Uğruna ölmek… | Ölümün yüceltilişinden Yaşamın kutsanışına – Can Şeker*

Bir şey uğruna ölmek… bunu seküler-dinsel dikotomisine gitmeden açıklamak çok zor olsa gerek ama gerekli sanıyorum. Bir olay ve/ya olgunun sadece bir ‘zaman’a ait olduğunu düşünmek sanırım bizi bu yanılgının başlangıcında neyin, nelerin olduğunu da götürecektir. Belki de bundan hareketle ‘şehit’ kavramını(içerden) tartışmanın zamanı da gelmiştir. (belki de geçiyordur) Kabaca ‘şehit’ kavramını bir amaç uğrun(d)a kendi varlığını aşkın bir Varlığa (Tanrı, Devlet, İdeoloji vs. ki bunlar da birbirleriyle içli dışlıdır) ‘gönüllüce feda etme’si sonucu ulaşılan bir mertebe bir anlamda içinde bulunan Zamanın Nirvanası olarak görmek mümkün. Belirtilen hususta Dinsel bakış (Misalen İslam Dini) genel anlamda her toplumun vatanı, toprağı, milleti uğrunda savaşacağı ve bu uğurda öleceği fakat asıl olanın ‘Allah’(farklı adlandırmalar olabilir) adına olması gerektiğine ilişkindir. Fakat bu ‘yorum’un bizi kavramın anlaşılması (en azından pratik anlamında) açısından çokta yardımcı olmadığı aşikar.

Ancak cümlenin ilk kısmı sanırım pandora kutusu görevi görmek için biçilmiş kaftandır. Gerçekten de ‘şehit’ kavramındaki ‘ölüm(süz)lüğün’ motive gücünü sağlayan şey tam da yaşadığımız çağın ‘değersizleştirme’, ‘anlamsızlaştırma’ bu anlamda kişinin doğa-toplum-benliğiyle(sıra yoğunlukla ilişkili) olan yabancılaşması serüvenine bir ‘kontra yapma’ görevi veren Vatan-Millet için yapılması zaruriyet taşıyan, yapıldığında Goethvari ‘Öl ve Ol’ şeklinde özetleyebileceğim bir ‘Anlam’ kazanma arayışı olabilir. İnsanlık Tarihinde şehitlik-ölümsüzlük ilişkisinin dünyevi-uhrevi ikililiği üzerinden ele almadan ‘yeni bir dünya inşası’ için bu motivasyonu sağlayan tek sistematik düşünce sistemi üst başlık olarak Marksizm’dir.

Burada hemen ‘Milliyetçilik’ örneği verilmek istense de hiçbir zaman bir ‘ideoloji’ kategorisinde değerlendirilemeyecek kadar eklektik bir şeyden söz ediyoruz. Milliyetçiliklerin ‘şehit’ kavramını ‘dinsel tema’ üzerinden inşa ettiğini bu noktada belirtmek sanırım yeterli olacaktır. Tanıl Bora’nın milliyetçiliği “anlama” adına sorduğu soruların “cevaba” gerek kalmadan önemli bir noktaya işaret ettiğini düşünmekteyim:
“Milliyetçilik, asli/birincil siyasetlerin ideolojik hegemonya mücadelesinde ele geçirilmeye çalışılan bir boş yüzey, onların kendi yönelimleri doğrultusunda yağmaladığı bir tematik/kavramsal/simgesel alet çantası mıdır? Yoksa bütün siyasal çatışma eksenlerini yatay kesen, hatta zaman zaman onları talileştiren, sorunsal tayin edici bir zihniyet kalıbı mı?”1
Bu türden bir dilemmanın varlığı ise, Janus gibi iki çehresi olan milliyetçiliğin, hem ‘kendi kalabilmek’ hem de başkasına benzemek, hem ‘öze dönmek’ hem de ‘evrenselleşmek’ özlemlerini bir arada dile getirmek istemesinden kaynaklanmaktadır.2

Fakat inşadan öte gerçekliğe dönüldüğünde bir yer(vatan) bir topluluk(millet) için ‘Öl-Ol’mağın serüveninin, Coğrafi keşiflerin getirdiği hareketlenme, “yeni yerleri keşfetmeyi” beraberinde getirdiği ve böylece yaşanılan mekâna dair bir farkılaşma ve farklılaştırma- biz ve onlar ayrımının ulus temelinde oluşumu- zorunlu hale geldiğiyle biraz açıklık kazanır. Bu çerçevede bunu sağlayan tarihi bellek, kültür ve belki de onun tamamına yakın bir alanı kapsayan “dil” bu “biz bilinci”nin oluşumunda katalizör rolü oynanmıştır. Coğrafi Keşiflerin, Rönesans ve Reform hareketlerinin Avrupa’da Feodalizmin toprağa dayalı parçalı iktidar yapısını ilk kertede dönüştürmesi ve sonradanda yıkıma uğratmasıyla “Tanrı-Kral-Millet” çizgisinin son halkası yerleşmeye başlamıştır. Bunun siyasal bir form olarak tamamlanması yani modern anlamda ulus ve ulus-devletin oluşumu için Fransız Devrimini beklemek gerekecekti. Artık çoğu Feodal beylere ve Kiliseye ait topraklar yeni güçlenmeye başlayan ve bu anlamda tarih sahnesine çıkmaya başlayan burjuvanın “kendi”sine benzeyenlerin ait olduğu alan halini almaya başlamış veya burjuva bunu sağlamak için çaba göstermeye başlamıştı(r). Bu çabada katalizör görevi gören bireylerin/burjuvanın mülkiyet sahibi olmaya başlaması(yla) artık burayı kendi “anavatanı” olarak tanımlamak için yaptıkları(yla) aynı zamana denk düşmektedir. “Sadakat odağı” da değişmek zorundaydı ki mücadele verdiği bir şeyi “ait” olunacak olarak belirlemek anlamsız olurdu. Bunun yerine konulacak olan ise, “birey”in/burjuvanın temelde “kendi”sinden olanların oluşturduğu duygusunu, biz bilincini, veren veya ona denk düşen “millet” olmuştu/olacaktı.

Fakat bereket versin diyalektik burada da işlemekte yeni hiyearşi oluşumu yine bunun içinde olmaktadır. Kendini seni kapsadığı söylenen bir Şey içine koyarak yüceltildiğin Çokluk/Ulus içinde yine Teklik/Şehit olarak bir ‘statü kazanma’ ya da Cennet (veya onun muadili şeyler) kazanman söz konusudur. Belki de bunu bozanın François Mauriac’ın “halk için ölürüm ama birlikte yaşayamam” sözü gibi sözlerin olduğu düşünülse de üzerinde yaşanılan yeri insansız yaşanılası görmek gibi bir şey bu.
Özetle, her yeni harekette eskisinin kamburunu da taşıdığımız ve bizlerin de anlam kazandırmaya ve artık zamanın bunun üzerinden değiştirmeye çalıştığımız(11.Tez’de açıklandığı üzere) lakin parçası olmamızdan kaynaklı olarak Sürecin kendi iç-işleyişinden etkilendiğimiz ‘elde bir’ olarak kabul edilirse, teori-pratik ilişkinin fazlasıyla hareketli ilişki, bunun üzerinden bir öncelik-sonralık tartışmasına girmenin yumurta-tavuk ilişkisini anlama-değiştirme mücadeleleri bağlamında arabayı atın önüne koşmanın başka bir biçimi olarak güncellemenin olduğuna gerçeklik mertebesinde değer verilirse, ‘şehit(lik)’ kavramına ilişkin belirtilecek şeyler herhangi bir Çıkar’a ters düştüğünde sonucu sanırım kimse tarafından istenilmeyecek bir biçim kazanacaktır.

Yine de bu konuda şapkayı önümüze alıp konuşmanın-yazmanın vaktidir: Pratikte yapılanlar(özellikle şehitlik bağlamında), toplumun yaşayışına Saygı, ulusun sürekliliğine Geçmiş, hareketin kendisine Varlık, sürdürücülerin eylemlerine eşsiz Motivasyon, (mutlu) gelecek isteğine Haklılık sağlayan bir Şeye ilişkin olsa da tüm bunlara rağmen ‘Teslimiyet’ veya daha doğru bir deyişle ‘Yaratıcı-Yıkıcılık Yokluğu’ olmamalıdır.

Yoksa Barış Anneleriyle bırakın konuşmayı herhangi bir yerde karşı karşıya gelindiğinde gözleri dolmayıp ağlamayanın Vicdanından şüphe edilir, ederim. Kavramın Kürtler için vatan3ını ve halkını koruma bağlamında ele alındığı seküler-dinsel atıfların birlikte daha doğru deyişle iç-içelik durumu diyebileceğimiz şekilde yürüdüğü bir gerçekliktir. Tekrardan belirtmekte yarar görüyorum: Burada çizgim ‘gerçek olan her şeyin doğru olmayacağıdır.’( Tipik örnek Savaştır sanırım.) Bundan hareketle, yukarıda vurgulanan çerçeve temelinde bu uğurda hayatını kaybedenlere ilişkin ‘şehit’ kavramını kullanımının yerliliği Tartışmasını yapmak gerekmektedir.4 Tam bu noktada Yaşamın kutsanışı dediğim şey devreye giriyor. İnsanın ana rahmine düştüğü andan itibaren yaşamaya ama aynı zamanda ölmeye tespih çektiği düşünülürse her iki durumun da varoluşun ayrılmaz ve doğal parçaları, bütünleyicileri olduğunu söylemek mümkün olabilmektedir. Bu bağlamda birçok düşünce sisteminin “insanın Yaşama Hakkı vardır”. şeklinde özetleyebileceğimiz ancak çoğunlukla ihlalinden karşılaştığımız bu isteğin gerçekliğe değdiğini görmek için Foucault’a nispet yaparcasına ‘sondajı tüketmek’ gerekecektir.
Belirttiğim bu husustan şunun çıkarılmasını istemem: “Ölmek iyidir Yaşamak kötü ve/ya Yaşamak iyidir Ölmek kötü.” Yazının başından itibaren kaçındığım şeyin bu olduğunu ısrarla belirttim. İkililiklerin(dualizm) yaşadığımız yeri neye çevirdiği malum!

Özetle demem odur ki kişinin kendini gerçekleştirmesinin özgür ve eşit bir dünya ideali temelinde kolektifin oluşturulmasının ayrılmaz parçası olarak görmek, kolektifin varlığının kişinin varlığını ‘ölüm-yaşam’ hakkını saklı tutmadan varoluşunu dolayımsız kabulü temelinde bir gelecek tahayyül etmek ve bunun mücadelesini vermek Janus gibidir. Ne ‘şehit-lik’ kavramının kökenlerinden kaynaklı olarak Ölümü yüceltip yapılanı ‘aşağılamak’ için an kollayanların önünü açmak ne de Yaşamı yüceltip içinde yaşadığımız dünyayı( hatta onunla sınırlı kalmayıp Evreni) daha öncesinde olmadığı kadar ‘anlamsızlaştıran’, ‘değersizleştiren’, ‘aşağılayan’ ve sonunda ‘yok edecek olan’ kapitalizmin ‘sınırları belirlenmiş hareketlilik’/ anomali aktivizminde uçlaşan/radikalleşen bir pasifizmi alternatif olarak sunmak: Belki de ‘Yeni Paradigma Oluşturmak’ın zorunluluğu ve aciliyetinde bulunanlara kulak vermek ve ses olmanın vaktidir…

Can Şeker
*Uluslar arası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

1. Tanıl Bora, “Sunuş”, Tanıl Bora, (ed.), Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002, s. 17.
2. Hamit Bozarslan, “Kürd Milliyetçiliği ve Kürd Hareketi (1898-2000), Tanıl Bora, (ed.), Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002, s. 842, İnci Özkan Kerestecioğlu, “Milliyetçilik: ‘ Uyuyan Güzeli Uyandıran Prens’ten Frankeştayn’ın Canavarına”, H. Birsen Örs, (ed.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 319.
3. Welat’ın hem Yurt/Vatan, hem Şehir hem Devrim hem de ‘Oğlan’ oluşu sanırım ayrı bir yazıyı hak ediyor.
4. Bu konuda güncel olarak Gülen/Gönüllüler Hareketi olarak tanımlananların ‘Devlet Aklı’nı sürdürüşünün bu Kürt Hareketinde( kendi içsel dinamiklerinin süreç içerisinde kendi gerçekliğine olan farkındalığının gelişmiş olması da unutulmadan) kavrama olan vurguyu güçlendirişini ele almak ilginç bir yazı konusu olabilir. Ayrıca ‘şehit-lik’i iç içe işeleyen biçimselliği, toplumsallığı, düzenleyiciliği, güven sağlayıcılığı, iletişimselliği, meşrulaştırıcılığı, dönüştürücülüğü olan Ayinle (en azından içeriklendirmesini) sınırlamamalı,sınırlandırmamalıyız.( Resmi Tarih Tartışmaları 10. Çalışma içinde Sibel Özbudun, Bir iktidar Dizilimi Sahnesi Olarak “Cümhuriyet” Törenleri, s. 41-42.)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmed Arif Anlatıyor: “Bana günde bir çeyrek ekmek veriyorlardı”

"Sevdadır bu teyze" Bu arada da psikolojik bir terör var. Polisin biri gazete okuyor, bir yandan da konuşuyor. "Adamın dişinin...

Kapat