Vatan, Devlet, Millet Manipülasyonu ve İktidar Üzerine Notlar – Erol Anar

Özellikle totaliter, faşist rejimler içeride ve dışarıda sürekli savaşa muhtaçtırlar. Siyasal iktidar, savaşla, savaş ortamında çok daha rahat varlığını devam ettirir.

Edward Said, “Entelektüel” adlı yapıtında, entelektüelin içinde bulunduğu değişen durumlarda nasıl davranması gerektiğine de vurgu yaparak şöyle der:

“Entelektüellerin kendi etnik ya da ulusal toplulukları adına yapılan kötülüklere kör kalmalarına yol açan kendini üstün görme ve haklı çıkarma tarzı tuzaklara düşüp daha fazla popüler olmaları da kolaydır. Olağanüstü hal ya da kriz dönemlerinde bu daha da geçerlidir; mesela Falkland ya da Vietnam savaşları sırasında bir bayrak altında toplanma çağrısı, savaşın ne ölçüde adil olduğunu tartışmanın vatana ihanetle bir tutulması anlamına gelmişti. Fakat hiçbir şey onu bu denli gözden düşüremeyecek olsa da bir entelektüel bunun kendisine kişisel olarak nelere mal olacağını umursamadan bu tür sürü davranışlarına açıkça karşı çıkmalıdır.” (Edward Said: “Entelektüel Sürgün ve Yabancı”, Ayrıntı Yayınları, Çeviren Tuncay Birkan, s. 78.)

İktidar sahipleri her sıkıştıklarında “vatan, devlet, millet, milliyetçilik” silahına başvururlar. Ve kendilerine muhalif olanları dahi arkalarına alırlar. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu işe yaramaktadır. Çünkü tarihsel olarak özgür birey oluşmamış ve militarist bir anlayış egemen olmuştur toplumun ruhuna. Bu silah tarihsel olarak ” her zaman iktidar sahiplerinin işine yaramıştır. (Bakınız Vietnam savaşı, Afrin vs…) Kalkıp da “Bu senin iktidar savaşın, ulusal bir savaş değil.” diyecek olan entelektüel sayısı çok azdır böyle durumlarda. Ama entelektüel olmanın kıstası da budur. Entelektüel sonuna kadar muhaliftir, savaşta bile gerçeğin yanında olabilme cesaretini gösterebilir o. Ama entelektüel görünüp de bir sınıra -milliyetçilik, din vs…- gelindiğinde iktidarın arkasında yer alan kişi, entelektüellik vasfını o anda yitirmiştir.

Milliyetçilik bu konuda dinden daha etkilidir. Din bayrağı açtığınızda, size muhalif olan herkesi arkanızda göremezsiniz. Ama milliyetçilik bayrağı açtığınızda size en muhalif görünen kesimler hemen arkanızda bir asker gibi sıraya girerler. Hitler de bunu bildiği için hayati boyunca savaş durumunda kalmış ve savaşı sürdürmüştü. Özellikle totaliter rejimlerde bu durum daha da baskındır.

Bu noktada iktidar sahibi şu manipülasyona başvurur: “Bu vatan, devlet sorunudur. Dolayısıyla benim arkamda olmayan, düşmanımdır. Benim düşmanım değil ulusun düşmanıdır. Çünkü ben kendi çıkarlarımı değil, ulusun çıkarlarını savunuyorum.”

Bu manipülasyon etkili olur her zaman. İktidar sahibine karşı görünen medyası, siyasal partileri bile, “Bu iktidar-muhalefet sorunu olmaktan çıkmış, ulusun varlığı sorununa dönüşmüştür. Hepimiz iktidarın arkasındayız.” derler. İşte aslında bu kadar kolaydır herkesi ve her şeyi denetim altına almak ve yönlendirmek. Oysa ortada hiç de ne vatanın ne de ulusun tehlike altında olduğu bir durum vardır. Öyle olsa gidip başkalarının topraklarını işgal etmezsin, senin ülken işgal edilir. Kırk yıldır bu ülkede iktidarlar terör bahanesiyle komşu ülkelerin topraklarına operasyonlar yapıyorlar. Ve bu süre içinde bu sorunu çözmüş değillerdir. Çünkü çözmek de istemiyorlar aslında. Hem içeride hem dışarıda düşmana ihtiyaçları vardır iktidarlarını yürütmek için.

İşte bunun özellikle totaliter, faşist rejimler içeride ve dışarıda sürekli savaşa muhtaçtırlar. İktidar, savaşla, savaş ortamında çok daha rahat varlığını devam ettirir.

Diğer siyasal partiler “ulusal çıkarlar” adı altında aslında iktidarın çıkarlarını savunurlar. Size muhalif olan medya da aynı şekilde milliyetçi damarları kabarmış bir şekilde hararetle sizi destekler. (Bakınız AKP karşıtı medyanın tavırlarına…) Ben buna “muhaliflerin ya da muhalif görünenlerin yandaşlaştırılması, ya da en azından seslerinin kısılması süreci” diyorum. Aslında bu kesimler muhalif bile değillerdir iktidara. Aynı resmi ideolojiyi savunurlar özünde. Ya da bir noktaya kadar muhaliflerdir. Ama entelektüelin bir noktası yoktur. O iktidarın kendisine karşıdır. Milliyetçilik, din, devlet gibi manipülatif olarak kullanılan kavramlar onu “yola getirmez.” Aksine o bu tür durumlarda “vatan haini” olarak etiketlenmeyi göze alıp gerçeği söyler. Aynen Jean Paul Sartre’ın Cezayir işgali sırasında yaptığı gibi.

Entelektüel, devletten ve başka güç odaklarından bağımsız olarak, gerçeği her koşulda ve ısrarla dile getiren kişidir.

Erol Anar
Eylül 2018, Paraná, erolanar.org

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Piyanoya sihirli dokunuşlar Rob Costlow ve “Reconstruction” albümü
“Sen Amerikalı zenci değilsin. Bırak caz’ı onlar söylesin” Hocam Ruhi Su – Tülay German
Kapat