Yıllar böyle geçiyordu sevgili… Susarak, gizleyerek, erteleyerek – Cezmi Ersöz


Hücrelerimdesin,
ışık senden geliyor içerime…
Sokağa çıkmak istesem kalbinden çıkıyorum.
Üstümden güneş eksilse yüzüne bakıyorum.
Gözlerinden çıkıyorum gözlerime…

Kalplerinde aşk işaretiyle doğarlar kimileri… Yeryüzüne gönül indiremez onlar… Hayatı ve insanları anlarlar, hayata ve insanlara merhamet duyarlar, ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşayamazlar…
Aşk işaretiyle doğanlar yaşarken dünyaya talip olamazlar… Bilirler ki ne isteseler, neyi alsalar, ne kazansalar aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları, teselli etmez.. Gönüllü sürgündür onlar.,. Gizliden gizliye hissederler bunu… Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere. Kopup geldikleri ışığa olan inançları ne kadar büyükse, içlerindeki acı o kadar derindir.,. Bu acı hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri… Bu acı hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye var olduklarını…

Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden,.. Yorulur kendisini anlatamamaktan… Sevgilim der, sevgilim, ama, sevgilim dediği yanında değildir, bilir.,. Bazı günler insan soluksuz kalır, içindeki sevgili olmasa bile karşısındakine deliler gibi sarılır… O olmadığını bile bile sonsuz bir umutsuzlukla sarılır… İnsan soluksuz kalmaya görsün, sevgili diye bütün yanlışlarına, bütün kaçışlarına, kendine yaptığı ihanetlere sarılır… İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye- görsün, her şey olmak, her yere yetişmek için bu hayata düşer… Her şey olduğunu, her yere yetiştiğini sandığı anda ortada kendisi yoktur artık… Kaybolmuşluğa çok yakındır… Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır… Daha az acı çekiyordur artık… Ama artık daha mutsuzdur eskisinden… Daha mutsuzdur, o ışığı acı çekerek özlediği günlerden…

Soluksuz kaldığımı kendimden bile sakladığım bir gündü… Kaybolmuşluğa yakındım… İçimdeki acı hızla eksili- yordu… Işık soluyordu, soluyordu tıpkı sesim gibi… Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi… Öylesine kaybolmuştum ki, bulamıyordum artık, içimde neyi yitirdiğimi, neyi kirlettiğimi… Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden, kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı… Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız hiç önemli değil… Gerçekten değil… Kaybolmuş insanlar birbirini çabucak buluyor… Umutsuzluk umutsuzluğu çağırıyor… Konuşmaya susamıştık… Sanki ikimiz de dilini, kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye… Oysa böyle bir şey yoktu, hep buradaydık… Işığımızdan koptuğumuz yerde… O ışığı orada bırakıp bu dünyaya, bu hayata gönül indirdiğimiz, her şeyde, her yerde olduğumuzu sandığımız yerde… Hep o soluksuz kaldığımız yerde… Daha vakit var, o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimiz de… Belki aynı gece, belki yıllar boyunca konuştuğumuz yerden bana geldik… Susuz ve yorgun…
Yaşamaya köpekler gibi aç, ama ölüme dünden razı…

Bana geldik… Belki içimizdeki acıyı avutur, koptuğumuz ışığı ikna eder, biraz olsun hiç yaşamamış, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar, içimizden bir ömür çalar, yitirdiğimiz ve anlayamadığımız ne varsa uzakta bırakır, buradan, bu hayattan yolumuza devam ederiz, sanmaya geldik… îçtik, şımardık, ağladık, hayatı özledik, çığlık attık; ardımızda bıraktığımız ve bir kez olsun sahiden dönüp bakmadığımız onca kırık kalp, onca vazgeçiş, onca erteleyiş, onca unutuluş bir gecede bağışlanır sandık… Ama olmadı… Bunu ilk ve son kez sevişirken anladık… Birbirimizin çıplak bedenlerine dokunduğumuzda… Aynı andı, belki de peş peşe, derinden, çok derinden öksüz kalan bir çocuk gibi kesik kesik ağlamaya başladık… Engel olmaya çalışsak da yine de kahredici bir hoşluğu vardı bu ağlayışın içimizde… Bu hayatta sevgili olarak birlikte gidecek bir yerimiz yoktu… Geçmişimiz bizi geri çağırıyordu… Gidecek bir yerimiz yoktu, ama kaybolmamıştık… Bu yüzden kahredici bir hoşluğu vardı gözy aşlarımızın…
Sonra sabah oldu… Sonra acı ve özlemin yerini utangaç bir boşluk aldı… Bütün o eksik hazların yerini derin bir suçluluk duygusu aldı… Sonra o gitti, yaramda hiç unutmayacağımız bir ürperti bırakarak gitti… Yaram ki, kimse onun kadar beni anlayamaz; yaram ki, kimse onun kadar beni sevemez… Gözlerimden çok içimdeki yaramı sevdim… Çünkü ondan başka kimse bana beni göstermedi. Herkese, ama herkese yalan söyledim, ama bir tek o biliyor hepsini… Bir tek o gördü beni kendimi aldatırken… Onu unutmaya çok çalıştım… Yok saymaya… Hayat diye içine girmediğim akvaryum kalmadı… Her mevsim mutluluk modaydı… O akvaryumların içinde mutluymuşum gibi yaptım… Yaramı unutup herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım… Akvaryumun içinde herkes gibi camların dışında bir yeri özledim… Bana ait olmayan bir hayatta, hiçbir ortak yanım olmayan insanlarla akvaryumun dışını özledim… Yaramı unutup, neyi özlediklerini bilmeyen insanların özleyişlerini sevdim… Bilmiyorum, belki bunu da kendi yaramı unutmak için yaptım hep… Sonunda anladım ki, nereye gitsem sonunda yarama dönüyorum… Ne yapsam, ne etsem döndüğüm tek yer yine o eski kalbim… Bütün o oyunlardan bana kalan o eski yadigâr… Ne kadar sevse de insan, tükenip yorulduğu bir saat var… Herkesin bencil bir ömrü var… İşte en çok o zaman hatırlarım o eski kalbimi, onca insana kendimden öç alırcasına dağıttığım kalbimi, çok sevdiğim bir yabancı gibi hatırlarım… Mahcup bir özlemle çağırırım onu dağıttığım yerlerden, hayatlardan, yorgun ve bencil sevgilerden utanarak… Sanki kendi kalbimi geri çağırmak bir suçmuş gibi çağırırım. . . Güzellik ve soyluluk saklıdır o kalpte… Kalbimdeki kimsesiz kalmış güzelliğe ve soyluluğa vurgunumdur ben… Onu her arzulayışımda karşıma tanrı çıkar. Beni böyle eksik, böyle yarım, böyle susuz, böyle bir başına o bırakmıştır… Tanrı vardır ve benim sonsuz susuzluğum ondandır…
Bu susuzluğu hissettiğim andan beridir hayattan korkmamayı öğrendim… Kime dokunsam, tanrıya sonsuz bir yakarış; kime dokunsam, o büyük kopuşun sancısıydı; kime dokunsam, kendimdeki ilk ağrıya dokunuş gibiydi… Kime dokunsam, eksik ve yanlış bir tanrıya dokunmak gibiydi… Tanrıyı unutmak, içimdeki aşkı unutmak gibidir bazen… Böyle zamanlarda kalkıp giden her şeyin peşine takılırım… Bütün zamanların, bütün trenlerin, bütün vaatlerin ve hızların arkasından giderim… Farklı olmak adına, kendim olmak adına, herkes gibi olmak adına koşarım giden her şeyin ardından… İçimdeki tanrıyı, içimdeki aşkı soluksuz, kimsesiz bırakarak, koşarak giderim her şeyin ardından… Kendimi hatırlamamak için her anımı, her dakikamı tıka basa bu hayatla doldururum… İçimdeki aşkı, içimdeki susuzluğu unutabilmek için bir projeye, bir yaz- boz tahtasına dönüştürürüm kendimi… Her yerde ve herkesle olmak için kendimi boşlukta bir yerde yeniden yaratmaya çalışırım… Herkesle ve her yerde olmak için, her yere bir an önce yetişmek için, kendime bana ait olmayan bir kalp, bir yüz alıp, kimsenin bilmediği, uğramadığı bir boşluğa yerleşirim… Herkes ve her şey olmak için, beni çağırdıkları her yerde olmak için, bu boşlukta yaşadığım kimsesizlik, bu boşlukta yüzüme çarpan kapılar, bu boşlukta hızlandıkça geciktiğim, bu boşlukta çırpındıkça yitirdiğim her şey bana aşksız geçen yıllarımı hatırlatır… Bana tanrısız ömrümü, yüzümden yoksun geçen anlarımı hatırlatır… Böyle zamanlarda defalarca çiğneyip geçerim kendimi… Verdiğim sözleri, ettiğim yeminleri… Atarım kendimi herkesin ortasına… Gözlerimi atarım hoyrat gözlerin önüne… Önce ben başlarım kendimi yağmalamaya… O güvenmedi ğim hayatı ve zamanı yanıma alarak gizlediğim ne varsa ortaya dökerim… Öç alırcasına kendimden… Dökerim her şeyi ortaya… Herkesin kendinden kurtulmak için kışkırttığı yurtsuz ve kimsesiz bir gece için… Böylesi gecelerde herkes o eski yarasına haksızlık etmiştir, böylesi gecelerin sabahında herkes ezbere ve çabuk çabuk konuşur ve kimse kimsenin gözlerine korkusuzca bakamaz… Herkes bir an önce, eksik ve yanlış da olsa bir gece önceki ömrüne dönmek ister… Herkes susuz bıraktığı o eski kalbine dönmek ister…
Bunları bilince, bunları hissederek yaşayınca kimseye kızamıyor insan. Öfke dönüp dolaşıp geliyor, yine içte patlıyor… İçimde patlıyor… Çünkü kime kızıp, kimi lanetle- sem en sonunda onu içimde buluyorum… Suçladığım herkeste biraz ben varım… Kimi yargılasam elimde kanı var… Kime bağlansam onda haksızlık etliğim ömrüm, susuz bıraktıklarım var… Kime koşup sarılsam onda kolları bağlı erdemim var… Başkalarını yargıladıkça kendisini tutsak eden, başkalarını küçümsedikçe küçülen sevgim var… Oysa ne yapsam o yurtsuz gecem, susuz bıraktığım aşkım beni hiç unutmaz… Sorar hesabını… Defalarca gelip geçenek ömrümden, kimlerdi diye sorar o kanayan yüz bana, kimdi bütün gece onca yargıladıklarım… İtildiğin ve sığındığın hüzünden tek bir yanıt çıkar, tek bir ses… O sesler, o bütün gece yargıladıklarım aslında sensindir… Bilirsin ki o ıssız gecede bunu sana söyleyen senin sesindir… Sahibini ancak bu ıssız gecede bulmuştur… İçinde soluksuz bıraktığın tanrının sesi, içinde öyle kimsesiz, öyle kanlar içinde bıraktığın sahipsiz yüzünün sesidir… Ne olur sus ve öfkelenme der, bu ses bana… Boyun eğ bu sese… Kabullen onu… Bir kez olsun kendi sesinin önünde eğil der… Bir kez olsun kulak ver ona… Kulak ver ona, onun neleri yitirdiğini, neleri sonsuza dek kaybettiğini bir kez olsun onun ağzından duy… Yüzünden akan kanı olsun öp… Sadece gözyaşı değil onlar, dokun onlara, dokun kendi kanına, yitirdiğin ve özlemini çektiğin her şeyi kendi kanında bulacaksın,.. Orada bütün yargıladıklarım var… Orada reddettiğin bütün ömrün var… Bu hayattan tiksinip lanetlediğin ne varsa, hepsi kanında saklı.,. Seni terk edip ihmal edenler, seni bir türlü anlamak istemeyenler, seni yargılayıp dışında bırakanlar orada… Orada, seni deliler gibi sevseler de senin içine bir türlü giremeyenler… Ne olur bir kez olsun onca insana dağıttığın kendini geriye çağır… Ne olur bir kez olsun anla, ömründen daha uzağa gidemezsin… Onca yıl susuz bıraktığın tanrından daha uzağa gidemezsin… Ne olur anla, onca yıl kimsesiz bıraktığın yüzünden daha uzağa gidemezsin… Ne olur bir kez olsun anla, yaranı yok sayarak hiçbir yere gidemezsin…

Yaşamak ne ki, hem kendini, hem sevdiklerini durmaksızın kimsesiz bırakmak değil mi?… Yaşamak yüzünü onca yemine rağmen ortada bırakmak değil mi?… Yaşamak her gittiğin yerde bıraktığın yüzlerini özlemek değil mi?… Yaşamak, içinde o sonsuz ve tesellisiz acının tesellisini aramak değil mi?…
Bu hayatın ne yengisi, ne yenilgisi teselli, etti beni… Ne zaman, kazandım, ne zaman, artık kurtuldum, desem, daha derin bir boşluk açıldı önüme… Bu hayatın kurallarıyla ne zaman çıksam yola, kazandıkça kaybettim, yükseldikçe al- çaldım… Ne aklımdan kurtuldum, ne delirdim… İçimdeki erdem öylesine soluksuz kalmış ki, ne zaman aşkın bir güzellik görsem ertelediğim hayatım gelirdi aklıma… İçimdeki erdemi suç ve günahla sınamaya geç başlamıştım çünkü…
Çünkü ne zaman kirli., inançsız bir gece yaşasam anlamsızca ve kimsesiz bir ağlayış gelirdi içimden… Ne zaman beni bana hissettiren birine sarılsam, çok uzaktan, çok eski bir duygu bana rağmen, bana inat yaramdan geçip giderdi… Kimi sevsem hiç olmadığı kadar yalnızlaşırdı… Kimi anlamaya çalışsam hayatımın boşluğu çarpardı yüzüme… Kime elimi uzatsam o unutulmuş ömrümle karşılaşırdım… Kendimi daha fazla ne kadar tüketebilirdim?… Kime sarılsam verip de tutmadığım sözler çıkardı karşıma…
İnsan her sabah doğan güneşten utanır. İnsan er ya da geç gelen mevsimlerden utanır…
İnsan onca yıl susuz bıraktığı tanrısından utanır…
İnsan bunca işarete, bunca özleme rağmen bir türlü gidemediği yerlerden utanır…
İnsan yanan bir hayattan onca yıl bir kurtuluş beklediğine utanır…

Cezmi Ersöz
Yine Seninle Geldi Hayat

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Teorinin Pratiği, Pratiğin Teorisi; Komünist Manifesto – Ertuğrul Kürkçü

Karl Marx ve Friedrich Engels Komünist Manifesto'yu 1848 Alman Devrimi başlarken kaleme almışlardı. Manifesto tarihin testinden geçti. 160 yıl sonra...

Kapat