmak da güç değildi. Kerç’in ışıkları hâlâ görünüyordu çünkü. Dalgalar iki yanımızdan yükselerek bize bakıyor, kızgın kızgın homurdanıyorlardı. Boğaza açıldıkça yükseklikleri artıyor; vahşi, ürkütücü bir böğürtü
işitiliyordu uzaktan Sandal gitgide hızlanıyor, rotayı korumak güçleşiyordu. Kâh derin
çukurlara yuvarlanıyor, kâh tepelere tırmanıyorduk. Gece karardıkça kararıyor, bulutlar üstümüze abanırcasına alçalıyordu. Sonunda arkadaki ışıklar karanlıklara gömüldü. İşte o zaman korkunç bir durumda kaldık. Kudurmuşçasına, üstümüze üstümüze saldıran su yığınının ucu bucağı yok gibiydi. Karanlıkta uçuşan dalgalardan başka bir şey görünmüyordu. Tahtalardan biri elimden fırlayıp gitti. Ben de ötekini sandalın dibine fırlatarak ellerimle sıkıca bordaya yapıştım. Sandalın her yükselişinde Şakro vahşi bir sesle uluyordu. Karanlıklara gömülmüş; doğanın azgın güçlerince kuşatılmış; zavallı, güçsüz bir böcek gibi kalakalmıştım. Kötü bir umutsuzluk kaplamıştı yüreğimi. Çevremde, dağlar gibi kabararak tuzlu sular fışkırtan beyaz yeleli dalgalardan başka bir şey görünmüyordu. Parça parça kapkara bulutlarıyla gökyüzü de dalgaları andırıyordu… Doğa, benimle oynuyordu sanki. Onur kırıcı bir şeydi bu. Ölümden kaçılmaz. Fakat bu soğuk yasayı yine de bir şeylerle süslemek gerekir. Yoksa çok ağır ve kabadır o. Ateşte yanmakla bataklıkta boğulmak arasında bir seçim yapmak, zorunda kalsam, kuşkusuz birinciyi seçerdim. Ne de olsa insana daha yaraşır bir ölümdür.
Şakro:
– Yelken açalım! diye haykırdı.
– Hani, yelken nerede?
– Beni gocuğum…
– Fırlat buraya! Dümeni bırakma!..
Oturduğu yerde sessizce çabaladı.
– Tut!..
Gocuğu fırlattı. Dibe doğru güçlükle kayarak bir kenar tahtası daha kopardım. Onu gocuğun bir kolundan geçirip oturma sırasına bastırdım. Ayağımla sıkıştırıp elimle öteki kolu ve eteği tutmuştum ki beklenmedik bir şey oldu… Sandal yukarlara fırladı, sonra aşağı doğru uçarcasına kaydı ve ben kendimi suyun içinde buldum. Bir elimde gocuğu tutuyordum, öbür elimle de bordadan sarkan bir ipe tutunmuştum. Dalgalar gürültüyle başımın üstünden geçiyor; boğazıma, kulaklarıma, burnuma tuzlu, acı sular doluyordu… İpe var gücümle asılarak kendimi yukarı çektim; suyun üstüne çıktım. Başım bordaya çarparken, elimdeki gocuğu ters dönmüş sandalın omurgasına fırlattım. Kendim de oraya sıçramaya çalıştım. Tam gücüm tükeneceği sırada başardım bunu ve aynı anda Şakro’yu gördüm. Az önce bıraktığım ipe tutunmuş, suyun içinde taklalar atıyordu. İp, bordadaki demir halkalardan geçerek bütün sandalı dolanıyordu anlaşılan. Şakro’ya:
– Sağ mısın? diye haykırdım.
Suyun üstüne fırladı, tıpkı benim gibi kendini sandalın omurgasına çekti. Onu yakaladım; yüz yüze geldik. Ben ayaklarımı üzengiden geçirir gibi ipten geçirmiş, ata biner gibi oturmuştum. Fakat sallantılı bir durumdu bu. Bir dalga eyerden alaşağı edebilirdi beni. Şakro elleriyle dizlerime yapışmış, başını göğsüme vurup duruyordu. Her yanı tir tir titriyordu. Çenesinin çarpışını duyuyordum. Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Omurgalar yağ gibi kaygandı. Şakro’ya suya girip bordalardan birinin yanında ipe tutunmasını söyledim. Ben de öte yanda aynı şeyi yapacaktım. Söylediğimi yapacağına, başını göğsüme daha beter vurmaya başladı. Dalgalar vahşi bir dans yaparcasına yanımızdan geçiyor, yuvarlanmamak için son gücümüzü harcıyorduk. İp, ayaklarımdan birini kesiyor, çok canım yanıyordu. Dört bir yanımızda dağlar gibi yükselen dalgalar gürültüyle çatlayıp yarılıyorlardı.
Aynı şeyi bu kez daha sert söyledim. Ama Şakro başını var gücüyle göğsüme çarpmaya devam ediyordu. Beklenecek zaman değildi. Ellerini birbiri arkasına dizlerimden ayırdım, onları ipten geçirmeye çabalayarak Şakro’yu suya itmeye başladım. İşte o zaman o korkunç gecenin en korkunç olayı oldu. Şakro yüzüme bakarak:
– Beni boğacak mısın? diye fısıldadı.
Korkunç bir soruydu bu. Ama soruluş daha da korkunçtu. Şakro’nun sesinde hem ürkek bir boyun eğiş, hem bir yakarı, hem de uğursuz sonuçtan kurtulma konusunda bütün umudunu yitirmiş bir insanın son iç çekişi vardı. Fakat ıslak yüzünde bir ölü beyazlığıyla parlayan gözleri belki her şeyden daha korkunçtu. Ona:
– Sıkı tutun! diye bağırarak ipi yakaladım, kendimi suya koyuverdim. Ayağım bir şeye çarptı ve ilk anda acıdan hiçbir şey anlayamadım. Fakat az sonra bir şey alevlendi içimde, sarhoşladım, kendimi hiçbir zaman olmadığım kadar güçlü hissederek:
– Toprak! diye bağırdım.
Yeni ülkeler bulan denizciler o sırada benden daha coşkuyla bağırmışlardır belki; ama seslerinin daha yüksek çıktığını pek sanmıyorum. Şakro uluyarak kendini suya attı. Ne var ki, yeniden kaygılandık bir süre sonra. Su henüz göğsümüze kadar çıkıyor, çevrede de kıyıya geldiğimizi gösteren herhangi bir belirti görünmüyordu. Deniz daha durgundu burada. Dalgalar artık sıçramıyor, tembelce yuvarlanıp geçiyorlardı çevremizden. Bereket versin sandalın ipini bırakmamıştım. Böylece ben bir yana, Şakro bir yana geçerek kurtarıcı ipe tutunduk; sandalı da ardımız sıra sürükleyerek korka korka bir yere doğru yürümeye başladık.
Şakro bir şeyler mırıldanarak gülüyordu. Ben kaygıyla çevreye bakınıyordum. Arkamızda ve sağımızda dalgaların sesi daha şiddetliydi. Önümüzde ve solumuzdaysa hafifti. Sola doğru yürüdük. Altımız sıkı bir kumsaldı, fakat yer yer çukurlara raslıyorduk. Arada bir ayağımız yerden kesiliyor, o zaman öteki elimizi ve ayaklarımızı kullanarak yüzüyorduk. Su kimi zaman da dizlerimize kadar iniyordu. Derin yerlerde Şakro uluyor, bense korkudan titriyordum. Ansızın, oh! Karşımıza bir ateş çıkıverdi.
Şakro avazı çıktığı kadar bağırdı. Ben sandalın çalınmış olduğunu unutmamıştım. Bunu hemen ona da hatırlattım. Sustu, az sonra da hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ne yaptıysam yatıştıramadım.
Derinlik gitgide azaldı… dizlerimize… topuklarımıza kadar indi… Çalınmış sandal hâlâ yedeğimizdeydi. Fakat gücümüz de tükenmişti artık. Onu orada bıraktık. Kara bir kütük duruyordu yolumuzda. Üstünden atlayıp geçince birtakım dikenli otların üzerine düştük. Çok canımız yandı. Toprak işte böyle hoş geldin diyordu bize. Fakat buna aldırış etmeyip ateşe doğru koşmaya başladık. Bir verst kadar ötemizdeydi. Sevinçle parlıyor, kurtuluşumuzu kutluyordu sanki.
V
Karanlığın içinde bir yerden, tüyleri karmakarışık kocaman üç köpek üstümüze atıldı. O zamana kadar sarsıla sarsıla ağlayan Şakro, bir çığlık kopararak yere yığıldı. Ben ıslak gocuğu hayvanların üstüne fırlattım; dönüp el yordamıyla taş, sopa gibi bir şeyler arandım. Elimi dalayan otlardan başka bir şey yoktu. Köpeklerin üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı, aynı anda da koşuşmalar duyuldu.
Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu. Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
– Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu. Söyledim.
Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti. Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden. İhtiyar:
– Dur bakalıml dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi! Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
– Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu. Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler. Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu. İhtiyar:
– Ne oldu? diye sordu. Mihal kısaca:
– Sandal orada! dedi.
– Su alıp gitmesin?
– Yok!
Hepsi sessizce bana bakmaya başladı. Mihal ortaya konuşur gibi:
– Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu. İhtiyar biraz sustuktan sonra:
– Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
– Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum. İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
– Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
– He, orada…
– Hım!… Sular sürüklemesin?
– Yok… Sürüklemez.
– Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…
İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
– Ne susuyorsun oğul?
Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum. Oldukça kızgın bir tavırla:
– Seni dinliyorum ya! dedim. İhtiyar ilgilendi:
– Ee, sonra?
– Hiiç…
– Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı? Sustum.
İhtiyar çoban:
– Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
– İstemem.
– İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki! Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
Usulca:
– Yolluk alırdım… dedim.
– Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
Mihal:
– Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu. Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
– Ne işleri var bizimle?
Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
– Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
– Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
Mihal inatlaşarak:
– Ya sandal? diye sordu.
– Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
– Duruyor…
– İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum. Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
– Başımıza bir iş gelmeseydi de…
– Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı? Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
– Tiflis’e gidiyoruz…
– Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı. O zaman öteki çobanlar:
– Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler. İhtiyar çoban elini sallayarak:
– Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu? Ben şapkamı çıkardım:
– Teşekkür ederiz dede! dedim.
– Ne için teşekkür ediyorsun? Heyecanlanmıştım:
– Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
– Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun?
Ha?
– Ne yalan söyleyeyim, korktum!.. İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
– Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık. Şakro nedense gülüp duruyordu.
VI
– Niye gülüyorsun? diye sordum.
İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş, kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
– Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi. Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
– Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?
Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b. Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
– Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
– Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
– Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!
– Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..
Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler… Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü. Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.
Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…
Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.
VII
Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi. Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.
İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
Kadın:
– Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
– Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu. Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum. Dev anası:
– Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını! Ben büsbütün şaşırarak:
– Ne parası? diye sordum.
– Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!
Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.
Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.
Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.
Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…
İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.
Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi… Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
– Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
– Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
– Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
– İstemezsen söylemezsin!
Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
– Sen de söyleme! dedi.
– Ya söylersem? Şakro öfkeyle:
– Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..
Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım… Şakro tükürüp öte yana döndü.
VIII
…Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik. Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
– Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.
Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
– Yeter!.. diye bağırdı.
Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:
– Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
– Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
– Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:
– İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?
Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan. Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.
Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
– Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook! Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!
Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum. Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
– Haydi, dedi.
Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
– Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…
Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
– Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha! Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
– Çok mu kalacaksın?
– Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere… Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey
öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.

1894
Maksim Gorki
Yol Arkadaşım

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet İnsel: Erdoğan’ın her hali zirveden aşağı doğru kaymaya başlamış olmanın telaşını taşıyor

Tayyip Erdoğan: “Sayın Peres (...) sesin çok yüksek çıkıyor. Bu suçluluk psikolojisi.” Bu aşırı hareketlilik ve konuşma hali, ne yaparsa...

Kapat