YAŞAR KEMAL, GAZETECİLİK GÜNLERİNİ ANLATIYOR: HAPİSHANEDEN ÇIKMIŞTIM…

Nasıl gazeteci oldum, Cumhuriyet gazetesine nasıl girdim. Bin türlü söylem var benim için. Hiçbiri doğru değil. Hep atıyorlar, neden atıyorlar ben de bilmiyorum. Gelseler bana olduğu gibi söylerim. Doğru söylememek gibi bir huy var bizde. Hiç de utanan yok bundan, yanlış diyoruz yine utanan yok. Şimdi ben doğrusunu söyleyebilirim size.

Nadir Nadi Bey bir gün Adana’ya geldi, Arif Dino orada sürgündü. Abidin Dino’nun ağabeyiydi, çok önemli bir ressam, önemli bir şair, önemli bir kültür adamı idi Arif Dino. Ve benim çok dostluğum var onunla. Sandalye falan da yoktu evinde. Bir gün baktım Nadir Bey geldi, minderlerinin üzerinde oturdu. Çok büyük saygısı vardı Arif Dinoya. Orada Nadir Beyi tanıdım.

Sonra bir gün bir hikaye gönderdim askerden, ilk hikayemi gönderdim Arif Dinoya, çok sevmişti onu, birçok insana da okutmuştu. Talasta yazmıştım, Kayserinin Talas ilçesinde. Orada askerdim. Amerikan Hastanesini askeriye emrine almıştı. Dokuz askerle beni oraya tayin ettiler, bekliyordum hastaneyi. Oturup yazıyordum.

Bir de Turhan Feyzioğlu vardı, onların Talasta yazlıkları vardı. Öyle bir 15 dönüm kadar da elma bahçeleri vardı, ondan sonra bir de Molular vardı, iki genç. Onlar bana evlerinin anahtarlarını verdiler, çok iyi de kitaplıkları vardı, Feyzioğlu’nun da çok iyi kitaplığı vardı. O da Siyasal Bilgilerde asistandı. Babası da zamanın tanınmış insanlarından biriydi ve Halkevi başkanı, milletvekili idi.

Orada iki sene okudum ve hikayelerimi, romanlarımı yazdım. Bomboştu tabii, boş hastane. Askeriye İkinci Dünya Savaşından dolayı Amerikan Hastanesine el koymuştu. Kayseri Asker Hastanesinin tabibi çok kültürlü bir adam olan Albay Yusuf Bey, Mehmet Ali Aybarın dostu, beni oraya o gönderdi. Böyle ilişkilerim oldu. İlk hikayelerimi orada yazdım, ilk romanımı da. Çok güzel bir oda verdiler bana, çok iyi durumdaydım, yazmaktan başka, okumaktan başka hiçbir işim yoktu. İşte buna da şans derler, ömrümde hiç bu kadar şansım olmamıştı.

Çalışmak zorunda kalmıştım bir yerlerde, şunu yapmak, bunu yapmak zorunda kalmıştım, traktör şoförlüğü yapmak zorunda kalmıştım, hayır, bu işleri seve seve yapmıştım, zorunda da değildim. Oradan asker oldum, daha sonra İstanbul’a geldim, Mehmet Ali Aybar bana bir iş buldu. Havagazı memuru oldum. Ondan sonra Cumhuriyete şöyle girdim. Arif Dino İstanbul’a gelecekti. Buraya geldim Adana’dan, hapishaneden çıkmıştım. Yeni çıkmıştım, 3-4 ay oluyordu. Sonra Arif Dino’yu beklemeye başladım, o gelecek de Nadir Beye beni takdim edecek. Burada param bitti, Gülhane Parkına kendimi attım. Yukarda uzun bir direk var, o direğin dibinde de bir kapı var, oraya yatağımı, yatağım dediğim de gazeteler, koydum. Balık tutmaya başladım orada. İyi bir balıkçı oldum. Neyse uzatmayayım… Nadir Nadiye adresimi gönderdim. Herhalde Gülhane Parkı adresimi değil. Sabahattin Eyuboğlu’nun adresi vardı, evi Maya Galerisinin üstündeydi, Mayanın adresini verdim.

Bir gün gittim ki Nadir Beyden bir mektup bana. Bir ay sonra falan. Cumhuriyete geldim, Tahsin Amca adında bir kapıcı amca vardı. Tahsin Amca bana dedi ki; Nadir Bey yok burada. Yahu bana mektup yazdı, işte mektup burada. Mektuba baktı baktı, “Yok, Avrupa’ya gitti.” Sonradan öğrendim, amcanın okumuşluğu yoktu. Ne zaman gelir? 15 gün sonra. 15 gün sonra yine geldim, yok dediler. Nereye gitti? Yok, Avrupa’dan gelmedi. Ondan sonra, nereye gitti? Ankara’ya gitti dediler. Gene yok Nadir Bey. Bir günü gene gittim, yine yok. Bunda bir iş var dedim. Şurada bir eczane var, çingene Ahmet vardı orada, bakkaldı. Ondan peynir ekmek falan alıyordum. Ahmed’e böyle böyle dedim. Ben Nadir Beyi bulurum sana dedi. Nadir Beyi buldu bana. Nadir Beye böyle böyle vaziyet dedim. Ya siz bekleyin yahut da birini bekletin kapıda, beni kapıdan içeri sokmuyorlar dedim. Ben her zaman buradayım dedi. E yokmuşsunuz dedim. Neyse girdim içeri, Nadir Bey koluma girdi. Bir beyaz pantolonum var, o kadar eski değil, ayakkabımın da parmakları dışarıda değil yani, hep dışarıda diye söylüyorum ama, o zaman dışarıda değildi. Bir mavi gömleğim var, çok iyi. Yalnız sakalım var biraz, saçlarım kıvırcık, simsiyah da bir saç. Nadir Bey baktı filan, koluma girdi, beni yukarı çıkardı. Fransızca biliyor musunuz, dedi. Yok dedim. Peki bu hikayeyi nasıl yazdınız, dedi.

Daha önce şöyle bir şey oldu; Arif Bey geldi, Arif Beyle bir kahvede buluştuk. Beyoğlunda. Tam bu sıralarda, Behçet Kemal geldi. Arif Bey beni götürecek Nadir Beye. Behçet Kemal dedi ki; yahu sen komünistsin, bu komünist, Nadir Bey bitaraf bir adam, seni almaz, ben şahit olarak geleyim, dedi. Neyse, Behçet Kemalle Arif Bey gittiler “Bebek” hikayesini alarak. Nadir Bey “Bebek” hikayesini okuduktan sonra “yahu bu hikayeyi nasıl yazdın Fransızca bilmiyorsan” dedi. Yazmışım demek ki, Fransızca hiç bilmiyorum dedim. Peki, daha iyi dedi Nadir Bey ondan sonra. Yukarı gittik, anlattım işte. Arif Bey de şöyle bir mektup yazdı bana dedi. Çifte kavrulmuş heykel gibi bir adam veriyorum sana, diyor. Ben halen çifte kavrulmuş heykel, bütün heykeltıraşlara da sordum, nedir bilmiyorum, Arif Bey bilirdi ama ona sormadım.

Nadir Beyle konuştuk, seni röportaj yazarı yapmak istiyorum dedi. Ben hikayeyi neşretsin de bana 50 lira versin diye bakıyorum, başka bir şey aklıma gelmiyor. Diyarbakır’a git dedi. Niye Diyarbakır’a gideyim, dedim. Benim orada bir arkadaşım var, Vefik Pirinççioğlu, dedi, sonra bakan oldu o. Pirinççioğlu’nun yanına git dedi. Niye gideyim? Orada bir şeyler oluyormuş, dedi. Peki giderim dedim. Nadir Bey bana 1500 lira verdi. Bana 300 lira yeter, 2-3 ay kalsam da yeter dedim. Yok dedi, 1500 lira verdi. Veremezsem ne olacak, yazılarımı, röportajlarımı gönderemezsem ne olacak, dedim. Bir fedakarlık yapsın Cumhuriyet dedi. Cumhuriyetten böyle bir fedakarlığa kimse inanmıyordu ama doğru çıktı.

Ankara’da indim Abidin Dino’ya gittim. Yahu sen Kemal Sadık Gökçeli ismi ile mi gideceksin dedi, yahu seni atarlar üç gün sonra, Kemal Sadık Gökçeli diye isim olur mu, dedi. Hadi sana bir isim uyduralım, dedi. Adana’dayken Yaşar Kemal diye yazılar yazıyordum dergilere, Türk Sözü gazetesine, suçlu sayıldığım için Yaşar Kemali uydurmuştuk. Hadi Yaşar Kemal olsun dedi. Ben de Cumhuriyete Yaşar Kemal ismiyle yazdım, hem Kemal Sadık Gökçeli adıyla saygın dergilerde çıkmış şiirlerim, yazılarım, kitaplarım var hem Yaşar Kemal beni polisten kurtarıyor.

Sonra, ancak 1953’te buldular benim Yaşar Kemal değil, Kemal Sadık Gökçeli olduğumu, kurtardım vaziyeti. O zaman da tanınıyordum. 1953’te buldular. Parmaksız Hamdi vardı, o zamanlar Emniyet Birinci Şubede. Beni tanıyordu. Oktay Akball’a Fazıl Hüsnü Dağlarca Çiçek Pasajında kafaları çekiyorduk, pek ben çekmiyordum seyrediyordum o zamanlar, belki ben de biraz bira mira bir şeyler içiyordum. Bir adam geldi, bizim Arap Recai. Yahu gel Recai otur, sevindim, sınıf arkadaşım Adana Birinci Ortaokuldan. Ben polisim, kalk, dedi. Saat bire yakın. Oradan kalktık beraber gittik polise. Yahu beni niye götürüyorsunuz dedim. Hamdi Bey de beni bir sıralar tanırdı. Bizim Ahmet Topaloğlu diye, sonra bakan oldu, burada Birinci Şube müdürü, benim Sarı Sıcak kitabını da o toplatmamış. Sarı Sıcakı toplamak istemiş polis, Ahmet toplatmamış. Sonra da kavga ettik onunla kaymakam Mehmet Canın yüzünden, neyse…

Götürdüler beni oraya. Adam ikide birde, bir adam var, amir miymiş neymiş, sen nasıl yaparsın bunu, bilmem ne, bilmem ne, müthiş hakaret ediyor bana. Yahu yapma diyorum. Bende de Cumhuriyet gazetesinin kartı var, yırttım tramvayın içine attım, gazeteden kovdururlar bunlar beni diye. Halbuki kovamazlarmış. Nadir Bey kovdurmaz, epey de ünüm var. Geçenlerde bir arkadaşım söyledi, her yaptığım röportajla tiraj artarmış gazetede. Bizim Erdinç söyledi, neyse… Bunu biliyor herkes, benim röportajlarımın Cumhuriyette tiraj artırdığını. Onun için de kolay kolay da atmazlarmış adamı.

O zamanlar Birinci Şubede müdür yardımcısıydı ya önemli bir kişiydi. Ben bunca sene polislik hayatımda bir tek adama rastladım kabiliyetli komünist olmayan o da sensin dedi Parmaksız Hamdi. Parmaksız Hamdi ile de ahbap olduk, bir röportaj yapmıştım, “Doğu Anadolu’da İnanılmaz Şeyler Gördüm” diye. Hamdi de çok sevmişti, polisi seven bir arkadaş da “İstanbul’da İnanılmaz Şeyler Gördüm” diye röportaj yapacaktı. Polis de aynı şeyi yapmak istiyordu, ben girmedim o işe. Ama Parmaksız benim anılarımı yazacaksın dedi. Bir iki defa gittim ona, yazdırmıyor bana. Yazdırıyor ama müsveddesini daktiloya çekeyim diyorum, vermiyor. Benim cebimden mektuplar çıktı o gece poliste. Bir tanesi de Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu’ndan. Sivas’tan bana bir mektup yazıyor. Ben politikacı falan değilim diyor. Ben Yahya Kemalle dergi çıkardım, ben eleştirmenim, roman, şiir eleştirmeniyim diyor. Ben Yahya Kemal için şunu söyledim: Yahya Kemalden önce Türk şiiri, Yahya Kemalden sonra Türk şiiri, diyor. Şimdi başka bir şey söylüyorum; Yaşar Kemalden önce Türk dili, Yaşar Kemalden sonra Türk dili denecektir, diyor. Polis okudu bunu. Hemen geri döndü polis, buyurun efendim, buyurun efendim… Bana sabahtan beri hakaret eden adam… Üç oldu saat. Sizi şeye götürüyoruz dedi. Aman dedi bizim başımıza… Recai de elini öpsün dedi. İstemiyorum o herifin elimi öpmesini, benim gece yarısı ne suçum var diye bağırmaya başladım.

Atıf ağabeye de telefon ettim, biliyorsunuz, Atıf Sakara. Atıf Sakar ben geliyorum dedi. Nöbetçiydi o gece gazetede. Atıf Sakar da gelince ben cesaretlendim. O orada oturdu beni Parmaksız Hamdiye götürdüler. Ooooo dedi beni görünce, Yaşar bu gece senin ne işin var burada? Polis diyor ki: Efendim Kemal Sadık Gökçeli. Yahu alın götürün onu Adana’dan gelen bir Allahın belası herifi yakalamışlar, arkadaşım geldi diyorum. Gene efendim Kemal Sadık Gökçeli diyor. Benim efendim dedim. Hamdi Bey ayağa kalktı, sapsarı kesildi. Lütfen gidin, dedi. Sonra bizim Feyyaz geldi. Kemal Aygün o zaman Nadir Beye gelmiş, komünist olduğumu söylemişler. Feyyaz, o iyi çocuktur, demiş. Kurtardık vaziyeti, yani gazeteden kovmadılar. Sonra Mendereslerle Nadir Nadi Bey operada karşılaşmışlar, tehlikeli bir adam var demiş Nadir Beye. Nadir Bey de tehlikeli değildir o demiş. Tehlikeli olabilir ben gazeteden kovarsam, demiş, o da başka yere gider, dışarı da kaçabilir, epey şöhreti var onun demiş. Ondan sonra yakamı bıraktılar benim ama polis bırakmadı yakamı.

Yani hep şunu söylüyorum ben; Türkiye kendisi ile yüzleşmeli. 80 yıllık tarihi ile yüzleşmeli Türkiye. Bu diline pelesenk olmalı gazetecilerin ve bugün Türkiye’yi Türkiye yapmak isteyenlerin, Türkiye’yi kötülükten kurtarmak isteyenlerin, Türkiye’yi ulus olaraktan korumak isteyenlerin birinci ödevi Türkiye’nin kendisi ile yüzleşmesini gün yüzüne çıkarmaktır. Türkiye kendi kendi ile, bu 80 yılı ile yüzleşmezse Türkiye olamaz. Türkiye böyle kalamaz, bu kötü durumda da kalamaz yani. Onun için, kendisiyle yüzleşmesi gerek, yüzleşmenin üzerinde çok durmalıyız. Bu benim anılarım. Benim anılarımı burada söyleyecek durumum yok. Günlerce anlatabilirim de, başıma gelenleri. Şikayetim yok.

Ben geçenlerde Almanya’da bir konferans verdim. Bakın dedim size şunu söyleyeyim; ben Türkiye’de de tek yazar değilim. Türkiye’de bugün yazarlar, şairler herhangi bir Avrupa ülkesindeki kadar değerlidir ve yerleri çok sağlamdır. Eğer ben yalnızım diyorsanız bu doğru değildir. Türkiye’de iyi yazarlar var, çoğu da büyük yazarlardır bunların dedim. Bir Sait Faik, bir Orhan Kemal, bir Refik Halit… ve birçok insan sayabilirim size. Her biri dünyamızdaki, bu çağdaki yazarların en iyilerindendir. Fransa’da ne kadar iyi yazar varsa, Rusya’da ne kadar iyi varsa, İngilterede ne kadar iyi varsa bu çağda bizde de o kadar iyi yazar var. Yalnız benim şansım oldu dedim. Bir kere çok iyi çeviriciler buldum. İngilizceye Thilda Kemal çevirdi, Fransızcaya Nazım Hikmetin hanımı Münevver abla çevirdi, Münevver Andaç. Almancaya da çok iyi çevirmenler bulundu, böyle bir talihim oldu. En az hapishanede kalan yazar benim dedim. En az dayak yiyen yazar benim dedim. En az zulme uğrayan yazar benim dedim. Ha aç kalmaksa, bütün Türk yazarları kadar zilli kurt ben de oldum dedim. Türkiyede sizin ülkenize bizim eserlerimizi çevirecek ve sizin kültürünüze yardım edecek çok insan var dedim. Onun için gerçekten benim ismim varsa, 43 dile kadar çevrilmişse benim kitaplarım bu tamamen bir şanstır. Orhan Kemalin şansı olmalıydı benim kadar, Sait Faikin şansı olmalıydı… Birçok yazar vardı benim gibi şansı olmayan ve bugün de var.

Türkçe sapa bir dildir, talihsizliği de oradan geliyor, talihi de güzel bir dil olduğundan geliyor. Hepimizin talihi de Türk dilinin zengin bir dil olmasından geliyor. Türkiye’nin daha çok yazarı olmalıydı. Herkes acı, zulüm iyi gelir yazarlara diyor, yalan o. Nazım Hikmetle konuştum bir gün. Yaşar o kadar hapishanede yatmasaydım benim nasıl şair, nasıl romancı olduğumu görürdünüz dedi. Ve doğruydu bu. Nazım Hikmetin söylediği doğruydu. O kadar zulüm görmeseydi Nazım, dünyaya daha büyük şiirler getirirdi ve dünya edebiyatını zenginleştirirdi. Çok büyük bir şairdir insanlık için, övündüğümüz bir insandır, bizim de yolumuzu o açtı. Yani kendi yolumuzu açan, ilk defa bizi halka yönelten, halk şiirine yönelten, halk diline yönelten Nazım Hikmettir. Biz Anadolu’dan, o dilin içinden geldik ama bilinçli olarak bizi oraya yönelten Nazım Hikmettir. Türkiye bir zulümler ülkesidir. Kolay kolay iyi yazar çıkmaz bu ülkeden.

Efendim bir şeyler sorun ama uzun olacak bir şeyler sormayın, ben uzatmak istemem.

SELAMİ TURGUT GENÇ: Değerli konuklar, meslektaşlarımız Sayın Yaşar Kemal’in kısıtlı bir zamanı var ki buna uyarak geldiler, peşinen söyleyeyim. 15 dakika sonra ayrılma durumundalar. Dilerseniz, değerli usta yazarımız Rahmi Turan’ın da iznini aldık, devam etsin konuşmasına, anılarına…

YAŞAR KEMAL: Yanlış anlaşıldı. Benim şimdi gideceğim yer ödül alacağım bir yer değil. Profesör Halet Çambele Hollandalılar ödül veriyor. Halet Çambel de demiş ki, benim yaşadığım kasabada bir Karatepe var, Karatepeyi bulan insandır o. Burada üç dilde olan bir yazıt vardı. Halet bunun bulucusu, baş çalışanı, o büyük bir arkeologdur. Ben hayatını biliyorum Haletin, kocası arkadaşımdı, kendisi arkadaşımdı. Yaşar Kemal konuşsun benim hakkımda demiş. Ben de “konuşurum” dedim, onun için oraya gitmek zorundayım.

Ondan önce şunu konuşayım; bir yazar gökten düşmez. Bir kültür meselesidir bu. Adanada iki sürgün bana çok yardım etti; Arif Dino ve bir de Abidin Dino. Pertev Naili Boratavla dostluğum vardı, Ahmet Kutsi Tecerle de dostluğum vardı, Behçet Kemalle dostluğum vardı. Böyle bir grup içinde kaldım ben. Nurullah Ataç geldiği zaman, Adanada tanıştım onunla, büyük bir dostluğum vardı. Sabahattin Eyuboğluyla dostluğum arkadaşlığım oldu.

Arif Dino kadar sanat kültürü olan bir kişi sanırım ülkemizde yok. Büyük bir ressam, ekonomist, ziraat okumuş, Pariste doktora yapmış, Arif Dino 16 sene İngilterede kalmış, Shakespeare’in dekorlarını yapmış. Böyle bir adamdı, şiirlerini Fransızca yazmış. Abidin Paşanın torunu, babası zengin. Rasih… İstanbulda yalıları, Ankarada semti var Abidin Paşanın, Adanada binlerce dönüm toprağı var, Cenevrede evleri var. Dehşet bir kültür adamıydı, onun eline düştüm. Ve edebiyat, sanat konuştum hep 17 yıl. İkinci büyük şansım Cevat Fehmi Başkut oldu. Gazetecilikten ve her şeyden korkardım. Noktalamadan korkardım. Çok tartıştık Cevat Beyle. Cevat Bey bana çok yardım etti röportaj yapmakta, nasıl röportaj yaparım, ne yaparım.

Ben Arif Dino kültüründen gelmiştim gazeteciliğe. Şöyle bir kültürdü diyelim, bir tek örnek vereceğim. İlya Ehrenburg büyük bir Rus yazarı, Leninin ahbabı, uzun saçlı çocuk diyormuş ona Lenin. O devirde Sovyetler Birliğinde yaşayan dört büyük yazardan biri. Bu adamı Pravda New York’a göndermiş, röportaj yapsın gelsin Amerikayı anlatsın diye. Adam yapayalnız, Parisi iyi tanıyor ama Amerikayı hiç bilmiyor, İngilizce de az biliyor. Ne yapacağım diye şaşkınlık içinde dolaşıp duruyor New York’ta. Bir gün birdenbire bir afiş görüyor. Ben afişleri yazayım diyor. Ne kadar afiş varsa New York’ta onlar hakkında yazıyor. Bütün Amerika ortaya çıkıyor, o devirde afişten başka propaganda aracı yok. Radyo bile belki yok her yerde.

Bunu da Arif Bey anlattı bana, benim röportaj bilgim bundan ibaretti.

Ondan sonra ben ne yapayım dedim ve Cevat Beyle anlaştık, teker teker yap dedi çok uzun röportajlarını. Ve birinci sayfadan koymaya başladı benim röportajlarımı, genç bir adamım ve Cumhuriyet gazetesi, bugünkü gazetelerden hiçbiri değil Cumhuriyet. Hatta bugünkü Cumhuriyet bile değil. Cumhuriyet büyük bir gazete, yani dünya için de büyük bir gazete, Türkiye için de büyük bir gazete. O gazetede birinci sayfada ben çıkıyorum, gencecik bir adamım, 25 yaşında mı ne geldim buraya. 25 yaşında köyden, kasabadan, Adanadan gelmiş bir adam ve bu adamın birtakım yazıları Cumhuriyetin birinci sayfasında çıkıyor, anlatabildim mi? İkinci sayfada Hasan Ali Yüceller, Falih Rıfkı Ataylar, Adnan Adıvarlar, Halide Edip Adıvarlar, Türkiyenin bütün büyük akademisyenleri yazıyor neredeyse. Böyle bir gazetede benim röportajlarım birinci sayfadan çıkıyor. Yani Cevat Bey bana çok yardım etti. Ben adımı koymuyordum İnce Memede, uydurma bir ad koyuyordum. Cevat Beyin hatırı için adımı koydum. Beni Cumhuriyetten kovdular adımı koymadığım için. Ben de, Bedii Faikle konuştum, sende çıksın İnce Memed dedim. Cumhuriyete sonra romanı geri göndermiş Bedii Faik, adını koymasın isterse demiş.

Doğan Nadi, Yaşar Kemal adını koymasın isterse demiş. Ben geri döndüm adımı koyacaksınız dedim. Sırf Cevat Beye bir kötülük olmasın, Cevat Beyi kızdırmış olmayayım diye adımı koydum. İyi ki de öyle yapmışım. Bir dönüm noktası oldu benim hayatımda, İnce Memed. Başıma çok bela getirdiyse de çok da faydalı oldu.

Ondan sonra gazeteden kovdular, kovulduktan sonra daha çok para kazandım. Doğan Nadi Cevat Beyi de kovdu, beni de kovdu. Önce beni kovdu, 18 kişi kovdular sonra, Cevat Bey de başında. 1-2 sene sonra Doğan Nadiyi yemeğe götürdüm. Teşekkür yemeğine, beni kovdunuz diye.

Nadir Bey de bana çok yardım etti, liberal bir adamdı. Anadolunun yoksulluğunu, Kürtlerin yoksulluğunu, Çukurovanın yoksulluğunu, Orta Anadolunun yoksulluğunu, bütün memleketin derdini yazmaya çalıştım 12 yılda. Ve bunda bana Nadir Bey yardım etti, büyük bir demokrattı. Cevat Bey yardım etti. Hala Türkiyede gelmiş geçmiş en büyük piyes yazarıdır Cevat Bey. Tabii hiçbir şeyin kıymetini bilmediğimiz gibi Cevat Beyin de kıymetini bilecek durumda değiliz, daha o kültüre erişemedik. Müthiş bir halk yazarıydı. Cevat Bey gibisi yok şimdi. Nasıl olur! Bir tek piyes yazarın senin. En çok piyes yazan, en güzel piyes yazan müthiş bir adam. Yok, unuttular gittiler.

Her şeyi unutursa bir millet kendi de kalmaz. Karacaoğlanı da unuttuk. Yunus Emreyi unutacağız neredeyse. Bir iki kişi dünyanın en büyük şairlerinden demese onu da unutacağız. Sait Faiki yeni yeni kabul ediyorlar. Onu da kabul etmediler. Yani çok unutkan bir milletiz. Unutmak istiyoruz. Belki sırtımızdan atmak istiyoruz. Bela geliyor herhalde, tembelliğimizden midir? Halkımız değil bu. Bizim aydınımız bu. Aziz demiş ki; yüzde doksanı aptaldır bu halkın demiş. Hayır. Ben de mahkeme kapısında söyledim ama benimkini de hiç dinlemediler. Hasan Dede diyor ki:

İnsan vardır cismi semiz
Apdest alır olmaz temiz
Halkı taneylemek nemiz
Cümle küstahlık bizdedir.

Karpuzubüyük Hasan Dede, çok büyük bir şairdir. Herhalde karpuzları çok iyi yetiştirirmiş, karpuzu büyük diyorlar ona.

Türkiyenin bütün felaketi bu belkemiksiz aydınlar yüzündendir. Sağı olsun, solu olsun. Döneklik en büyük belamız. Çürümüş kişiler toplumu da çürütüyor. Sovyetler Birliği varken bizde de komünistler, sosyalistler vardı. Üstelik aşağı yukarı hepsi de zulüm görmüş ve görüyorlardı. İşkencelerden geçiyor, aç bırakılıyor, öldürülüyorlardı. Dönekler parmakla gösterilecek kadar azdı. İkinci, dahası da Üçüncü Dünya Savaşı denilen Soğuk Savaştan sonra insanlarda yoğun değişiklik oldu. Sovyetler Birliğinin sönmesi, Sovyetlere bel bağlamış birçok insanı etkiledi. Dönekler, politikadan el çekenler çoğaldı, kimi açıkça sosyalizme düşman oldu. Bu kişiler, kraldan çok kralcı oldular. Dönekliğe geçmeyen arkadaşlarına ya düpedüz düşman oldular ya da eski arkadaşlarının yüzüne bakamadılar. Dönek insanlar, döneklikle kalmayarak eski düşüncelerine, arkadaşlarına düşmanlık ettiler.

İnsanların düşüncelerinden dönüp, zalim, sömürücü dedikleri cepheye geçtikten sonra eski arkadaşlarına dönmeleri çok zor.

Yukarda çürümeden söz etmiştim. Bizde çürüme yaman oldu. Çürüme hastalıktan daha hızlı sirayet eder, insanlığın baş belasıdır.

İnsanlık içinde en çok, en çabuk çürüyenler de döneklerdir. Çürüyenler yanındaki yöresindekiler de, ülkesini birlikte çürütebilirler diyebiliriz. İşte bizim dönekler, ülkemizin biraz çürümesine de yardım ettiler.

Diyelim ki bunlar çok zulüm gördüler, çok aç bırakıldılar, çok işkence gördüler, çoğunun arkadaşları öldürüldü. Ama desinler ki biz yorulduk, bu işte artık biz yokuz. Azıcık namuslu olsalar ne olur. Eskiden inanmış göründükleri sosyalizme, sosyalistlere veryansın ediyorlar. Bir kısmı da demokrasi düşmanı nasyonal sosyalist denilen ırkçı milliyetçilerin yanına kapılanıyor. En çürüme de bu. Çürümekte bir dünyada çürümekte olan insanlara kapılanmak korkunç durumdur. Belki de bu insanlar hiçbir zaman sosyalist olmadılar, gerçek bir demokrasiye inanmadılar, belki birtakım insanlar çıkarları için belki de ödev olarak böyle gözüktüler. İnsanlık ne kadar çürürse çürüsün, bütün kötülüklerin üstesinden gelecektir.

İlk yazdıklarımla ilgili bir soru var…

Kalburun Ağıdı diye… Kalbur diye bir yayla var Toroslarda, ağıdın adı Kalburun Ağıdı. Bir kız kaçmış bir adama, gelmişler kızın kocasını öldürmüşler. “Kırlangıç yapar yuvayı / Çamur sıvayı sıvayı / Bana düşman kızı derler / Gavur babamdan dolayı” diye bir ağıt, kocası öldürülen gelinin. Çok önemli bir şeydir; kırlangıç yapar yuvayı çamur sıvayı sıvayı. Çok güzel bir ağıttır bu. Benim kitabımda vardı. Benim ilk kitabım Ağıtlar kitabıdır, 1943’te çıktı. 1941’de vermiştim Halkevine, 43’te çıktı, iki yıl sonra. Önsözde de 41 yazıyor yılı. Yani 18 yaşında filan bir kitabım olmuş benim. Ondan sonra ikinci kitabım Sarı Sıcaktır. Ağıtları, kadınlar söyler bizde. Çukurovada ağıt söyleyen Aşık Hüseyin vardır, birkaç ağıdı vardır, Veyselin de vardı ağıtları, yani büyük şairlerin birkaç tane ağıdı da oluyor, Karacaoğlanın da vardır. Dadaloğlunun da vardır. Bir tek ağıdı vardır Dadaloğlunun. O da Sabahattin Eyuboğlu ile yazdığımız Gökyüzü Mavi Kaldı kitabında vardır. Çok müthiş bir ağıttır, insanı ağlatan bir ağıttır.

Evet. Söyleyen yok mu bir şey?

Burhan Felek ile şöyle bir ilişkimiz vardı, aramız hiç iyi değildi Burhan Felekle, çok kızıyordu bana. Çünkü pazarları yerinde yazıyordum.

Soru üstüne İnce Memed işini yineliyorum.

Daha önce anlattım. Beni attılar Cumhuriyetten. Adını koymazsan romana git gazeteden dediler, ben de gittim gazeteden. Bedii Faik ahbabımdı, Bedii Faike götürdüm. Sonra Bedii Faik, yahu ayrılma gazetenden dedi. Nadir Bey gelmişti, onu orada gördüm. Derken bir şeyler oldu, Bedii Faik gönderdim dedi. Oradan Doğan Nadiye gitmiş roman. Doğan Nadi de Cevat Beye göndermiş. Cevat Bey, ben yayımlayacağım bu romanı senin ismin olmadan dedi. Ben de siz üzülüyor musunuz buna, dedim. Çok üzülüyorum Yaşar Kemal, dedi. Dediler ki bana, İnce Memede adını koymuyorsun diye çok üzülüyor Cevat Bey. Hayır, ben adımı koyuyorum Cevat Bey dedim.

Sonra bir şey oldu tabii. Bir adam geldi, İstanbulda başsavcıydı o zaman. Antepliydi kendisi. Hicabi Dinç. Hicabi Dinç geldi, beni tanımıyor, ben orada oturuyorum, Bedri Rahmi de var yanımda. Üçüncü günü tefrikanın. Yaşar Kemalin romanını keseceksiniz, dedi Cevat Beye. Öyle adam olmalı işte bugün de Babıalide. Yarısı olmalı, beşte biri olmalı Cevat Fehminin, cesur, aslan gibi. Bu Hicabi Dinç cellattı, ailesi varsa mahkemeye versin, ispat ederim. Hicabi Dinç geldi Cevat Beyin karşısına oturdu, kabadayı. Bu romanı keseceksiniz, dedi. Cevat Bey, niye dedi. Komünist biri yazıyor onu, dedi. Ben orada duruyorum. Cevat Bey de Bedri Rahmi de döndüler bana, gülmeye başladık. Cevat Bey, bak Hicabi dedi, sen mi anlarsın romandan ben mi anlarım? Senin romanla alakan yok, hayatında okudun mu bir roman, dedi. Böyle şaşırdı adam, ne pahasına olursa olsun git, dedi buradan. Ben iki üç adam kovduğunu gördüm Cevat Fehminin böyle. Ondan sonra Cevat Fehmi, sen git, ben bilirim ne yaptığımı dedi. Sen kesersen kes istersen, devlet eliyle, kendi elinle, savcıyım ben kesiyorum de, mahkemeye ver, dedi. Sandalyesinde arkasını döndü Cevat Bey, adam kalktı gitti. Cevat Bey olmasaydı romanı keserdi. Yani bir kurtuluş benim için, bir şans Cevat Fehmi. İnce Memed gibi roman çıkmazdı. Cevat Fehmi yaptı bunu.

Teşekkür ediyorum dinlediğiniz için…

Yaşar Kemal
Binbir Çiçekli Bahçe


Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği “Babıali Sohbetleri, Ustalar Ustalarının Anılarını Anlatıyor” başlıklı program çerçevesinde 14 Ocak 2005 günü yaptığı konuşmanın bant çözümü

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz