Üç Kitap, Üç biyografi; Üç Dostoyevski – Yelda Eroğlu

dostoyevskiTarihçi Carr’ın mı, yazar Henry Troyat’nın mı, yoksa eşi Anna’nın mı Dostoyevskisi daha gerçek? Her biyografi, ortaya farklı bir Dostoyevski çıkarıyor, seçim sizin…

Nabokov, ‘Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’ adlı romanında, iki hayali biyografi yazarını hayali bir ölü yazarın peşine salar. İki araştırmacı, birbirine taban tabana zıt yöntemlere sahiptir. Biri ‘dışsal’ olayları büyük yazarın eserleri arasındaki yola döşerken diğeri ‘içsel’ olayları kilometrelerin başına diker. Böylece bir ölü yazardan iki farklı biyografi çıkar. Nabokov’un hayali biyograficilerine yüklediği rol aslında, iki edebi eleştiri ekolünü ‘mantıki sonuçlarına kadar’ sürükletmektir.
Roman, bu amacına (iki ekolden birinin rezil edilmesi vasıtasıyla) varmasının yanısıra bir hayırlı işe daha vesile olur; biyografi yazarlarının ihtişamı ve sefaletine tanık olmamıza.


1. DOSTOYEVSKİ – Edward Hallett Carr, çeviren: Ayhan Gerçekler, İletişim Yayınları, 2000, 307 sayfa
2. DOSTOYEVSKİ – Henri Troyat, çeviren: Suat Aysu, İletişim Yayınları, 2004, 443 sayfa
3. FYODOR DOSTOYEVSKİ – Anna Dostoyevski, çeviren: M. Tahsin Yalım, Remzi Kitabevi, 2004, 351 sayfa

Biyografi yazarının ihtişamı, o büyük yazarı en nihayetinde avucunun içine almış olmasındadır. Büyük yazar, biyografın denetiminde bir otopsi masasına yatırılır. Biz sıradan okurlara tanrısal bir varoluş gibi görünen eserlerin nereden ve nasıl fışkırdıkları, bir saatin mekânizması gibi apaçık önünde yatmaktadır biyografın.
Büyük yazar esir alınmıştır; biyograf, bir kalem darbesiyle tüm o büyüyü bozabilir ya da ‘bağışlayabilir’. Büyük yazarın makulleştirilmesi an meselesidir. Ya da faniler arasından tamamen azledilmesi. Geçmişin zaten bir kurgu olduğunu düşünürsek, ikinci elden geçmişlere itiyatla yaklaşmamız anlayışla karşılanabilir. Ki bu fikirleri esinlendiren, bir büyük yazarın, Dostoyevski’nin üç farklı biyografisidir. Bir tarihçi olan Edward Carr’ın, yazar Henri Troyat’nın ve karısı Anna Dostoyevski’nin Dostoyevski biyografileri.

Carr, tarihçi olmasının verdiği temkinlilikle, kurgudan olabildiğince uzak durur sözkonusu biyografide. ‘Romantik Sürgünler’ adlı Herzen biyografisinde zaman zaman ‘kendini kaybettiği’ni gözönüne alırsak, bu temkinliliğin sadece tarihçi olmasından değil, Dostoyevski’nin anaforuna direnme çabasından da kaynaklandığını söyleyebiliriz. Herzen ve karısının türlü uçarılığından hoşgörü hatta övgüyle bahseden Carr, Dostoyevski’yi zaman zaman azarlamaktan kendini alamaz. “Dostoyevski’nin kendisi sık sık asalaklık etmiş olduğundan” der sözgelimi. Haylaz bir çocukmuşçasına hizaya getirmeye çalışır büyük ve esrik yazarı. Hem bir devlet adamı, hem tarihçi hem de İngiliz olan Carr, belgelerle kanıtlanmamış hiçbir şeye inanmaz. Hele de bu oyuncaklı yazar bahis mevzuu olduğunda. Onun elinde basit bir faniye dönüşen yazara ulviyet aşısı kendisi de bir yazar olan Troyat’dan gelir. Troyat, belgelerin arasını kurguyla doldurmaya, hayranı olduğu yazarı iyiden iyiye yüceltmeye teşnedir. Dostoyevski’nin büyük romanlarının yazılış safhalarını handiyse bir Hayber Kalesinin Fethi heyecanıyla anlatır. Dostoyevski’nin hayatındaki en basit olayı bile bir kehanet halesiyle çevreler. Örneğin, büyük yazarın sara hastalığının nasıl ve ne zaman başgösterdiği hususunda “Sorumsuz mistikler ve aynı sorumsuzluktaki psikanalistler” fantastik kuramlar ortaya atarken Carr, bu hastalığın Sibirya’da kürek mahkumluğu sırasında ortaya çıktığını ve “Dostoyevski’nin sarasının önemi bütünüyle maddi”, “hapishane hayatının ürünü” olduğunu yazar.
Troyat ise, böyle fani bir hastalık başlangıcını büyük yazara yakıştıramadığından, miladı Dostoyevski’nin okul yıllarına taşır. Ona göre; babasından umduğu parayı alamamış ve ‘belki bir anlığına’ ona sitem etmiş genç Fiyodor, ertesi gün babasının ölüm haberini alır. Bundan duyduğu suçluluk hissi, saranın tetikleyicisi olacaktır.
Anna Dostoyevski’nin kaleme aldığı biyografi ise, ‘mesleki’ değil, biyografinin nesnesiyle arasındaki ‘gönül bağı’yla sakatlanmıştır olsa olsa. Onun çalışmasında Dostoyevski, 45 yaşında bir adam olarak kitaba adım atmaktadır. Kitabın Türkçe basımındaki önsöz, Dostoyevski’nin karısına yazdığı, “Beni hayatta anlamış olan tek kadın sensin” cümlesiyle başlar. Anna Dostoyevski tam 14 yıl boyunca büyük yazarla birlikte yaşamış, asıl büyük romanlarının yazılışına tanıklık etmiş, hatta romanları stenografiyle temize çekmiştir. Dostoyevski biyografisi yazmak bir yana, diğer Dostoyevski biyografilerine de kaynaklık etmiştir. Aksatmadan tuttuğu günlüğü, kendisini değil kocasını merak edenler tarafından durmadan didiklenmiştir. Anna Dostoyevski, makul bir ev kadını, iyi bir eş, âşık bir kadın olarak; evdeki Dostoyevski’yi anlatır bize. Diğer biyografilerdeki, insanın düşme sınırlarını deneyen, ‘günah işleyerek İsa’ya varmak isteyen’ Dostoyevski’nin yerini; ‘büyük ahlâki değerler taşıyan’ Dostoyevski alır onun çalışmasında. Yazardan beklentiler değiştikçe, biyografiler de değişmektedir. Ve her okur, hayranı olduğu yazardan sadece ve sadece yeni yapıtlar beklediğinden, Dostoyevski biyografileri arasında en popüler olanı Troyat’nınkidir. Troyat, Dostoyevski’nin oradan oraya çarpmasını, sürünmesini, kepaze olmasını, ne olursa olsun daha fazla ve daha sıkı romanlar vermesini talep eden klasik bir okur hissiyatıyla Dostoyevski’nin huzurlu mutluluğuna tahammül edemez “bu burjuva mutluluğu, bu yatışma…”. Ki bu açıdan, hırslı hayranla Dostoyevski’nin ‘haydut’ üvey oğlunun tepkileri kesişiverir. Pratik hayatta, özellikle de mali konularda son derece düşüncesiz ve beceriksiz olan kocasını bu yükten kurtardığında bile Anna Dostoyevski’den hoşnut kalmaz. İkisi de. İşin esası Troyat, Anna’dan, Dostoyevski’nin hayatına daha önce giren kadınlar gibi roman kahramanı kılıklı olmadığı için nefret eder. Bu kadın, şu büyük yazara bir roman bile ilham edememiştir! Dostoyevski’nin zaaflarına daha gören gözlerle bakan Carr ise, bu 14 yıllık evliliğin sürmesindeki payın Anna’da olduğunu teslim eder. Anna, kocasının kıskançlığını ketlemek için yaşından büyük elbiseler giyer (Troyat bunu zevksizlik olarak yorumlar), kocasına sekreterlik yapar (Troyat’ya göre zaten doğuştan sekreterdir), ve kocasının borçlarını ödemek için yayıncılığa girişir.

Tek olay, üç farklı neden
Üç yazar da, Dostoyevski’nin hayatındaki dönüm noktaları için farklı inançlara sahiptir. Carr ve Anna Dostoyevski, Dostoyevski’yi hepimiz kadar insan görmekte ısrarlıyken, Troyat buna razı olmaz. Dostoyevski’nin kumar tutkusunun bitişiyle ilgili bölümler bunun en çarpıcı kanıtıdır. Carr, makul bir varsayımla bu tutkunun sönümlenmesine sebep olarak, doyurucu ve sakin bir aile yaşamını, yazarın ilerleyen yaşını gösterir. Söylediğimiz gibi, Carr gerçek bir İngiliz’dir. Anna Dostoyevski de benzer bir akıl yürütmeyle, “karısının, çocuklarının gırtlağındaki lokmayı çalmış olduğuna dair kendine yönelttiği, benliğini yiyip bitiren suçlamalar öylesine etkili olmuştu ki”, kumar oynamayı bıraktı der. En cüretkar varsayım Troyat’dan gelir; Dostoyevski kumarda kaybettiği bir akşam Rus kilisesine gidip içini dökmek ister; ancak o telaşla yanlışlıkla Yahudi Havrasına girer. “Kurtarıcıya doğru gittiğini sanıyor ve onu çarmıha gerenleri buluyor” diye yazar Troyat. “Hiç kuşku yok ki bu olayın anısı” kumar tutkusunu kovalamıştır ona göre. Bir tek olay ve üç farklı neden. Hangisine inanacağınız size kalmış.
Anna Dostoyevski’nin Dostoyevski kitabının farkı; yitirilenin ya da kazanılanın bir büyük yazar değil de bir sevgili varlık olması. Mary Shelley, kocası Percy Shelley öldüğünde, ne şiirlerini ne de devrimciliğini; sadece başbaşa yaptıkları yürüyüşleri özlediğini yazar. Troyat, büyük yazarın ölümünü anlatırken “Herkes gidecek birazdan. Ve aşağıda…. Fedor Mihailoviç’in yaşamı başlayacak” diye tumturaklı bir söylev çeker. Anna’nın bu anı anlatırken yazdıkları ise daha sade, daha dünyevi ve daha burkucu olacaktır, “O anda açıkça hissettiğim bir şey varsa o da sonsuz bir mutlulukla dolu olan özel yaşamımın, mahremiyetimin o an noktalanmış olmasıydı; artık hayatta olan sadece ruhumdu”.

03/12/2004 Radikal

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Masumiyetini çoktan yitirmiş bir çağda yaşıyoruz…” Azra ve Şehir – Josef Kılçıksız

Suda bir damla mürekkep gibi dağılıp giden mutluluğun hiçbir yerdeliğiyle, bu şehirde yalan, rafine edilmiş ve tortusuzdur. Şehir ölümcül bir orgi...

Kapat