Yaşar Kemal’in DGM Konuşması: Türkiye hepimiz için büyük bir hapishane

Devlet Güvenlik Mahkemesinde Yaptığı Konuşma

Sayın Yargıçlar,
Burada sanıldığı gibi öyle klasik bir savunma yapacak değilim. Birtakım yanlışları düzeltmek zorundayım: Sayın Savcının bu duruşmada dayanağı benim yazım değil, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin sözümona Almancadan çevirttikleri, yazımla çok az ilgisi olan özetleri ya da çarpıtmalardır.

Der Spiegel dergisinde çıkan yazımla Hürriyet ve Milliyette çıkan yazıları güvendiğim bir Almanca uzmanına gönderdim, bu özetler ya da çeviriler dergideki yazıya benziyor mu, diye. Uzman arkadaş, ben, dedi işin içinden çıkamadım. Bütün cümleler bağlamından kopmuş. Bir koca paragraf yarım cümleye indirilmiş, o da değiştirilerek. Bu yazı benim yazım değil desem hiç de yanlış söylemiş olmam. Bu yazı Milliyet ve Hürriyetin yazısı.

Ben bu yazıdan hiçbir biçimde yargıç karşısına çıkarılamazdım. Beni karşınıza Sayın Savcı Hürriyet ve Milliyetin yazımı çarpıtması ve gene Hürriyet ve Milliyetin güdümlü kalemlerinin bana hücumları, kışkırtmaları yüzünden getirdi.

Kaldı ki, bütün cımbızla yazımı ayıklamalarına karşın bu yazılarda suç öğelerine rastlamak kolay değildir. Öyleyse savcı, yandaşı yargıç beni nasıl karşınıza gönderebildiler, işte korkunç olan budur. Bir kere bir yazar bir bütündür. Bir makale de bir bütündür. Bir yazıdan cımbızla parçalar, cümleler çekerek, çarpıtarak bir yazarı böylece suçlarsak, yeryüzünde, bırakalım yeryüzünü bizim Türkiyede mahkum edilemeyecek, o da en vicdanlı yargıçlarca, yazar olamaz. Bir yazarı suçlamak için o yazının bütününe bakılır. Benim yazıma gelince, o yazının savunması içindedir. Yazımı Hürriyet ve Milliyet gazeteleri gibi beni savunmasız bırakmak için cımbızla ayıklayıp çarpıtırsanız belki, çarpıtan zeki bir adamsa, suç bulabilirsiniz.

Savcı burada benden yana mı, yani bütün olanakları elinden alınmış, ama yaşadığı sürece elinden alınmış benden yana mı, yani bir vatandaştan yana mı, yoksa ülkede sırtını devlete, hükümete, eski zinde güçlere dayamış, bu yüzden de ülkemizde Ali kıran baş kesen güdümlü kalemlerden yana mı? Kimden yana olduğu görülüyor.

Savcı eğer yargı düzenini ciddiye alsaydı, bu işi böyle yapmaz, beni böyle dibi başı yok suçlamalarla karşınıza getirmezdi. En azından Alman dergisindeki yazıyı tarafsız bir kişiye çevirtir öyle karşınıza gelirdi. Başka bir şey daha yapardı, yazının Türkçesini benden isterdi. Ondan da geçtik, bizde savcının işinin yalnız suçlamak olduğu sanılıyor varsın sanılsın, o da bir şey değil, savcının benim yazımda suç aradığı günlerde Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye adlı kitap çıktı. Bu kitapta 24 yazarın yazısı yer alıyordu. Benim de iki yazım vardı. Bir tanesi İngilterenin en ciddi, etkili dergilerinden biri olan Index’te çıktı. Biri de Der Spiegel’de. Bir insan, yargıyı ciddiye alan bir savcıysa, şu yazının aslına da bakalım derdi. Sayın savcılar bu kitabı iki saat içinde, yani çıkar çıkmaz toplattılar. 140 sayfalık bir kitabı bir insan, birkaç insan iki saat içinde nasıl okur da hemen toplatılabilir, şaşılacak işler oluyor bizim memlekette. İşin güzelliğine bakın ki, kitap benim iki yazımdan dolayı toplatıldı. İki yazının da savunması içindeydi. Kitaptan dolayı beni sorgulayan savcıya dedim ki, bu iki yazıyı birkaç saatte okumak, düşünmek araştırmak, suç öğesi bulmak için bir insanın dahi olması gerek. Ya da okumuş olmaması…

Savcı niçin acele etti, niçin kitabı okumak zahmetinde bulunmadı? Ben bunda bir kasıt var sanıyorum. Beni yazının Türkçesinden suçlayamazdı da onun için. Savcının sana ne kastı var, diyeceksiniz, onun orasını kimse bilemez. Yalnız savcı şunu bilmiyor, ben elli yıldır yazarım. Elli yıldır da böyle bir yazarım. Türkiye hiçbir zaman demokratik bir ülke olmadığı için, Türkiye hepimiz için büyük bir hapishane oldu. Daha küçük bir hapishane benim için fark etmez. O küçük hapishanede de Türkiye yönetimi başıma daha büyük işler açmazsa.

Gazetelerdeki sözümona çevirilerden bir kaç örnek vereceğim. Bir yanlış nereye kadar vardırılmış. Der Spiegel’deki yazının başlığı Milliyette “Yalanlar Seferi”, Hürriyette “Yalanlar Kampanyası”. Arada dağlar kadar fark var.

Bir yerde “Vietnam benzetmesi” diye çevirmiş gazete. Doğru değil. Ben yazıda Halk Amerikayı Vietnamdan, Sovyetleri Afganistandan kovdu, dedim. Demek istedim ki savaşla hiçbir yere varılmaz.

Yazıdan başka bir bölüm: Ben diyorum ki “suyu kurutarak balığı tutmak”, gazeteler diyor ki, “denizi kurutmak”. Diyeceksiniz ki, deniz de su değil mi? Deniz de sudur ama tuzlu sudur. Bir koca general denizin kurutulamayacağını bilmez mi? Bilir. Ama koskocaman bir generalin de sözü çarpıtılır mı?

Bir yalnış daha göstereceğim, daha fazla başınızı ağrıtmamak için, burada da keseceğim:

“Kuyucu Murat Paşalar, bütün öteki zalimler, kan içiciler her şeyi yaptılar da, işte bir şeyi yapamadılar: O da gerillayı, saklanan insanları, eşkiyayı, kaçakları, asker kaçaklarını, ormana sığınmışları ormanla birlikte yakalım, diyerek ülkelerinin ormanlarını yakmadılar. İşte Türkiye Cumhuriyeti bu suçu, bu bağışlanmaz insanlık suçunu işledi.”

Şimdi ünlü gazetelerimizin çevirilerine gelelim: “Eski kan emicilerin bir eksiği vardı: Gerillayı, kaybolanları, haydutları, asker kaçaklarını ve ormanları yakmamışlardı.”

Aradaki farka bakın.

Yargı bu kitabın Türkçesini toplatmasaydı, herkes, bütün hukukçular, dünyada ve Türkiyede bilim adamaları, yazarlar bu yazıyı okuyacaklardı. Ve herkes, bu yazının neresinde bölücülük ve ırkçılık var, diyecekti. Yargı bu kitabı toplamakla bana ve yazar arkadaşlara en büyük haksızlığı yaptı.

Ne yapalım, gözü dönmüş bir yönetimde, yargı bile büyük haksızlıklar yapabiliyor.

Ormanı kalmamış bir ülkede, kurak, kıraç Doğu Anadoluda 10 milyon hektar orman yakmak günah, hem de suçların en büyüğü değil mi, birkaç gerillayı, çobanı yakmak için. Bu devlet büyük suç işledi. Bütün Anadolunun ormanlarının yanmasına sebep oldu ya, yok olmasına sebep oldu ya… Daha biz yaşarken göreceğiz, daha bizler sağken bile, salt bu yüzden Anadoluyu seller, açlıklar, yokluklar götürecek. Ben, 1970’lerde orman yüzünden de, sayın Süleyman Demirelin çıkaracağı bir yasa yüzünden yargı karşısına çıkarıldım ve aklandım. Süleyman Demirel o yıkım yasasını çıkaramadı ama, ormanlar gene bitti.

Ormanların yakıldığı doğru değil mi? Bundan dolayı devleti suçlamaya hakkım yok mu?

1800 faili meçhulü bütün dünya duymadı, gazeteler yazmadı mı? Türkiye dünyanın en büyük işkenceci devleti olaraktan ilan edilmedi mi? Halkın üstünde zulüm bir ağı rüzgarı gibi esmedi mi? Halk zulmün artsın ki, çabuk zeval bulasın diye bağırdıkça, binlerce köy yakılmadı mı, Ruanda gibi bir açlık, yoksulluk dünyası yaratılmaya çalışılmadı mı? Üç milyon insan yerinden yurdundan edilmedi mi, batı, güney şehirlerini aç, yoksul, açıkta, soğukta, yağmur altında, çırılçıplak insanlar doldurmadı mı? Biz bu gidişle yüzyılın yüz karası olmayacağımızı sanıyoruz. Koca bir ülkenin onuru çiğnenmedi mi? Ülkemizi böyle insanlık dışı uygulamalarla insanlığın yüzüne bakamaz hale getirmedik mi? Balığı tutmak için suyu kurutmadık mı? Bütün bunlar suyu kurutmanın sonucu değil midir? Bütün bunlarla birlikte insan haklarını çiğnemedik mi? Yaşadığımız kanlı savaş, yirmi milyona yakın bir vatandaş kitlesini insan haklarından yoksun kılmanın sonucu değil mi? Bu toprakların kültürüne, güzelliğine, getirdiğimiz insanlık değerlerine kıymadık mı?

Bu çağda insanlığa karşı yaptıklarımız bağışlanacak şeyler mi? En başta da ülkemize karşı yaptıklarımızı gelecek kuşaklar unutacaklar mı? Bizlerden, çağımızdan utanmayacaklar mı?

Sözlerimi Düşünce Özgürlüğü ve Türkiye kitabında çıkan yazımın bir parçasıyla bitiriyor, sorularınız varsa onu bekliyorum.

“On yıldır süren kanlı savaş, Türkiyeye çoğa mal oldu, daha da mal olacak. Biliyor musunuz, kuşaklarımız, insanlık ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, bu on yılda yapılanları unutmayacaktır. Bu savaşın yüzlerce romanı yazılacak, yüzlerce filmi yapılacaktır. Bu savaşın ağıtları, türküleri daha şimdiden ortalığı sarmaya başladı. insanlık bağışlamıyor, ne kadar bağışlıyor gözükse de… Almanyayı ele alalım, Hitler ve Hitlerciler tarihin en büyük suçlarını işlediler. İnsanlık daha o yüzden vicdanını arıtamadı, belini doğrultamadı, hastalandı. İnsanlık eski insanlık değil. Salt İkinci Dünya Savaşından dolayı insanlığın yaratıcılık gücü yara aldı. Almanya, öldürülen milyonlarca Hitler’e karşı koyan işçi, kitabı yakılan yazarlar, sanatçılar, bilginler olmasaydı insanlığın lanetinden kurtulamazdı. Bugün Alman halkı biraz rahatsa, azıcık insanlığın yüzüne bakabi1iyorsa Hitler’e canları pahasına karşı koymuş işçileri, aydınları, bilginleri, sanatçıları yüzündendir.

“Hitler’e karşı savaşan Thomas Mann, Heinrich Mann, Stefan Zweig, Brecht, Erich Maria Remarque ve benzerleri olmasaydı, bugün Almanlar böyle başları dik insanlık içinde dolaşamazlardı. Yine de derinlerde, yüreklerinin bir köşesinde bir utanç duygusunu taşımamalarının olanağı yok.”

Türkiyedeki demokratlar, yazarlar, bilim adamları bu kanlı, utanç verici, Türkiyeye yakışmayan, ama hiç yakışmayan bu savaşı bitireceklerdir. Bu kanlı, kirli savaşı bitirmeye mecburuz.

Benim yazılarım halkımıza birer çağrıdır. Öncelikle batıdaki, doğudaki çocukları, savaşta ölmüş anaları çağırıyorum. Bu savaş en çok sizin yüreğinizi yaktı. Herkesi çağırıyorum, sayın yargıçlar sizleri de bu savaşı durdurmak isteyenlere katılmaya çağırıyorum. Bu ülke hepimizindir ve bu ülke insanlık tarihinde çok uzun yaşamaya layıktır. Hem de onuruyla yaşamaya… Unutmayalım ki, bir ülkenin insanlarının onuru en azından toprağı kadar kutsaldır.

5 Mayıs 1995
Yine Düşünce Özgürlüğü Yine Türkiye, Can Yayınları, 1995

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
25. Yılda Solingen: Anlatılan senin de hikayen – Elif Yalaz

Kapat