“Türkiye’de Bağnaz Bir Resmi İdeoloji Geçerli” Fikret Başkaya ile Özgür Üniversite Üzerine

Fikret-Başkaya ikkat edilirse, insanı, toplumu, dünyayı, doğayı, yaşamı, şeylerin sırrını anlamaya, hakitatine nüfûz etmeye yönelik bilimsel-entellektüel ektinlik alanları sürekli parçalanıyor. Önce bilim felsefeden ayrıldı, sonra bilim de sosyal bilimler ve doğa bilimleri diye bölündü, ardından  bilimsel disiplinler sürekli parçalandı, un-ufak oldu, dar uzanlık alanına indirgendi. Oysa Marx, “Bütünü anlamadan parçaları anlamak mümkün değildir” demiştir… Bunun sonucunda insanlar son derecede sınırlı, daracık alanlarda “uzmanlaşıyor”. Mesela bir hekim bakıyorsun, “Ben sol omuz uzmanıyım” diyor, yani sağ omuzdan anlamıyor …bir öğrenci, klasikleri okumadan, felsefe okumadan, bilim yöntemi dersi okumadan diplomayı cebe atıyor… Böyle bir eğitim olur mu?

Özgür Üniversite neyi amaçlıyor?

Fikret Başkaya: Kuruluş bildirgesinde de açıkça belirtildiği gibi, Özgür Üniversite (Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı), esas itibariyle başlıca dört amaca yönelik faaliyette bulunmak üzere kuruldu. Türkiye’de bağnaz bir resmi ideoloji ve resmi tarih anlayışı geçerli. Böyle bir durumun varlığı, bilimsel-entellektüel-estetik faaliyeti güdükleştiriyordu. Özgür Üniversite daha ileriye gitmenin yolunun bu durumu aşmaktan geçtiği tespitinden hareket etti. Resmi ideoloji, resmi tarih, daha genel olarak da egemen ideoloji eleştirisi üzerinde odaklandı. İkincisi, Türkiye’de köklü bir Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşma geçerli ki, bu bizim önümüzü görmemizi, yolumuzu bulmamızı, özerk bir rotaya girmemizi zorlaştırıyor. Bizi kendimize, kendi toplumumuza ve tabii kendi coğrafyamıza yabancılaştırıyor. Başka türlü ifade edersek, bu kendi gerçekliğine başkasının gözüyle bakmak, dışardan bakmak; Londra’dan, Paris’ten, Berlin’den, Washington’dan, velhasıl Batı’dan bakmak demek… Bu konuda bir duyarlılık yaratmayı amaçlıyor. Üçüncüsü, kapitalizme, emperyalizme, kapitalizmin son dönemdeki versiyonu olan neoliberal küreselleşme denilene karşı durmak, o alanda eleştirel bilginin üretilmesine katkıda bulunmak ve nihayet Özgür Üniversite’nin dördüncü amacı ve varlık nedeni de, özellikle Sovyet sisteminin çöküşünün ardından sol kesimde ortaya çıkan moral-entellektüel-ideolojik bozgunu ve aşınmayı tersine çevirme, sol muhalefetin yeniden yükseltilmesi çabalarına katılmak, katkı yapmak. Bu amaçla düzenli dersler, seminerler, atölye çalışmaları, konferanslar, sempozyumlar düzenliyor, paneller örgütlüyor, yayınlar yapıyor, bildiriler yayınlıyor, basın toplantıları düzenliyor…

Kapitalizmin hegemonyası altında mal satmaya endekslenmiş bilim ve metalaşmış sanat karşısında Özgür Üniversite’yle durma fikri nasıl gelişti?

Fikret Başkaya: Özgür Üniversite o konuda radikal bir karşı duruş sergilemeyi önemli ve vazgeçilmez bir amaç olarak görüyor. Biliyorsunuz, kapitalizm bir meta uygarlığı. Her şeyi tuhaf bir tsunami gibi kapsıyor, canlı olan ne varsa ölü metalara, sermayeye dönüştürüyor. Her şeyi kapsama dinamiğine ve eğilimine sahip. İnsan ve toplum yaşamının tüm veçherine, tüm gözeneklerine nüfûz ediyor, içine alıyor, kendi mantığına uygun olarak biçimlendiriyor, “sindiriyor”. Tabii bilgi, bilim, okul, üniversite, araştırma kurumları, estetik faaaliyet ve yaratıcılık, bir bütün olarak sanat etkinliği de buna dahil. Söz konusu bu eğilim, neoliberal küreselleşmeyle birlikte özellikle geride kalan son 30-35 yıldan beri iyice derinleşmiş ve kapsayıcılığı ve yıkıcılığı artmış bulunuyor. Suyun metalaşması, parayla alınıp-satılan bir nesneye dönüştürülmesi vahim bir şey ama bilginin, bilimin, sanatın metalaşması demek, bunların varlık nedenlerine ve misyonlarına yabancılaşması demektir.  Tabii bunun vahim sonuçlar doğurma potansiyeli de son derecede yüksek. Bilimsel-estetik etkinliğin varlık nedeni bir kere ortadan kalktı mı, o toplumun artık geleceği kararmış demektir. Hayâti öneme sahip bu durum maalesef gerekli tepkiyi çekmiyor. Bir sempozyum örgütleyerek bu konuya dikkat çekmek, duyarlılık yaratmak, tabii mümkün olduğu ölçüde bir tartışma başlatmak gibi bir amacımız var.

STK’LER KAPİTALİZME HİZMET EDİYOR

Sizin yaptığınızı neden üniversiteler veya ‘sivil toplum kuruluşu’ denen örgütlenmeler yapamazlar?

Fikret Başkaya: Biz oldum olası “sivil toplum” söylemine karşıyız. En azından “toplumsal hareketler” kavramını yeğleriz. Aslında bizde sivil toplum örgütü (STK) denilenlere Batı’da Hükümet Dışı Örgütler (NGO’s) diyorlar. Daha baştan tanımlamada, isim koyma aşamasında sorun var. Bir şeyi ne olmadığıyla tanımlamak saçmadır. Bir kere bu örgütlerin “Hükümet Dışı” oldukları doğru değil. Ya büyük sermaye tekellerinden, ya da devletlerden, belediyelerden, vb. besleniyorlar. Oysa “finanse eden yönetir” denmiştir. Ya da “seni kimin finanse ettiğini söyle, kim olduğunu söyleyeyim” denmiştir… Aslında bu söylem öyle sanıldığı gibi asla masum değil. Bunların misyonu ve varlık nedeni neoliberal küreselleşmeyi, daha genel olarak da kapitalizmi ve emperyalizmi meşrulaştırmaktan ibarettir. Bu amaçla da insanların kafasını bulundarmak, insanları ve toplumları apolitize etme amacı taşıyan örgütler bunlar. Elbette bunlar arasında da istisnalar vardır ama biliyorsun, istisnalar kuralı doğrulamak içindir denir… Dolayısıyla STK’lardan böyle hayati bir soruna dair duyarlılık beklemek abesle iştigal etmek olur. Tam tersine STK’lar bu alandaki metalaşmayı, paralılaşmayı, soysuzlaşmayı azdırmak üzere faaliyet gösteriyorlar, yangına körükle gidiyorlar…

ÜNİVERSİTLER DİPLOMA ÜRETME MERKEZİ

Üniversitelere gelince, bizdeki aslında üniversiteden çok liseye benziyor. Özellikle son dönemde artık kapısında üniversite yazan kurumlar üniversite kavramına külliyen yabancılaşmakta… Tuhaf birer diploma üretim merkezine dönüşüyorlar… Diplomanın parayla satıldığı bir dönem bu… Böylesi kurumlarda hâlisâne bilimsel, entellektüel, estetik kaygılara yer olur mu? Siz onlara “bilim yuvası” dendiğine bakmayın…

Özgür Üniversite’nin Kuruluş Bildirgesi’nde, ‘Bilimsel çabayı asıl bulunması gereken, kendi etiğinin ve özgür yaratıcılığının zeminine çekmek’ şeklinde bir cümle var. Bununla neyi kastediyorsunuz?
Aslında orada söylenmek istenen, bilimsel çabanın giderek kendi misyonuna ve varlık nedenine yabancılaştığına vurgu yapmak içindir. Eğer bilim ve sanat özgürleşmemin, kurtuluşun, emansipasyonun, refahın ve Latin Amerika’lıların Buen Vivir dedikleri “iyi yaşamanın” hizmetinde değilse, iyiye ve güzele yabancılaşmışsa, zaten varlık nedeni de sorunlu hale gelmiş demektir. Biz neoliberal küreselleşmeyle birlikte, bilimsel çabanın, estetik etkinmliğin ve yaratıcılığın hızla asıl bulunması gereken zeminin dışına savrulduğu tespitini yaparak öyle bir uyurıda bulunmak istedik. O bildiriyi yayınladığımız tarihten bu güne manzaranın ne olduğu ortada. Daha şimdiden mesela üniversiteler şirkete, öğrenciler müşteriye, öğretim üyeleri de şirket “memuruna” dönüşmüş bulunuyor. Artık eğitim ve araştırma kurumları kâr amacıyla faaliyet gösteren tuhaf şirketlere dönüşmekte…

Üniversitelerin akademik çevrelerinde rağbet gören, ‘Çağımız enformasyon çağı! Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması kapitalizmi zamanla daha demokratik bir rejime dönüştürecek’ fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Fikret Başkaya: Aslında bilgi çağı değil, “bilginin metalaşması, bir kâr ve kazanç aracına dönüştürülmesi çağı ” demek daha uygun olurdu. Neoliberal anlayışta “bilgi” herhangi bir mal gibi “bir kıt kaynak” olarak görülüyor. Ekonomik bir kaynak mertebesinde görülüyor… O zaman ona yönelik yaklaşımın da her hangi bir maldan farklı olmaması gerektiği söylenmiş oluyor. Oysa kâra, kazanca, “yakın faydaya” endeksli bir bilim ve sanat mümkün değildir. Eğer bilgi ekonominin hizmetindedir denirse, bu o zaman bilginin üretildiği kurumların da kapitalizmin, [piyasanın] mantığıyla uyumlanmasını gerektirecektir. Eğer bilgi bir mal sayılırsa, o zaman onun kapitalist etkinlikle uyumlandırılması da zorunlu hale gelir. Bilgi de herhangi bir mal gibi üretilmeye, tüketilmeye, alınıp-satılmaya başlanır. Mesela bir “üniversite” [eğer hala üniversite diye bir şey kalmışsa], aynı bir şirket gibi, kâr amacıyla faaliyet gösterecek, rekabet edecek demektir. Orada hala bilimden, sanattan söz edilebilir mi?

“YAĞMA DÜZENİ ‘UZMAN’ İSTİYOR”
Bir alanda uzmanlaşmaya, akademik payelere neden karşı Özgür Üniversite?

Fikret Başkaya: Dikkat edilirse, insanı, toplumu, dünyayı, doğayı, yaşamı, şeylerin sırrını anlamaya, hakitatine nüfûz etmeye yönelik bilimsel-entellektüel ektinlik alanları sürekli parçalanıyor. Önce bilim felsefeden ayrıldı, sonra bilim de sosyal bilimler ve doğa bilimleri diye bölündü, ardından  bilimsel disiplinler sürekli parçalandı, un-ufak oldu, dar uzanlık alanına indirgendi. Oysa Marx, “Bütünü anlamadan parçaları anlamak mümkün değildir” demiştir… Bunun sonucunda insanlar son derecede sınırlı, daracık alanlarda “uzmanlaşıyor”. Mesela bir hekim bakıyorsun, “Ben sol omuz uzmanıyım” diyor, yani sağ omuzdan anlamıyor …bir öğrenci, klasikleri okumadan, felsefe okumadan, bilim yöntemi dersi okumadan diplomayı cebe atıyor… Böyle bir eğitim olur mu?  Yegane amaç kâr etmek ve kârı büyütmekse, sömürü düzenini meşrulaştırmaksa, kabullendirmekse neden olmasın? O zaman ne oluyor, anlı-şanlı uzmanlar ağacı görüyorlar da artık ormanı görmüyorlar. Sömürü, yağma ve talan düzeni de işte öyle bir “uzman” istiyor zaten. Şahsen bu durumdan çok rahatsızım ve bu konuda radikal eleştiriden yanayım… Akademik payeler, unvanlar ekseri hakedilerek kazanılmıyor. Diplomayla bilgili olma, yetişkinlik, yetkinlik arasında da her zaman “olumlu yönde bir ilişki” olduğu varsayılıyor. Bu doğru değil. Ekseri tersi doğrudur. İnsanlara bir şeyler bildikleri için diploma verilmiyor, diplomalı diye birşeyler bildikleri varsayılıyor. Tabi “bilginin niteliğini de daima sorun etmek gerekir. Sömürü düzeni diplomayı bir egemenlik aracı olarak kullanıyor. Bir yalan diplomalı biri, çok ünvanlı biri tarafından söylenirse “inandırıcılığı” artıyor. Aslında akademik ünvanların resmi yazışmalarda ve maaş ödenirken filan kullanılması gerekir. Dolayısıyla mevcut düzen, diplomayı ve akademik ünvanları boşuna önemsemiyor…
İsyanların kavuşmasının yolu aranmalı
İstanbul Özgür Üniversite’nin bu yıl güz döneminde seminerler çapuculara ayrılmış. Çapulcular için kapitalizm anlatılacak. Baktığınızda “çapulcuların” genel kitlesini marka fetişisti, teknoloji tutkunu, resmi ideolojiyi özümsemiş gençler oluşturuyor. Bu isyan nasıl yorumlanmalı, bilgi toplumunun yarattığı halk isyanı olarak mı, orta sınıf isyanı olarak mı?

Fikret Başkaya: Aslında bu önemli bir soru ve oldukca uzun açılımlar gerektiriyor. Burada bunun için yeterli yerimiz yok. Ama şu kadarını söyleyebilirim. Kapitalizm artık bir duvara gelip dayandı. Her seferinde çözdüğünden daha çok sorun üretmeden, durumu azdırmadan yol alamıyor. Başka türlü ifade edersek, bir sürdürülemezlik durumu ortaya çıkmış bulunuyor. İşte geride kalan yakın zamanda dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkan itirazlar ve isyanlar bu “sürdürülemezlik” durumuna bir itiraz demeye geliyor. Sistemin işleyişi toplum çoğunluğunu bir şekilde rahatsız etmeden yol alamıyor. Sadece insani –toplumsal kötülükler üretmekle de kalmıyor, ekolojik yıkımı da derinleştiriyor… Mesela Gezi Parkı direnişine katılan 40 insana “neden buradasın” diye sorulsaydı, belki 40 ayrı neden ileri süreceklerdi ama bunların hepsinin ortak paydasında kapitalist saldırıya ve yıkıma itiraz vardır. Aynı şey Brezilya’daki, Mısır’daki, Yunanistan’daki, New York’taki, Madrit’teki ayaklanmalar için de geçerli. Bundan sonra bu tür kalkışmalar artarak devam edecektir. Önce her ülkede ve zamanla da dünya ölçeğinde bu itirazların, isyanların “kavuşmasının” koşullarını yaratmak gerekiyor. Etkin bir enternasyonalizmi vakitlice inşa etmek gerekiyor. Uygulanabilir, inandırıcı altertatiflerin üretilmesi gerekiyor ve o aşamada da eleştirel düşünceye büyük iş düşüyor ve tabii yeni formülasyonlara ihtiyaç var … Velhasıl benim “yeni paradigmayı oluşturmak” dediğime odaklanmak gerekiyor…

Söyleşi: Burak Öz
(22 Ekim 2013 Birgün)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Zahit Atam’a Yapılan Linç Kampanyasına Yanıt: Sol Liberaller Nasıl “Düşünce Suçlusu” Yaratır

Ben ödüllerden önce facebook sayfasından, senaryoda dramatik çatışma yok yazdım, ödüller açıklanmadan önce, ama onlar hem en iyi senaryo ödülü...

Kapat