“Ve sonra uçtular işte bulutların gümüşten yatağına!” – Yağmur Sunar

Yagmur SunarRengârenktiler; al, yeşil, mor… Öyle güzel bakıyorlardı. ‘bunca bitmişliklerin’ ortasında sonsuzluğa erişmişti gözleri. Ama bilir misiniz? Kolay değildir bitmişliklerde sonsuzu yakalamak! Plansız vakitler gerektirir… Plansız vakitlerde tanımadığın gülüşleri ensesinden yakalamayı, yara açacak kapıları aralamayı, zulümlerde gül gibi açmayı, kor misali yanmayı, duvarların arkasından aydınlığın peşine düşmeyi, camların ardındaki sessizliği dinlemeyi, bomboş çerçevelere bakıp ‘her şeyin’ ve ‘hiçbir şeyin’ durduğu ‘o an’da aynadan kendine kahkahalar atmayı, gerektirir.

Taşları tırnaklarıyla kırarak başarmışlardı bunu! Çoktan öldürmüşlerdi ölümü Suruç’un, Ankara’nın, Amed’in, Cizre’nin karanfilleri ve daha niceleri! Donmuşken buz kesen bakışlar, saklanmadan ve korkuyu gömerek bir gömüte, kirpiklerini parmaklarının arasına alıp ciğerleri infilak olana dek solumuşlardı; ormanların özgürlük kokan türkülerini…

Uğultu kalabalıklardan, çocukların-çocuklarımızın gözyaşlarını doldurup ceplerine, geçip devam etmişlerdi; yağmurlarla koştukları yabancı yolları. Bizim hüzünlerimizi giymişlerdi üstlerine! Bıkkınlıktan tükenmiş insanlar, öyle bir çare ellerinde bavullarıyla giderken istasyona onlar; çiçek satan bir kadından ‘güneşi’ alıp hediye etmişlerdi karanlığa! Böyle sevmişlerdi; ayın maviliğini, denizin tuz kokusunu, toprağın bereketini…

-ve sonra uçtular işte bulutların gümüşten yatağına!-
Her nefes alışında göğüs kafesini paramparça ederken bu kâbuslar, tüm kötülüklere inat otostop çekmişlerdi daha ‘keşfedilmemiş’ yerlere. Barış çiçeklerini şiir diye almışlardı kollarına ve satırlarında samani bir harf olmuşlardı.. Atmışlardı kırık saatlerini. Unutmuşlardı onları dinlemeyen, bir türlü yakalayamadıkları ‘bu zamanı.’ İşte bundan sonra, kurşunlara anlatmışlardı hayallerin buğday tenini, pamuğun beyazını…

Cinayetlerin gölgesine saklanıp renksiz bir dünya yaratanlara inat ‘gökkuşağına’ bulamışlardı yeryüzünü… Kırlangıçların sesini duymak için analarımızın ağıtlarında vurmuşlardı kendilerini papatya kokan patikalara! ‘kansız bir gökyüzünü özlemişlerdi’ ve öylesine çok bakmışlardı ‘yukarıya’.

-işte sonra koca mavilikte yağmur oldular… Yağdılar, toprağa, topraktan ağaçlara, ağaçlardan karıştılar rüzgâra…-

Hani şair diyor ya ‘ölü mü denir şimdi onlara?’ yok Edip abi ölmediler! Sadece düşlerin güzel günlere, sokakların kerpiç evlere çıktığı ‘bir yere’ gittiler. Bak! Gülüşleri sallanıyor yontulmamış yıldızların parıltısında… ÖLMEDİLER! YOK! Dedim ya, sadece gittiler bisikletlerine atlayıp güneşin hiç batmadığı çay tepelerine. Dalgaların, yaban kırlarının kokusuna karıştılar. Söyleyemediklerimizde saklı umutların o ebedi mekânına kırdılar dümenlerini!

-ve bitmeyen şarkılarsınız şimdi;
Hep duyacağımız!-

Yağmur Sunar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oya Baydar: Ölüler barış pankartlarıyla örtüldüğünde sorumlu devlet ve iktidardır

Burada; devlet nedir, devlet/iktidar ilişkisi nasıl işler, devlet biçimleri nelerdir gibi konulara girmenin ne gereği ne de imkânı var; ama...

Kapat