Vay Zemberek Celil vay… – Sait Faik Abasıyanık

Dedim:
— Kaç dakika var?
Birdenbire anlayamamış olmalı ki sordu
— Neye kaç dakika var? Yüzüne şaşkın şaşkın baktım:
_ Dersten çıkmaya canım! dedim.
_ Haa! dedi, çıkardı. Cebinden kocamanca bir saat çıkardı. Gözlerini tahtadan istemeye istemeye ayırarak, sakin fakat korkarak baktı:
– On yedi dakika…

Sınıfın içinde sonbahar öğlesi dalga dalga birikiyor; sinekler nebatat hocasının etrafında ve büyük pencerelerin üzer inde mesut ve kayıtsız çiftliyorlar, hocanın bahsettiği nebatat tohumları, etrafımızı saran bol ve beyaz ışıkların içinde donup
dolaşıyor sanki.
Bu esnada arka sıradan hızla dürtüldüm. Hiddetle dönünce:
— Ne kadar var? Sorsana, dedi birisi.
— Sen sorsana, ben şimdi sordum. Arkamdaki ses bana:
— Hayvan, dedi.
Sonra yanımdaki dalgın çocuğa:
— Celil efendi kardeşim, dedi, kaç dakika var acaba?
Arkadaşım, gene, neye kaç dakika var, diye sormak istediyse de gözlerimden aldığı bir tedaiyle hatırlayarak: büyükçe saatini çıkarıp isteksiz:
— iki dakika var, dedi.
Bu, her derste böylece devam etti: Sınııfın bir tek saatlisi olduğu içın onu, yeleğinin cebinden her derste birkaç defa çıkarıyor, kalın ve ağır sesiyle:
— On dakika… Bes dakika, yirmi, dakika, tamam… diyordu
sız tim.
Dersler o zamanlar elli dakika sürerdi Bir gün onu sabırsız ve mahcup
«kırk beş dakika …” var diye arkaya seslendiğini işitim.

Bu garip ve yorucu vazifeyi, derslerini ve müzakerelerini yaptığı gibi muntazaman başardı. Onun yalnız uzun teneffüslerde kendisi için saatine baktığını hatırlıyorum. Bazan de son mütalaada ince ve güzel kafası bulanıp, mahzun gözlerine uyku dolduğu zaman saate bakardı.
Ben ilk günden sonra kendisine saati, “kaç dakika var…” diye sormadım, o bana, kendisi söylerdi.

Sınıfı geçme ümitlerimin birer birer kırıldığı, içime inkisar ve dert çöktüğü, hiç anlamadığım hendese derslerinde bile ona saati, ötekiler gibi, sormadım. Tembellerin bile bu derste kafaları işler ve saati soranlar azalırdı. Sınıfta hemen hemen yalnız ben, buharlaşan, ağdalaşan kafamla uyuklardım.

Gene bir hendese dersindeydik. Uzun zaman, davaları teşkil eden unsurlardan hangisinin hangisinden ve ne yüzden davacı olduğunu düşündüm! Nihayet bulamayınca yavaşça arkadaşıma sokuldum.
Güneş yanığı yüzünde zekâ ve süratli bir şey vardı. Omzumla, adeta kazara gibi, kendisine dokundum. Döndü. Yüzüme tebessümle baktı. Gözlerinde tahtadaki davanın zaviyelerinin birbirine müsavatı:
— İşte, dedi, şu müsellesin hariçteki zaviyesi, öteki müsellesin iki zaviyesine müsavi… Çünkü, dedi ve durakladı.
Sonra beni hiç kırmayan ve mütalaalarda bana zorla hendese öğreten bu çocuk:
— Sana bunu sonra anlatırım; şimdi bakalım saate, dedi.
Kalın ve uzun parmakları yeleğinin cebinden saati garip bir alışkanlıkla çıkardı. Mahzun gözleri, mahzun edici ve aynı zamanda güldürücü bir şevki tabii ile saatin kadranı üzerine düştü. Oraya uzun müddet yapışıp kaldılar. Hâlâ davayı halletmeye çalıştığı anlaşılıyordu.
Ben sabırsızlanıyordum. Hoca ona ve bana bakıyordu, içleri mazlum renklerle dolu gözlerini benden yana birdenbire çevirdi:
— Kurmamışım galiba, dedi, saat işlemiyor.
Kurmaya çalıştı. Fakat zemberek o kurdukça boşanıyordu. Mahzun mahzun:
— Zembereği kırılmış, dedi.
Ben aldırış etmedim ve o gün ilk defa olarak bir hendese dersini hocadan dinledim. Hoşuma gitti.
Hendeseden sonraki ruhiyat dersiydi. Hoca bize heyecanları heyecansız bir lisanla anlatıyordu. Ruhiyat hocamız ihtiyar bir adamdı. Sesi kendisinden daha çok ihtiyarlamış, bahsettiği heyecanlar ise onda çoktan sönmüş gitmişti. Ruhiyat dersi gibi hakikaten tatlı bir ders, bu monoton heyecansız sesten dinlenemezdi. Misalleri kötü, bulduğu ve yaptığı teşbihlerin mevzu ile alakası ya hiç yok, yahut pek uzaktandı.

Arkadaşıma saati soranlar çoğalmış, yakın ve uzaktan fısıltılar geliyordu. O, işitilir işitilmez bir sesle: “Zembereği kırıldı…” diyordu. Ta en arka sırada, derslerde nadiren gözüken bir nihari talebe yalnız başına otururdu. Belki aynı yaşta olan bu çocuk, insana şimdiden kocaman bir adam tesiri veriyordu. Cıgara içişi, konuşuşu bir mahalle kahvesinin bize yabancı insanlarını hatırlatıyor; üzerinde sokak, bir kötü sokak hevesi esiyordu. Birdenbire gür, sevimsiz, heyecanını zapt edememiş bir sesle haykırdı. Sanki zavallı muallime bir heyecan numunesi gösteriyordu:
— Yahu Celil! Kaç dakika var, Allah aşkına?..

Arkadaşım kıpkırmızı olmuştu. İstikrah, hiddet ve teessür dolu bir yüzle arkaya döndü. Hiçbir şey söylemeden dik dik baktı. Eminim ki, hoca bıraksa bu karıncaya dokunmayan çocuk, o koca adamın oracıkta pestilini çıkaracaktı. Muallim daha fazla dayanamadı. Yüzü sapsarı, fakat nazik:
— Celil efendi, yavrum, lütfen saate bakar mısınız? Ben de bu sınıftan çıkıp gitmeme ne kadar kaldığını öğrenmek istiyorum, dedi.
Celil mahcup ayağa kalktı:
— Efendim, dedi. Saatimin zembereği kırılmış.
Arka taraftan bir müddet ses çıkmadı. Sonra mühim bir şey bulmuş bir insan, sesi:
— Yuuu… Zembereği kırılmış… Vay Zemberek Celil vay…
Zemberek! Zemberek!
Arkadan ve önden birkaç kişi:
— Zemberek! Zemberek!., diye bağrıştılar.
Bu zemberek isminin dersten çıktıktan sonra bu kadar yayılacağını ne ben, ne de arkadaşım tahmin edememiştik. Fakat Celil, daha derste bu isim telaffuz edilirken garip bir kablelvuku hisle ürpermişti.

Celil ismi birkaç gün içinde unutuluvermişti. Bense bu mahzun gözlü arkadaşımı ne Zemberek, ne de Celil diye çağırabiliyordum.
Celil diyemiyordum; çünkü bütün sınıf Zemberek diyordu. Gene aynı sebepten Zemberek diye de çağıramıyordum.

Başkaları onu bu isimle çağırırken o hiç kızmış görünmeden başım eğiyor, birinci çağrılışta kasten bakmıyor, fakat ikinci ve üçüncü çağırılışında öfkesiz, fakat istikrahla dolu dönüyor, cevap vermiyordu.

Son mütalaada idik, o bir aralık yanımdan kalkmış, bir arkadaşına ders anlatmaya gitmişti. Sıranın önünde bu mütalaanın başından beri yazıp çizdiği, nihayet temize çekilmiş, mektup duruyordu. Ayıp bir şey yaptığımı bile bile mektubu, sanki arkadaşım yerinde imiş gibi mektuba el sürmeden yan gözle okudum:

“Muhterem babacığım,

Göndermiş olduğunuz 8 tarihli mektubu aldım. Ne kadar memnun oldum, tahmin edemezsiniz. Burada havalar çok iyi gidiyordu. Fakat dün birdenbire gökyüzü bulutlarla kapandı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bu yağmurdan sonra ‘Nilüfer’ ovası çok güzelleşirmiş. Penceremden bütün ova gözüküyor. Sabahleyin bir deniz gibi üstünü sis kaplayan bu manzara, bana her zaman Gemlik’i hatırlatıyor -arkadaşım Gemlikli’ydi- sizleri çok göreceğim geldi. Derslerime dediğiniz gibi muntazaman çalışmaktayım. Sonra babacığım, darılmazsanız size bir şey daha söyleyeceğim: Bana mektebe gelirken vermiş olduğunuz saat kırıldı.

Hani içindeki demirden şey,.. Nasıl derler hani, o içindeki kıvır kıvır çelik şey… İşte o kırıldı. Bu hafta oraya giden olursa göndereceğim. Mektepte saat dolu babacığım. Saatin ne lüzumu var? Siz yaptırır, kullanırsınız. Annemin ve sizin ellerinizden öper, hayır dualarınızı beklerim, babacığım.

Oğlunuz: Celil”

Vakit, 30 Temmuz 1939

Zemberek – Sait Faik Abasıyanık

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Can Yücel’in Yazmadığı, Onunmuş Gibi Paylaşılan 50 Sahte Şiir

Kapat