Erkin Özalp: TKP’li yöneticiler, bölünme süreciyle hesap vermekten kurtulmuş gibi görünüyor

TKPŞu tür somut başarısızlıklardan söz ediyorum:
 2011 genel seçimlerine 500 bin oy isteyerek katılan partinin yalnızca 65 bin oy alabilmesi.
 50 binin üzerindeki bir günlük ortalama satış sayısına ulaşma hedefiyle çıkarılan Sol gazetesinin, Gezi Direnişinin satışlar üzerinde en etkili olduğu dönemde bile 20 bini aşamamış ve büyük bir borç yükü bırakarak kapanmış olması.
 Gezi Direnişinin yaşanmış olmasına karşın, 2014 yerel seçimlerinde partinin oy oranının yüzde 0,13’e gerilemiş olması. Böylece, yüzde 0,26 oranında oy alınan 2004 yerel seçimlerinden bu yana girilen dört genel ve yerel seçimde de partinin oy oranının bir önceki seçime göre düşmüş olması….

Sevgili yoldaşlar,

Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) neredeyse eşit büyüklükte iki ayrı örgütün ortaya çıkmasına yol açacak şekilde bölünmesi, kanımca, her şeyden önce, uzun yıllardır anlamlı siyasal mevzilerin elde edilememiş olmasından kaynaklanıyor. Ama bölünme süreci, bazı örgütsel sorunların tartışılmasını sağlarken, en azından şu ana dek, bazı temel siyasal sorunların tartışılmasını engelledi. Bu arada, partinin somut başarısızlıkları konusunda birinci derecede sorumluluk taşıyan yöneticiler, bölünme süreci sayesinde, hesap vermekten kurtulmuş gibi görünüyor.

Şu tür somut başarısızlıklardan söz ediyorum:

2011 genel seçimlerine 500 bin oy isteyerek katılan partinin yalnızca 65 bin oy alabilmesi.

 50 binin üzerindeki bir günlük ortalama satış sayısına ulaşma hedefiyle çıkarılan Sol gazetesinin, Gezi Direnişinin satışlar üzerinde en etkili olduğu dönemde bile 20 bini aşamamış ve büyük bir borç yükü bırakarak kapanmış olması.

 Gezi Direnişinin yaşanmış olmasına karşın, 2014 yerel seçimlerinde partinin oy oranının yüzde 0,13’e gerilemiş olması. Böylece, yüzde 0,26 oranında oy alınan 2004 yerel seçimlerinden bu yana girilen dört genel ve yerel seçimde de partinin oy oranının bir önceki seçime göre düşmüş olması.

 2014 yerel seçimlerinde Hatay’ın Defne ilçesindeki belediye başkanlığı seçimine kazanma iddiasıyla girilmiş ve yalnızca parti üyeleri arasında değil sosyalizm mücadelesine sempatiyle bakanlar arasında da ciddi beklentilerin yaratılmış olmasına karşın, CHP’li adayın yüzde 82,09 oranında oy aldığı bu seçimde yalnızca yüzde 7,63 oranında oy alınması.

 Gezi Direnişinin harekete geçirdiği insanların anlamlı bir bölümünü siyasal ve örgütsel olarak kapsayabilecek olan bir yapılanmanın (platform, cephe, birlik vb.) ortaya çıkarılamamış, Sol Cephe’nin bir yan örgüt olmanın ötesine geçememiş olması.

 Sosyalistlerin Meclisi, Sol gazetesi ve Sol Cephe ile farklı düzeylerde ilişki kurmuş olan CHP milletvekilleri üzerinde bile hiçbir etki yaratmayan “Meclisi Boşaltın” imza kampanyası ya da FKF aracılığıyla düzenlenen “Hatay Yürüyüşü” örnekleri için geçerli olduğu üzere, parti üyeleri dışında neredeyse hiç kimsenin önemsemediği siyasal kampanyaların düzenlenebilmiş olması.

Aslına bakılırsa, sosyalist solun bütününü ilgilendiren bir etkisizleşme süreciyle karşı karşıyayız. Halkın harekete geçebildiği bir dönemde, sosyalist sol, harekete katılmanın ötesine geçemedi. Dolayısıyla, “sosyalist (ya da Leninist) öznenin halkın harekete geçeceği dönemleri beklemesi ve bu dönemlerdeki müdahaleleriyle halka öncülük etmesi” beklentisinin, kendi başına, yeterli olamayacağı açıklık kazandı. Öncesinde güçlü siyasal mevzilere sahip olamayan bir solun, kritik dönemeçlerde birdenbire güç kazanmasının da hiç kolay olmayacağı somut olarak görüldü.

TKP’nin iki ayrı örgüte dönüşmesi, ilk aşamada, mevcut gücün ikiye bölünmesinden daha olumsuz bir sonuç doğuracak. Çünkü, her iki örgütün de kapsayamayacağı üçüncü bir kesim olacak.

Dolayısıyla, “mücadeleyi kalınan yerden ve aynı şekilde devam ettirme çabası”, her iki örgüt için de sonuçsuz kalmaya mahkum.

Ama tam da bu noktada, bölünmenin bir başka olumsuz sonucuyla karşılaşılıyor: Yeni bir şeyler önerenler, kolaylıkla, “Gelenek”ten ve/veya Leninizmden uzaklaşmakla, TKP’nin ilkelerine ters düşmekle, tasfiyecilikle, “yenilikçilik”le, liberalizmle vb. suçlanabiliyor.

TKP-Atılım Kongresi tarafının yöneticileri, var olanları korumaya çalışmanın ötesine geçilmesini engelleyebilecek gibi görünüyor (bu taraftaki üyelerin çoğunun ilerletici tartışmalara son derece anlamlı katkılarda bulunabileceklerini biliyor olsam da, en azından şu an için böyle düşünüyorum). TKP-12. Kongre tarafı ise, gündeme getireceği her tür yeniliğin, “Gelenek”ten uzaklaşmanın yeni bir kanıtı olarak damgalanacağını bilmenin gerilimini yaşıyor.

Açıkçası, bu gerilimin aşılamaması ve cesur adımların atılamaması durumunda, hem TKP’nin mevcut birikimine hem de sosyalist solun toplumsal ölçekteki saygınlık ve inandırıcılığına zarar vermiş olmakla kalınacağını düşünüyorum. Buna karşın, cesur adımların atılabilmesi durumunda, sosyalizm mücadelesinin toplumsal ölçekte gerçekten de güç kazanmasının yolunun açılabileceği kanısındayım.

Aşağıda, olabildiğince kısa tutmaya çalışarak, bazı siyasal ve örgütsel konular hakkındaki görüş ve önerilerimi paylaşıyorum.

Tümünün oldukları gibi benimsenmesini talep etmiyorum elbette! Bu metni bazı dostlarıma okutmuş ve onlardan fikir almış olmama karşın, yalnızca bana ait görüş ve öneriler olmayı sürdürüyorlar.

Tartışılmaları durumunda, görüş ve önerilerimden bazılarını değiştirebilir, bazılarından tümüyle vazgeçebilirim. Zaten, tek amacım, daha iyi, daha ikna edici, daha ilerletici görüş ve önerilerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak.

Ama ikna olmadığım sürece, aşağıdaki türden görüş ve önerilerimi (örneğin Eşitlikçi Forum’da) savunmaya devam edeceğim. Çünkü, bunların hiçbirinin, sosyalist iktidar hedefimizle, Marksizmle ya da Leninizmle çelişmediğine inanıyorum.

Bugün için, gerçek ve ilerletici tartışmaların yürütülmesinin olanaklarını daha fazla barındıran yerin TKP-12. Kongre tarafı olduğunu düşündüğümden, size yazıyorum. Bu bir “açık mektup”, çünkü gizli pazarlıklarla yol almamızın yanlış olacağını düşünüyorum. Kuşkusuz, anlamsız derecede mutlak bir açıklık taraftarı değilim. Örgütlü mücadelenin iç tartışmalardan ibaret hâle gelmesinin en büyük saçmalık olacağını da biliyorum. Asıl önemlisi, çok kısa bir süre önce toplanan 12. Kongre’nin kararlarının yok sayılmasını istemem, tam bir kendini bilmezlik olur.

Eğer aşağıdaki görüş ve önerileri savunan biri olarak benden de katkı almak isterseniz, bunu sevinçle karşılarım.

Yeni bir oluşum ihtiyacı

Tek tek sosyalist örgütler, Gezi Direnişinin açığa çıkardığı toplumsal dinamikleri kucaklayabilecek durumda olmadıklarını göstermiş durumda. Her bir örgütün kendi üye sayısını artırmaya çalışması pek fazla işe yaramıyor. Sol Cephe türü yan örgütler de bu durumu değiştirmeye yetmiyor. Üstelik, TKP’nin bölünmesi, tek tek sosyalist örgütlerin yeni üyeler kazanmasını daha da zorlaştıracak.

Önümüzdeki tek gerçekçi yol, belli başlı sosyalist örgütlerin öncülüğüyle, mümkün olduğunca ortaklaştırıcı ve dolayısıyla sade bir mücadele programının ortaya çıkarılması ve bireysel katılım, eksiksiz bir şeffaflık ve eksiksiz bir katılımcılık temeline dayanan bir oluşumun (cephe, platform, birlik türü herhangi bir isimle) kurulması. Gezi Direnişine katılmış olmakla birlikte tek tek sosyalist örgütlere kuşkuyla bakan (ve solun bölünmüşlüğünden rahatsız olan) pek çok insan, bu tür bir oluşuma ilgi gösterecektir. Yeterince güçlü ve etkili bir oluşum, TKP-Atılım Kongresi tarafıyla yeniden bir araya gelme olanağını da yaratabilir.

Böylesi bir oluşum, sosyalist örgütlerin kendilerini feshetmeleri anlamına gelmez. Her bir sosyalist örgüt, söz konusu oluşumda kendi önerilerinin daha fazla ağırlık kazanması için de mücadele eder. Kuşkusuz, böylesi bir oluşumda, bazı örgütlerin dayatmacı bir tarz tutturma girişimlerinde bulunması tehlikesiyle de karşılaşılır. Ama mevcut sosyalist örgütlerin toplamından çok daha geniş bir kesimi kucaklayabilen bir oluşumda, bu tür girişimlerin başarıya ulaşması zorlaşabilir.

Bu arada, söz konusu oluşumun, bir sonraki genel seçimlerde milletvekillikleri kazanmayı öncelikli hedeflerinden biri olarak benimsemesi için çaba harcanmalı.

(Yeni bir oluşum ihtiyacıyla ilgili daha geniş bir tartışma için, bkz: Türkiye’de Leninizme yer var mı?)

Genel olarak seçimlere bakış

Sosyalist sol, seçimleri, sosyalist iktidar mücadelesini güçlendirebilecek somut mevziler ve mücadele araçları kazanmanın başlıca yollarından biri olarak görmeli.

Seçimlerde hiçbir başarı elde edemeyen, milletvekillikleri ya da belediye başkanlıkları bir yana belediye meclisi ve il genel meclisi üyelikleri bile kazanamayan, halkçı bir yönetim tarzının farklılıklarını somut olarak gösteremeyen bir sol, Türkiye siyasetinin ihmal edilebilir güçlerinden biri olarak kalacaktır.

Düzen partilerinin seçimlere sayısız haksız avantajla girmesi, özellikle iktidar partilerinin her tür hileye başvurması ve solun üzerindeki baskılar vb. elbette önemli. Ama tüm bunlar, seçimlerin ve seçim sonuçlarının toplum genelinde gayrimeşru kabul edilmesine yol açmıyor. İnsanlardan oy almanın yollarını bile bulamayan bir sosyalist sol, iktidarı alabileceği inancını hiç uyandıramaz. Diğer yandan, bugünkü koşullarda, seçimlerin gayrimeşru sayılmasına dayalı bir politika, başarıya ulaşması durumunda, egemen sınıfın silahlı güçlerinin ülke yönetiminde daha fazla söz sahibi olmasından başka bir sonuç doğuramayacaktır.

(Seçim politikalarıyla ilgili daha kapsamlı tartışmalar için, bkz: 1. Sol, gerçek seçim çalışmalarından neden kaçıyor?, 2. Gezi Direnişi solu silkeleyebilecek mi? 3. Sol, iktidara nasıl gelebilir?)

Cumhurbaşkanlığı seçimleri

Sosyalist örgütlerin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aktif olarak boykot çalışması yürütmesi yanlış olacaktır.

Birincisi, Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP hükümetinin gayrimeşru olduğu iddiası, 2014 yerel seçimleriyle birlikte fazlasıyla güç yitirdi.

İkincisi, AKP’nin bir referandum havasına büründürdüğü yerel seçimlere katılmış olan sosyalist örgütlerin cumhurbaşkanlığı seçimlerini boykot etmesinin herhangi bir anlaşılırlığı bulunmuyor.

Üçüncüsü, yerel seçimler sosyalist örgütlerin ihmal edilebilir bir güç olduğunu göstermişken ve cumhurbaşkanı adaylarının belirlenme sürecinde herhangi bir etkiye sahip olunamamışken boykot çalışmasının toplumsal karşılığı son derece sınırlı kalacaktır.

Dördüncüsü, aktif bir boykot çalışması, hem Recep Tayyip Erdoğan’ı ve AKP’yi en ciddi tehdit olarak gören toplum kesimleriyle, hem de Kürt siyasal hareketini önemseyen kesimlerle ilişkilerin gereksiz yere zedelenmesi tehlikesini doğuracaktır.

Tek tek sosyalistler, mevcut adayların hiçbirine oy vermemeyi tercih edebilir. Ama pek çok sosyalist, Recep Tayyip Erdoğan’ın yüksek bir oy oranıyla seçilmesinin, düşük bir oy oranında kalmasına göre, çok daha tehlikeli olacağını düşünüyor. Bu tablo karşısında doğru olan, sosyalist örgütlerin sonuçsuz kalacak bir aktif tavır sergilemek yerine, üyelerini serbest bırakmasıdır.

“TKP” adı

“TKP” adının yeniden kazanılması mücadelesinin her şeyin önüne koyulması (bir başka deyişle asıl olarak “tabela kavgası” yürütülmesi), mücadelemize ciddi zararlar verebilir. Bugüne kadar devrim yapmış olan çok sayıda parti/örgüt, “ülke adı + KP” şeklinde olmayan isimlere sahipti. Bugün de, “ülke adı + KP” şeklindeki isimlere sahip olup da bu isimlerin hakkını ver(e)meyen çok sayıda parti var.

Örgütsel şeffaflık ve işleyiş

Üye istatistikleri kapsamlı bir şekilde ve düzenli aralıklarla (en azından tüm üyelerle) paylaşılmalı.

Her tür gelir ve gider ayrıntılı bir şekilde ve düzenli aralıklarla (en azından tüm üyelerle) paylaşılmalı.

Profesyonel olarak çalışanların kimler olduğu ve ne kadar para aldıkları tüm üyeler tarafından bilinmeli.

Örgüt desteğiyle sendikalarda, odalarda, kitle örgütlerinde vb. yöneticilik görevlerine, milletvekilliğine, belediye başkanlığına vb. seçilen tüm üyeler, bu görevleri sayesinde elde ettikleri gelirler ve bunların işçi ücretleri ortalamasını aşan kısımlarını ne şekilde değerlendirdikleri hakkında herkese bilgi vermeli.

Dışa dönük yayınların satış sayıları ve İnternet sitelerinde yer alan yazıların gerçek okunma sayıları herkesle paylaşılmalı.

Miting, yürüyüş vb. eylemlerin gerçek/doğru katılımcı sayıları herkesle paylaşılmalı.

Tüm üyeler, Merkez Komitesi içindeki siyasal tartışmalardan haberdar olmalı.

Yönetici kurullar ve tek tek yöneticiler, düzenli bir şekilde, örgütün/kendilerine bağlı alt örgütlerin önüne koyulan hedefler doğrultusunda ne kadar yol alındığıyla ilgili somut bilgileri paylaşmalı ve ulaşılamayan hedeflerle ilgili olarak hesap vermeli.

Farklı birimlerin ve alt örgütlerin, konferans/kongre kararlarıyla uyumlu ama özgün denemelerde bulunmasına (inisiyatif almalarına) izin verilmeli ve dahası bunu yapmaları teşvik edilmeli.

Farklı birimlerin ve alt örgütlerin özgün denemeleri hakkındaki bilgiler örgüt çapında paylaşılmalı, tartışılmalı, eleştirilmeli ve bunlardan dersler çıkarılmalı.

Erkin Özalp
Eşitlikçi Forum

“Erkin Özalp: TKP’li yöneticiler, bölünme süreciyle hesap vermekten kurtulmuş gibi görünüyor” üzerine 2 yorum

  1. – TKP adını kullanmayacağız başkasının kullanmasına ise zinhar izin vermeyeceğiz.
    *Neden?

    – Çünkü bize Yalçın Küçük’ten miras kaldı.
    * Bir dakika o TİP kökenli değilmiydi?

    – Sen böyle sorular sorarak parti ve sosyalizm düşmanlığı yapıyorsun

    Komik değilmi? Ama durum tam olarak budur.

  2. Sevgili Erkin Özalp tam zamanında ortaya çıkan kaostan faydalanarak ve bir “çok bilen” olarak kendini ortaya koymuş.

    Acaba kim ve ne zaman, Erkin bey ve benzerlerine artık Türkiye’de soldan bahsetme ehliyetlerini yitirdiklerini anlatacak. Erkin bey şu aralar etkileyici edebi deneme eserler yazarak ne yapmaya çalışıyor bilmiyorum ancak bilsin ki ne TKP adı ne de TKP ile ilgili başka birşey eskinin moda tabiriyle Erkin bey gibi aparatçiklere kalmayacaktır. Bir dönem TKP adı için avuçlarını ovuşturan Aydemir, Kemal, Süleyman takımının alternatifi değil ancak yardakçısı olabilir. Sanırım bu site okuyucuları için bu zaten çok bir anlam ifade etmemektedir. Ancak bir hesaplaşma olacak ve birileri hesap verecekse pek kıymetli marksist uzmanımız Erkin bey bundan muaf olmamalı önce kendi (hiç umurumda olmasada) özeleştirisini vermeli ve Türkiye Sol hareketini kirletmekten vazgeçmelidir.

    Saygılar..

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Arthur Schopenhauer, Hayatın (ve Aşkın) Anlamı: “Ne doymaz bir varlıktır insan!”

♦Hayatın en büyük üç saadetini, yani sağlık, gençlik ve özgürlüğü fark etmeyiz, çünkü onlar da (bir şeyin bizatihi varlığı değil)...

Kapat