Ve o denli ölüyüz ki biz yeltenemiyoruz aynalara bakmaya – Yağmur Sunar

Yagmur Sunar‘Hayat’ta gezinirdik hep; hayatı ,’hayat’ gibi yaşardık. Kaçmadan! Usanmadan! Kış geldiğinde dökülürdü yapraklarımız, bahar geldiğinde tekrar şahlanırdı tomurcuklarımız. Ama bitmezdik işte! Nasırlı ellerimizin yenilgisinden, acısından, bitmeyen sızısından yeniden doğardık. Kazanılacak bir dünya uğruna değil, yenmek ya da yenilmek için hiç değil. Zırhlarımızı şiirlerle örmek uğruna tekrar ve tekrar ve durmadan kalkardık ayağı! Tebessümlerde dolaşırdık, gözyaşlarında ırmak olurduk… İçimizde nikbin bir yakarışla; Nazım’ın, Arif’in kelimelerine aşk olurduk.

Yahut Ruhi Su’ da inceden bir nota. Sonra geldiler! Birer birer, onar onar, yüzer yüzer… Talan ettiler, yıldızlardan umut ışığının döküldüğü bahçelerimizi. Viraneye çevirdiler, pembe bulutların seviştiği düşlerimizi. Ahenkli rüzgârların gezindiği günbatımlarımızı hüzünle yıkadılar. Ebruli yaz gecelerimize hazanları bıraktılar. Susturdular güvercinlerin mutluluk şarkılarını. Ahhh! Açelyalarla taçlanmış ormanlarımızda kızıl yaprakların gölgesini bıraktılar bize! Çalı çırpıyla örttüler nefti tarlalarımızı…
Onların gözlerindeki bu duvar; ağlayan çocukların ağır, ağır yükünü indirdi omuzlarımıza. Sonra peri yüzlü ‘ ülkeler’ kayboldu birden. Acıyla yoğrulmuş bir kasırga getirdiler ardından; gaflet zamanları geçirdiler yollarımızdan! Kanatlanmayı düşünürken indirdiler soğuk parmaklıkları, kelepçe vurdular sayrı elleriyle ‘ el değmemiş’ buselerimize. Bir zindan yarattılar –karasından- su yeşili masallarımıza! Ve kadehlerde kaldı sevinçler. Medeniyetin nefesi boğuldu sessiz sessiz. Kardelenler öksüz bırakıldı, bereketin emziği yuvasız… Ninniler ağlamaklı kaldı yitik evlerin sürgü çekilmiş kapılarında…
Böylesi uğursuzluklarla beslenmiş kederlerin son durağında bekliyordu herkes! Bu yıkımların son deminde çaresizdi herkes! Sonra, onlar geldiler! Birer birer, onar onar, yüzer yüzer, biner biner! Fethettiler alçaltıkmışlıklarla sarıp sarmalanmış, dört bir yanı! Küçük bir ağaç ölürken, kök salan servi oldular toprağa. Bir yıldız kayarken, sönerken göğün ışığı alev olup yandılar yetim kalmış sokaklarda. Seslerde birleşip avuçlarımıza düştüler. Kentler ölü bedenlerin altından enkaza dönüşürken camlarımızı titreten rüzgar oldular, karanlığın tam ortasında! Geliyordu onlar! Geliyordu, Ay’a göz kırpa kırpa! Benzemiyorlardı, bana sana. Ulu bir haykırışla çağırıyorlardı yüreği iltihap tutmuş beni, seni… Büyüyorlardı günbegün!
Ve;
Unuttular isterik korkularıyla gölgelerde dövünüp duranlar derin bir uykunun an be an insanoğluna yaklaştığını. Unuttular ölüme yenik düşenler ecelin her kapıya dayanacağını! Unuttular, unuttular ya bir deniz kıyısında ya upuzun yattığın yatağında Azrail’in sana dokunacağını!
-işte o vakit;
Silinir adın, bir kabrin kalır arta. Toprak ananın koynuna girersin, alır seni ansızın ya zamansız kahpe bir kurşunla ya altın taş duvar sarayında! Adımının değdiği yerlerde bıraktığın o izlere ya lanet yağar açtığın çukurlarda ya da ufka açılan bir gemi olursun baharların şafağında!-
Şimdi;
Gidiyor gelinciklerimiz. Hırpani bir uyku alıyor onları bizden.- ufuklara açılan gemiler oluyorlar parıltılı baharların şafağında.- Meltemlerin getirdiği kuş cıvıltılarında tansıklar yaratıyorlar öyle güzel! Ve o denli ölüyüz ki biz yeltenemiyoruz aynalara bakmaya. Ve o denli sızlıyor ki kederlerimiz feryat figan yükseliyor ta derinlerimizde en derinlerimizdeki her satır, her harf… utanç doluyuz- utanç doluyum- doğruluğunu yitirmişlerin, katil cümleleriyle kanlı gölgelerin içine sığınanların, marazi yaşamlardan başka hayalleri olmayanların –evet sizlerin, sizlerin o güneşi yaşlandıran bakışlarınızın nezdinde- mahcubum bebelerimizin zümrütten gülüşlerine! Mahcubuz hüsün ’ün çocuklarına!
Onları; zulmün bile yorulduğu bu perişan karanlıktan alıp götürüyoruz solmuş düşlerinizden uzakta açsınlar diye, günahlarınızın lekelerinden temizlemek için nergislere veriyoruz rengarenk koksunlar diye! Işıksız ruhlarınızdan kaçırıyoruz yollarımızı aydınlatan kandil olsunlar diye!
Gönderiyoruz en değerlilerimizi, gönderiyoruz güzelliğin gözlerini, çıkmazlara sürüklediğiniz bu yolda
kumla denizin raks ettiği özgürlüğün diyarına!
-kalıyor onlar ve kalacak zambakların boy verdiği ölümsüz çayırlarda
Ve oyunbozan kanlı eller kalacak güçsüzlüğün siyahi fısıltılarında!-

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Bilimdeki en büyük 10 bilmece – Les 10 plus grandes énigme de la science

Sonsuza tekerrür eden ilk şey nedir? Evrendeki “şey”lerin anlaşılmaz bir yapısı olsa da bilim, yaşamın temelinin herhangi bir büyü ya...

Kapat