Yalnızlığın İçindeki Ebediyet – Yağmur Sunar

Yağmur SunarGecenin uykusu camdan bir duvar örmüştü benliğime. Yalnızlığa gömülmüş bu sessizlik en ücra köşelerde biriktirdiğim boşlukların gizli kalmış kapılarını açıyordu. Soluğum uçup gidiyor, parmak uçlarım uyuşuyor, ter boşanıyordu ensemden. Korkularımın uzak musikisinde kayboluyordum. Izdıraplı sırlarım bir bir geçiyordu ayın gözünden…
Kendimi kendime anlatmalıydım, kendimi her bir bedende aramalıydım… Gölgeme sıkışmış ‘Ben’i duvarların arasından çekip alabilmeliydim artık.

Şimdi; bir yüz, beni değil gölgemi izleyen bir yüz karşımda duruyordu. Bu korkutucu güzellik o simsiyah karanlığa dalıyor ve beni de yanında götürüyordu. Konuşmuyordu. Evreni yakıp yıkacak sükûneti bilgeliği içinde saklıyor, tüm büyüleri bozup ayağımın altındaki toprağı sarsıyordu. Ahh! O sessizliği ırmaklarda yıkanmış şiirleri andırıyordu.-Cennetimi yakmama yeterdi bu!- Kirpikleri kapanıp açıldıkça zelzelelerim, büyüdükçe büyüyordu. Ama bir şey vardı bakışlarında. Dayanamıyordu insan bakmaya! Gözleri, eksik kalmış şarkılara, yarım kalmış dizelere sarılmış insanımın, toprağımın ölmüş çocuklarının rengini taşıyordu. Tanıyordu bu gözler ölümü!

Ateş basmıştı her tarafımı. Sormuyordum ismini-hayır soramıyordum.-Öyle kalmalıydı çünkü; isimsiz.  Yaklaştım ona, yakından daha da yakından seyredebilmek için. Yüzüne düşmüş saçlarını okşadım. Kıpırdamıyordu… Sadece mavi bir lotus çiçeğini andıran bakışları değiyordu bana. Soluğunu hissettikçe kurduğum anlamlarım sakat kalıyordu, tekrar ve tekrar. Dudağındaki yumuşak ıslaklık ağzımda acı dolu bir tat bırakıyordu. O an, işte o an, büyük kavganın ortasında, dişlerimle parçalıyordum düşlerimi!

Ağlamak mı istiyordum yahut kaçıp gitmek mi oradan? Bilmiyordum! Buz kesmiştim adeta.  Kalkmıyordu elim… Karın değse kırılacağı tenine baktıkça filizleniyordu içimde yeni yetme kederler… Yapraksız kalmış bir ağaç misali üşüyordum. Dalgalarda boğuluyordu kıyılarım. İçimdeki şehirler göç ediyordu tanımadığım –adını bilmediğim- ülkelere. Konuşamıyordum! Konuşamıyordum…. Konuşsam avuçlarımda biriktirdiğim lahut cümlelerim katledilecekti sanki. Saçılacaktı dört bir yana.

İnceledikçe onu uzaklaşıyordu benden… Uzaklaşıyorduk birbirimizden… Bu, bir türlü anlam veremediğim- ama hep var olmuş olan- aramızdaki bağı kesip atıyordu. Koptukça bağımız rengi de git gide sararıyor, soluklaşıyordu. Gözleri kapanıyordu.

Ve sonunda; durmuştu kalbinin ritmi. Duyamıyordum soluğunun alış verişini. Yoktu bir hayat belirtisi. Ölüydü yüzüne baktığım yüz!-Ölmüştü! Ölmüştü! Ölmüştü!-

İki ayrı hayat sürüyordu adını koyamadığım bu varlık bunca zamandır. Sessizliği, enginliği bundandı belliki. Giderken onu yaralayan, kemiren her şey gövdesinden çıkıp gitmişti öylece ve gölgemi de alıp kendi ebediyetine- ebediyetinin yalnızlığına- götürmüştü. Benliğimi, ta en kuytulardaki itiraf edemediğim anlam ya da anlamsızlıklarımı izlerken, bu varlık  ne gariptir ebediyetin koca yalnızlığına huzur   ve ölüme en güzel cevabı, veriyordu. (Çünkü onca yıldır ikili yaşam süren varlığın, ta kendisiydim ben! )

Gölgem nerelerde geziniyor bilmiyorum. Yarın var mı? Onu da bilmiyorum! Sorularım çoğalacak mı yoksa cevaplarım azalacak mı?… Pek önemli değil. Şuan gerçek olan şey şu sadece; kalktım çivilendiğim yerden. Uyuşan ellerimi kaldırıp alnımdan süzülen terimi sildim. Kapıyı açtım ve duymak için kendimi kanatların beyaz bulutlara yolculuk yaptığı uçsuz bucaksız gökyüzüne bağırdım! Bağırdım bilinmezliklerin eşeğine!

Yağmur Sunar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ali Şeriati: Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın

♦ Bir toplulukta biraz sert konuşunca topluluktan biri üstada, "hep böyle konuşuyorsunuz, biraz da bizi rahatlatacak şeyler söyleseniz" diyor.  Ali Şeriati...

Kapat