Yusuf Arslan: Yaralıyken Numune’ye getirdiler eski AP milletvekili olan başhekim beni kabul etmedi

0
61

Yusuf ArslanŞarkışla’dayız; Deniz’le ben. Ateş ediliyor üzerimize. Yanlışlıkla tel çitli hükümet konağının bahçesine girdik. Deniz atladı çitin üzerinden. Ben tam bacağımı çitin üzerinden atarken, havada vuruldum; düştüm yere, kalkamadım, kaldım orada. Kurşunu yiyince bir sıcaklık, bir yanma duydum yalnızca. Hemen bayılmışım. On beş dakika kadar tam baygın kalmışım. Sonra biraz kendime geldim. Yarı baygındım. Hafif kar serpeliyordu, hatırlıyorum. Yarı baygınken, Deniz’in, elindeki makineliyle tarayarak uzaklaştığını duydum. Birde bağırış çağırışları. Ben yüzükoyun düşüp kapaklanmışım yere, kaldırıma. Yarı baygınım ve duyuyorum bağırışları ve makinelinin sesini.
Yusuf Arslan Anlatıyor:

Müthiş bir işemek isteği. Müthiş çişim var. Çişimi yapmak istiyorum, yapamıyorum. Kan dolmuş mesaneye. Ve acı başladı. Bir buçuk iki saat kadar orada öylece kaldım, kaldırımda, yüzükoyun. Neden sonra yanıma sokuldular. Kim olduğumu bilmiyorlar. Konuşmalarını duyuyorum, anlamıyorum.
-Şeyin oğlunu mu vurduk yoksa?- diyorlar.
Telaşla askeri bir Dodge’a koyup Sağlık Ocağına götürdüler beni.
Deniz’in kasabada tur attığını bilmiyorum. Ama makinelisinin sesini ve bağırışları çok iyi hatırlıyorum. Sağlık Ocağında bir masaya yatırdılar.
Yara çok acı veriyor.
O ara sürekli adımı soruyorlar, kim olduğumu öğrenmek istiyorlar. Soranlar polis ve jandarma. Söylemiyorum adımı. Hiçbir şey söylemiyorum. Beni tanıyamadıklarını anlıyorum. Adımı söylersem kaçanın
Deniz olduğunu hemen anlayacaklar. Onun hala yakalanmadığını da konuşmalarından anlıyorum. Susuyorum.
Adımı sorduklarında acıdan bağırır gibi yapıyorum, bağırıyorum ya da bayılma durumuna giriyorum, sözde bayılıyorum.
Sağlık Ocağındayken, bir masanın üzerine uzatılmışım, kasığımdan yaralıyım ve ilgilenen yok. Yalnızca kimliğimi çözmeye çalışıyorlar.
Fotoğraflar getirdiler, baktılar bir bir. O zaman tanıdılar beni.
-Yusuf Arslan bu,- dediklerini duydum. -Yusuf Arslan bu,- dediler ve işte o zaman soymaya başladılar beni.
Çitin üzerinde yaralanıp kaldırıma düştüğümde elimde tabancam vardı. Bakıyorum, tabancam yok elimde. Almış biri, kim almışsa.
Beni soyuşları bile korka korka oluyor.
-Dikkatli olun, kendini de uçurur, bizi de,- diyor çekingen, tedirgin bir ses.
Dikkatle, özenle soyuyorlar beni, üstümdekileri bir bir çıkarıyorlar.
Fanilamın üstünde, Ankara’da kaçırıp sonra salıverdiğimiz dört Amerikalıdan biri olan Başçavuş Jimmy’nin madalyonu vardı. Bir anı olarak almıştım Jimmy’den. Kolye gibi boynuma takmıştım; kurşunun kalbime girmesini önlesin diye. Madalyonun üzerindeki ‘Police’ yazısını okudular.
-Ne yaptık?- dedi biri. -Gizli polisi vurmuşuz.-
Sonra bunun Amerikalı bir polise ait olduğunu askeri doktor akıl edip çıkardı.
Sivas valisine telefon ettiler: -Acele hastaneye kaldırılması gerekiyor,- dediler.
Vali de, -Ben araba çıkarıncaya kadar yola çıkarmayın, demiş.
Bir ara yaralı bir kadını getirdiler. Bir eli kan içindeydi.
-Siz de adam mısınız, bir adamı yakalayamadınız! diye çıkıştı oradakilere.
Beni gördü, ama bir şey söylemedi.
Elinden yaralı olan bu kadının, Deniz’in yanlışlıkla vurduğu kadın olduğunu çok sonra öğrendim; astsubayın karısıymış.
Sonra savcı geldi.
Hala benim Yusuf Arslan olduğum konusunda kesin bir inançları yok. Fotoğraftan beni tanıdıkları halde hala bana adımı sorup duruyorlar. Deniz’in adı da dolaşıyor ağızlarda.
İşte o ara, -Yeniçubuk’taki barikatı da yarıp geçmiş,diye konuştuklarını duydum aralarında.
Sağlık Ocağının ambulansı olduğu halde göndermediler beni. Gördüm, hiçbir tıbbi önlem alma olanakları yoktu oradakilerin. Ne yazık. Adı Sağlık Ocağı.
Dış kanama durmuştu. Ama iç kanama sürüyormuş.
O ara, -Adın ne?-, -Nereye gidiyordun?-, -Yusuf Arslan mısın?- diye sorup duruyorlar yine.
Deniz’in yakalandığı haberi gelince, sonunda ben de konuştum. Adımı söyledim.
Çatışma olduğunda, ben yaralandığımda saat altı, altı buçuk falandı. O saatlerde girmiştik Gemerek’e. Oysa Deniz’in yakalandığı haberi geldiğinde saat gecenin iki, iki buçuğu falandı; o sıralardaydı işte. Polisin biri, Ankara’daki polislerden birini yaralama olayını hatırlatıp yüzüme bir yumruk indirdi.
Aldırmadım.
Belimden aşağısı çıplaktı. Soymuşlardı. Soğuktu. Donuyordum. Örtmüyorlardı üstümü.
Sonunda ambulans geldi.
Deniz’i yakalayan Sivas Jandarma Komutanı ve Sivas Emniyet Müdürü de geldiler. Ambulansa attılar beni. Sivas’a doğru yola koyulduk.
Yolda hala yarı belimden aşağısı çıplak. Tipi. Kar. Ambulansta soğuktan donabilirim. Dişlerim birbirine vuruyordu. Yol boyunca yarı baygınlık durumundayım, bayılıp ayılıyorum.
-Ölüyor,- sesleri çalınıyor kulağıma. Her şey düş gibi geliyor bana o ara. Nasıl olup da yakalandığımıza bir türlü akıl erdiremiyorum, inanamıyorum.
Sivas’a sabahın beş buçuğunda falan geldik. Ortalık aydınlanıyordu.
Vali de geldi.
Ameliyat salonuna aldılar beni. Sivas Emniyet Müdürü, yaşamamdan umudunu kesmiş olmalı ki, ölmeden önce ifademi almaya çalıştı.
Görevini eksiksiz yapmaya çalışıyordu. Ameliyat masasındaydım ve başıma dikilmiş sorular soruyordu:
-Nereye gidiyordunuz?-
-Diyarbakır dolaylarına.-
-Ne yapacaktınız orada?-
-Sığınabileceğimiz bir köy bulabilirsek orada kalacaktık, olmazsa dışarı çıkacaktık. –
-Komünist bir ülkeye mi sığınacaktınız?-
-Komünist olmayan bir ülkeye gidecektik: –
Böyle sormuştu, böyle söylemiştim. İfademde yazılıdır bunlar.
Sonra ameliyat ettiler beni.
Ameliyat eden doktor, demokrat bir insandı, gerçek bir doktordu. Başka bir doktorun eline düşseydim ölebilirdim.
Bir ara Emniyet Müdürü, -Deniz’in ifadesine göre, yanınızda başkaları da varmış, kaçmışlar,- dedi.
Ona bağırdığımı hatırlıyorum.
Yakalandığımıza bir türlü inanamıyordum. Her şey düş gibi geliyordu bana, ciddiye alamıyordum. Ameliyattan çıktığımda, ayağımdan karyolaya zincirle bağlanmış olduğumu gördüm.
Odada polis vardı.
Doktor sık sık geliyordu yanıma. Bir fırsatını bulunca eğiliyor, yavaş sesle, beni gerçekten rahatlatan, umutlandıran bir iki güzel söz ediyordu bana; biraz olsun yatışıyordum.
Ameliyatın ertesi günü babam geldi. Ancak bir iki dakika kadar konuşabildik. Ona neler dediğimi, neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum.
Babam gittikten sonra durumu iyice kavradım: Yakalanmıştık. İşte o zaman çok üzüldüm, büyük acı duydum. Ama yakalananlar yalnızca ikimizdik: Deniz’le ben. Öbür arkadaşlara güvenim tamdı. Nasıl olsa çıkabileceğimizi düşündüm.
Hastanede doktor, hemşireler, çalışan öbür görevliler, herkes bana gerçekten çok iyi davrandı.
Sivas Belediye Başkanı, -Elimden bir şey gelmiyor, diyordu.
Ankara’dan isteniyordum.
Ameliyatımı yapan o yürekli doktor diretti, bir hafta falan vermedi beni.
Ya ikinci, ya üçüncü gündü, zatürree oldum.
Yolda çok üşümüştüm. Yine komaya girdim.
Sivas’ta dördüncü gündü, Hüseyin’le Nakipoğlu’nun yakalandığını söylediler. Doktor söyledi. Çok üzüldüm. Ateşim kırka çıktı üzüntüden.
Bir hafta sonra Ankara’ya getirdiler. Karnımda iki hortum vardı, bir hortum da kamışta. Çok eziyetli oldu yolculuk.
Numune Hastanesine getirdiler. Hastanenin başhekimi AP milletvekilliği filan yapmış. Beni kabul etmedi hastaneye. O durumda Merkez Cezaevine gönderildim.
Cezaevinde o gece sabaha kadar acıdan kıvrandım durdum.
Merkez Cezaevine’getirildiğim günün gecesi yine komaya girdim. Sabah konsültasyon ve yine Numune Hastanesi.
Orada bir buçuk iki ay kadar kaldım. Sürekli serum verildi. Karnımda iltihaplanma vardı. Yemek yiyemiyordum.
Tuvalete çıkamıyordum. Sonunda iltihap durumu geçti.
Yeniden Merkez Cezaevine götürüldüm.
Numune’de toplum polislerinin odama girmesi yasaktı. Dışarıda bekliyorlardı. Yalnızlıktan bunalınca onları çağırtıyordum. Konuşuyorduk. Tavırları iyiydi. Bir keresinde içlerinden biriyle aramda bir atışma oldu, askerler tuttukları gibi alıp dışarı çıkardılar polisi.
Odada bir başçavuş, iki üç asker, sürekli bekliyorlardı başımda. Dışarıda da yirmi yirmi beş kişilik bir asker topluluğu bekliyormuş. Kapımın dışında da toplum polisleri.
Mahkeme idam kararı verecek. Ama üç, ama dört kişiye. Verirler. Kararı yerine getirebilirlerse getirirler.
Yusuf, bu sözleri söylüyor ve yüzünden bir mutsuzluk rüzgarı geçiyor, derin bir soluk alıyor. Soruyu ben sormuştum; güçtü sormak ama sormuştum. Karşılığı bu kadar kısa ve kesin oluyor.
Ben cezaevindeyken İstanbul’da Elrom kaçırıldı.
Sinan’lar vuruldu. Cihan’lar yakalandı. Mahir, Cevahir sıkıştırıldı. Üst üste geldi bu acı haberler. Başka mahkumlarla birlikte yatıyordum. Dertleşeceğim kimse yoktu. Radyoda haberleri dinlemekten nefret ediyordum. Hayatımın en büyük acılarını yaşattı bana bu haberler. Mahvoldum. Konuşabileceğim tek kişi yoktu. Mahkumların çoğu ağa mağa. -Oh, iyi olmuş,falan diyecekler ama, ben oradayım diye konuşmuyorlar.
Aslında hastanede kalmam gerekiyordu. Tuvalete bile gidemiyordum; gidersem de bin güçlükle. Bir elimle karnıma takılı hortumun tüpünü tutuyor, titreyerek ve iki kat eğilerek güçlükle gidebiliyordum ve tutunarak durabiliyordum orada.
Haftada bir doktorlar gelip bakıyorlardı yarama.
Cezaevindeyken dışarıdan yemek gelmesi müthiş sevindiriyordu beni. Babamı yeniden kazanmıştım.
Sabah, öğlen yemeklerini babam getiriyordu.
Buraya, Mamak Cezaevine gelmeden iki gün önce babamla konuştum. Burada görüş olmadığını söyledim.
-Belki bir daha görüşemeyiz baba, bu son görüşmemiz olabilir,-dedim.
Çok üzüldü.
-Ben bir adamını bulurum, dedi.
Kalktı. Sendeledi. Düştü yere. Gözleri bana dikilmişti.
Çıkardılar.
Ağzından kan gelmiş dışarıda; ağlıyormuş. Üzüntüden mide kanaması geçirmiş. Hastaneye kaldırmışlar.
Annem geliyordu ara sıra. Sinan’ı, Alparslan’ı iyi tanırdı annem. Görüş günleri hep onları anıp ağlıyordu; beni bırakmıştı artık, onlara ağlıyordu.
NURHAK SANA GÜNEŞ DOĞMAZ
Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar Mendilimde kan sesleri.
EDİP CANSEVER
13 Eylül 1971 (Cezaevinde tuttuğum günlükten): Hacı Tonak, daha önce anlaştığımız gibi, bir yolunu bulmuş, çıkabilmiş koğuşundan. Bizim koğuştayız. Koğuşun dibindeki iki katlı ranzanın altyatağındayız. Bir dostun yatağı bu. Görse de kızmazdı. Bir ara koğuşa girince gördü bizi, çekinerek, özür dileyerek sigara paketini aldı yeleğinin cebinden, Çıktı gitti avluya. Can bir çocuktu. Tuncelili.
Koğuş bomboş. Dışarıda günlük güneşlik bir hava. Herkes avluda.
İki büklümüz. Üstteki ranzanın sarkık yayları, kalın demirleri, dik oturmamızı önlüyor.
Hacı, ufak tefek, el kadar bir çocuk. Tam yirmi yaşında.
’51 doğumlu. Kaşları ortada bitişiyor. Esmer yanık yüzünde kapkara iki göz. Ön dişlerinde çürükler var.
Yatağın dibinde bağdaş kurmuş, duvara vermiş sırtını.
Alçak sesle anlatıyor bana. O anlatıyor, ben yazıyorum. Yazabilmem için yavaş anlatıyor.
Bir ara şiirler, öyküler de yazmış. Bir gün buralardan çıkarsa yazdıklarını getirecek, gösterecek bana.
Bir de roman denemesi varmış.
En çok da Yaşar Kemal’e tutkun. Anlatımında Yaşar Kemal etkisi var gibi geldi bana.
Sık sık sorduğum sorularla yine ayrıntılar istiyorum ondan, geri dönüşler yapmak zorunda bırakıyorum onu. Rahatlıkla gerilere dönüyor, istediğim ayrıntıları, acılarla yüklü belleğinden ayıklayıp çıkarmaya çalışıyor.
Anlatırken, o günlerde yaşadığı yoğun duyguları yeniden yaşıyor sanki.
Güldüğü, yanaklarından süzülen incecik yaşları sildiği oldu anlatırken.
Nurhak’ı ondan öğrendim. Bir zamanlar yakın dostum olan Sinan’ı ondan öğrendim. Sinan’ı, Alp’i, Kadir’i ve ötekileri.
Ve bir öykü gibi yazdım onun anlattıklarını. Kaç kez yenibaştan yazdım. ‘Mendilimde Kan Sesleri’ sanırım şimdiye kadar yazdığım öykülerin en ilginçlerinden biri oldu.

Erdal Öz
Gülünün Solduğu Akşam

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz