Türkiye ekonomisine dair tevatür ve gerçek! Korkut Boratav’la söyleşi – Fikret Başkaya

Korkut BoratavFikret Başkaya: İçerde ve dışarıda Türkiye’nin ekonomik performansına dair bir tevatür üretilmiş durumda. Bunu da yüksek büyüme oranı, ihracattaki artış ve tabii kişi başına düşen gelirdeki artışa dayandırıyorlar… Aslında bunlar ne tek başına ne de üçü birden bir ekonomide işlerin iyiye gittiğinin garantisi değildir. Büyümenin içeriği, kompozisyonu, nasıl ve ne pahasına gerçekleştiği, büyümenin sonucu olanın nasıl bölüşüldüğü de önemlidir. Mesela bir ülke bir doğal kaynağını ihraç ederek yüksek bir büyüme ve ihracat rakamına ulaşılır ama bir başına bu “başarı” uzun vadede işlerin yolunda gittiği anlamana gelmez. İstikrarlı da olsa yüksek büyüme oranı bir ülkeyi “yükselen ülkeler” kategorisine sokmak için yeterli koşul sayılabilir mi? Zira Türkiye’nin “yükselen yıldız” olduğuna dair sürekli bir tevatür pompalanıyor…
Mesela yabancı sermaye girişindeki artış mutlaka “olumlu” bir unsur sayılabilir mi? İstersen Türkiye ekonomisinin son on yıldaki performansıyla başlayalım. Durum gerçekten tevatür edildiği gibi mi? Gerçekten bir büyüme başarısından söz etmek mümkün mü? Türkiye Yükselen bir ülke mi?

Korkut Boratav: Şimdi bu yeni bir terminoloji; aslında Marksist literatürü Latin Amerika kökenli bağımlılık yazımıyla birleştiren düşünürlerin “az gelişmişlik ve az gelişmiş ülkeler” diye kullandığı bir terim vardı. Bu terimi yumuşatarak Batılılar “gelişmekte olan ekonomiler” sözcüğünü kullanmaya başladılar. Bazen bunların içinden “yeni sanayileşen ülkeler” diye bir alt grup ayırıyorlardı. Bunlar daha çok Doğu Asya’nın işte o…

F.B: Dörtlü çete…
K. B: Yani dörtlü çeteyle sınırlı tutuyorlardı. Son zamanlarda bu terminolojinin içine yükselen, bazen “yükselen piyasalar” bazen “yükselen piyasa ekonomileri” denen bir kategori eklendi. Emperyalist sistemin belirleyici özelliklerini, göz ardı etme çabasıyla oluşturulan bu yeni terminoloji ile kabaca, “büyük çevre ekonomileri” diyebileceğimiz bir topluluk oluşturuluyor. Bu gruplaşmaya Rusya’yı koyuyorlar; ama mesela Suudi Arabistan’ı koymuyorlar. 20-24 arasındaki ülke için, böylece, “yükselen piyasa ekonomileri” dediler. Türkiye de dahil…
Latin Amerika yazını merkez/çevre ikilemini koruyordu. Çevreyi aynı zamanda içsel özelliklerine de bakarak “az gelişmişlik” diye tanıyordu. Biz o terminolojiyi sürdürelim. Emperyalizmin kutuplaşmış yapısını kastederek merkez-çevre ikileminden hareket edelim. Şimdi Türkiye’nin çevre ekonomileri içindeki başarı performansına geçelim.   Elbette bunu milli gelirin büyüme hızıyla tek başına ölçecek bir indirgemecilik yapmaktan çekinirim; ama bu öğeyi hareket noktası olarak kullanabiliriz, ondan sonra ilerleriz ve “milli gelirin büyüme hızının alt öğeleri nedir, hangi yapısal dinamikleri içeriyordur; sınıfsal bölüşüm nasıldır; bunlardaki bozulma veya düzelmeler nedir?” diye bakabiliriz.
Türkiye ekonomisinin neo-liberal döneme geçtiği 1980 sonrasında üç aşama var: Birinci aşama, 1980-88’i kapsayan askeri rejim ve Özal yıllarıdır. Bir önceki “karma, planlı ekonomi” veya “ithal ikamesine dayalı,  içe dönük ekonomi” diye adlandırılan modelin çökertilmesine dayalı bir operasyon söz konusudur. Ve ayrıca vahşi bir rövanş alma dönemidir. 12 Eylül’ün esas işlevi de budur. Artık solda yer alan bütün iktisatçılar ve sosyal bilimciler bu konuda hemfikirdir.
Sermaye, önceki dönemin özellikle son yıllarında emeğin bölüşüm ilişkilerinde göreli olarak güçlenmiş konumunu önce şiddet kullanarak püskürtüyor. Sonra da yeni anayasaya göre hazırlanan ekonomik mevzuatı, iş yasaları, sosyal güvenlik mevzuatını kullanarak mevzilerini daha da güçlendiriyor. Tarımsal destekleme politikaları büyük ölçüde biçilerek kırsal emekten de rövanşı alınıyor. Özal modeli ihracatı teşvik ediyor. Ekonomi dış açık veriyor; ama abartılı değil. İhracat teşvikleri, ücretlerin düşmesi, döviz kurunun kontrolü sayesinde dış açık, 1970’li yılların sonuna göre bir miktar kapanıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca emeğin belini kıran sistematik politikaların bu yoğunlukta uygulandığı başka bir dönem yoktur. Bu aşama 1988’de son buluyor.
1989’da işçi sınıfının bahar eylemleriyle yeni bir aşamaya geçiyoruz. 1993’e kadar emek önceki dönemdeki kayıplarının -hesaba göre değişiyor- büyük bölümünü geri aldı. Hem ücretler…
F. B: Ücret ve maaşlar…
K. B: Ücret ve maaşlardan,  hem de çiftçinin eline geçen fiyat hareketlerinden çıkarıyoruz bunu. Fakat bölüşümdeki rövanşa rağmen neo-liberal modelden vazgeçilmedi. Hatta 1989’da sermaye hareketleri serbest bırakılarak bir adım daha atıldı. Son tahlilde bu adım işe yaradı. Ücret ve maaşlardaki artışın ilk yansıması, bütçe üzerinde oldu. Bütçe açıklarının tırmanması dış kredilerle telafi edildi. Astronomik boyutlara çıkan kamu açığının finansmanı, Merkez Bankası para basarak değil, hazine borç kağıtları ihraç ederek gerçekleşti. Bankalar dışarıdan borçlandılar, dış borçla borç kağıtlarının ihalelerine girdiler. Böylece, dıştan %7-8 faizle borçlanılan dövizi Türk lirasıyla %100’lere yükselen faizlere yatırmış oldular. Döviz fiyatları enflasyonun altında seyrettiği müddetçe bankalar çok kazançlı çıktı. Böylece dış kredilerle devlet bütçesinin açıkları karşılandı. 1993’e kadar böyle devam etti. 1994’de kriz patlak veriyor. Kriz yılında emeğin göreli durumu bir darbe yiyor; fakat İMF ile standby anlaşması sadece; yani bir yıllık bir süre için yapıldı. Ondan sonra, 1998’e kadar çeşitli koalisyon hükümetleri altında, geçmişte CHP ile AP arasında gözlediğimiz popülist pazarlık dönemi, yeniden ve daha bozuk bir biçimde siyaset sahnesine çıktı. Bu ortam sermayeyi tedirgin etti.
  FB: Popülist politikalar…
K. B: Sermaye bir noktada “popülizme yeter” dedi. Aslında bu dönemde de kendini fazlasıyla kurtarıyor. Özellikle finans kapitalin güzel bir dönemi. Faizler, enflasyonun çok üzerinde. Finans kapital, bankalar özellikle devlet borç senetlerinin ticaretinden diyelim, büyük kazanç elde ediyorlar. Ama tedirginlik de var. Bir kere pek çok şey enflasyona endekslendiği için; örneğin ücretler geçmişe endekslendiği için, işçiler belli bir güvenceye alıyorlar kendilerini. 1989-93 yıllarındaki kazanımlarını belli ölçülerde koruyabiliyorlar.  Sendikalar henüz tam dağılmamış. Sermaye, “popülizm böyle devam edemez, bu işi bir şekilde çözmek lazım” diyor.
Bu isteği 1998 yılının sonunda İMF ile bir anlaşma yapılıyor. Ve yeni bir aşamaya geçiliyor. Anlaşmada galiba ANAP’lı Güneş Taner’in imzası vardır. Sonra çeşitli koalisyonlar altında yeni anlaşmalar yapılarak 2008’e kadar IMF denetimi devam ediyor. 2001 krizinin ana nedeni, İMF programları olmasına rağmen, kriz yönetimini de Dünya Bankası’ndan ithal edilen Kemal Derviş aracılığıyla IMF sürdürdü. AKP tarafından 2005 yılında, yeniden üç yıllık bir stanby antlaşması yapılarak on yıl boyunca Türkiye’nin makro ekonomik politikaları İMF tarafından  yönetilmiş oldu.
F.B: 98-2008…
K. B: Ve hala da yönetiliyor. 2008 sonrasında AKP, IMF önceliklerini çiğnemedi; 2009 krizi içinde yeni bir stand-by müzakeresine girdi AKP; fakat sonra bazı koşullar tedirgin ettiği için vazgeçti. Ama makro ekonomik politikaları devam ettiriyor.
F.B: Rotada bir değişiklik yok…
K. B.: Rotada değişiklik yok. Sermayenin istediği bu. Esas hedef, ekonomi siyasetin dışında tutulsun. Fakat bununla kastettikleri şu: Siyaset, bölüşüm ilişkilerine karışmasın, bölüşümü piyasaya bırakın. Daha da kesin ifadeyle istedikleri şu: İşgücü piyasası ve tarımsal piyasalar, esas olarak serbestleştirilmeli; yani emeğin ve köylünün kaderi; ücretler, tarımsal fiyatlar piyasaya teslim edilmeli.  Bu mekanizmayı makro ekonomi politikalarıyla da birleştiriyorlar. Merkez Bankası özerkleşsin, ana problemi artık enflasyon olsun; ancak para politikası döviz kuruyla uğraşmasın; enflasyon hedeflemesi uygulansın. Bu da şu anlama geliyor: Para politikası daralacak, TL’den borçlananlar için reel faizler yükselecek. Sermaye hareketleri serbest olduğu için, içeride borçlanma maliyetlerini yüksek bulan bütün iş çevreleri mümkün mertebe dışarıdan borçlanacak. Gelelim maliye politikasına. Devlet faiz dışı fazla vererek borç ödeyecek. Devlet geçmişteki borçlarını vergilemeden ahde vefa, borca sadakat izleyecek. Rantiye ve finans kapitalin elindeki borç senetleri enflasyon yaratılmadan -enflasyon yaratılırsa borç senetlerinin değeri düşer- devlet bütçesi aracılığıyla ödensin. Yani maliye politikası daraltıcı, para politikası daraltıcı; iyi ama bunu ne kurtaracak? Dıştan borçlanma. Dolayısıyla bu dönemde, 98 sonrasında; özellikle 2001 krizinden sonra, olağanüstü dış borçlanma görüyoruz.
Şimdi gelelim dönemlerin tümüne ve biraz önce söylediğim, milli gelir başarısı bakımdan ölçülmesine. Bir kere şöyle söyleyelim: 1980’le 2011 döneminin tümünü alın; milli gelirin büyüme hızı, yüzde 4,3’tür. Bunu neo-liberal modelin saldırarak eleştirdiği ithal ikameci karma ekonomi müdahalesi dönemiyle mukayese edin; yani 60’lı, 70’li yılların tümünü alın, yüzde 6.5 oranında bir büyüme hızı belirleyeceksiniz. Bir kere neo-liberal dönem büyüme hızının aşağı çekildiği bir dönemdir.
Şimdi de biraz önce söylediğim üç aşamanın dökümünü yapalım: 1980-88, Özal yıllarıdır, neo-liberalizmin ilk aşamasıdır. Burada ortalama büyüme % 4.9 çıkıyor. Sonraki; popülizme aksak dönüş yılları, 1989-1997’de büyüme yüzde 4.3’e düşüyor. IMF gözetimine dayalı son dönem, 1998-2011’i alın, yüzde 4.1 çıkar. Yani neo-liberal dönem her ara aşamada büyüme hızını aşağı çekmiştir.
Büyüme hızlarındaki, düşme karşısında şu eleştiri yapılabilir: “Türkiye ekonomisi olgunlaşıyor; dolayısıyla büyümenin zaman içinde aşağı inmesi doğaldır.” Gerçekte ise, Türkiye ekonomisi bu açıdan yapısal olarak olgunlaşmadı. Yapısal olgunlaşma, emek rezervlerinin tükendiği bir ortamı kasteder. Türkiye ekonomisi hem tarım dışında, hem tarım içinde çok bol emek rezervlerine hala sahiptir. Türkiye ekonomisinde istihdama işgücünün katılım oranı hâlâ çok düşüktür; %50’nin altındadır. Bu, şu anlama geliyor: Büyük emek rezervleri hala vardır, böyle bir durum olgunlaşma anlamına gelmez. Olgunlaşma bakımından Türkiye’nin gerisinde olmayan Doğu Asya ülkeleriyle mukayese edin, ortalama büyüme hızları Türkiye’den yüksektir. Büyüme hızındaki aşağı iniş, esas olarak neo-liberalizmin Türkiye’ye getirdiği bir şeydir.
İkincisi, dönemin her aşamasında bir parça daha dış bağımlılık artıyor. Özal’ın dönemi (1980-88) hariç, sonraki aşamalarda ihracatın ithalata bağımlılığı artıyor ve bu eğilim 2000’den sonra çarpıcı bir boyut alıyor. Dolayısıyla bir dolar ihraç etmek için, giderek daha artan oranlarda ithal etmek zorunda kalıyorsun. Bu da dış açığı yapısal hale getiriyor.
Biraz önce sözünü ettiğim, “yükselen piyasa ekonomileri” grubuna baktığımızda, belli bir ayrışma vardır:
Birinci olarak, “sağlıklı” diyebileceğimiz  ekonomiler vardır. Bunlar dış açık vermeden veyahut dış açığı ılımlı düzeylerde tutarak yüksek büyüme hızlarını koruyabilen, yahut sürdürebilen ekonomilerdir. Hindistan, Çin, Arjantin, Brezilya bunun tipik örnekleridir.
F. B: Güney Afrika da dahil mi?
K. B: Güney Afrika problemli; biraz bize benziyor. BRICS grubu içinde Güney Afrika hariç Brezilya, (petrol, doğal gaz ihracatçısı olan) Rusya, Hindistan, Çin bu özelliği taşıyor. Bu özelliği taşıyan Güney Kore, Malezya da var.
Bir grup da bizim gibi, kronik, yüksek ve artan dış bağımlılığı  olan hastalıklı ekonomilerden oluşuyor. Çevre ekonomileri içinde bu gruba giren Meksika, Doğu Avrupa’nın Euro’ya girmemiş bloku, yani Macaristan, Romanya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Baltık ülkeleri Ukrayna var. Bunlar, bizim gibi dış açıkları yüksek; dışarıdan gelen parayla pompalanarak büyüme hızını sürdürmüşler, kriz patlak verince tökezlemişler.Şimdi gelelim AKP dönemine. Bu yıllar, bir kere 1998-2011 aşamasının içinde yer alır; çünkü aşağı yukarı aynı model izleniyor. AKP’nin özelliklerini de vurgulamak şartıyla… Bir kere AKP, ekonominin dibe vurduğu 2002’de iktidara geldi.
  F. B: Bu, çok önemli.
K.B. Dolayısıyla AKP’nin büyüme göstergelerini abartmak istiyorsak, 2002 ideal bir başlangıç yılıdır.  2002-2007’de hiçbir kriz ve durgunlaşma yok, milli gelirin %7’yi aşan bir büyüme hızı var. Ne büyük başarı! Beş yılda 1960’lı yıllarda sağlanan büyüme hızını elde etti. Etti ama ondan sonra başlıyor problem. Bir durgunluk, 2008, %1’in altında büyüme; bir de daralma yılı geçiriyoruz, 2009’da %4.9 civarında. Daralmayı hızla telafi ediyor, iki yılda (2010-2011’de); 2012’de yeniden durgunlaşıyor.  Böylece 2002-2011’in ortalama büyümesi yüzde 4.7’ye iniyor. 2012’de %2 civarında bir büyüme gerçekleşip, neo-liberal dönemin ortalama büyüme hızına, yani yüzde 4-4.5 aralığına yerleşecek. Dolayısıyla AKP döneminin 98’den beri aşağı yukarı gözlenen bu özelliği, daha çarpıcı bir biçimde yaşanıyor: Dışarıdan para geldiği zaman genişliyor, dıştan para akımı durgunlaşınca da yavaşlıyor veya krize giriyor. Bu, daha önce 1994’te, 1999, 2001’de de oldu. AKP döneminde de  2008’de, 2009’da oldu. Dolayısıyla AKP’nin çizgisinin Türkiye’nin neo-liberal dönemdeki çizgisinden hiçbir farkı yok. Aradaki tek fark, dış bağımlılığın daha da artmış olması. Eskiden yüksekçe büyüme hızı sağladığı zaman cari işlem açığı kaybolurdu. Örnek 1994 ve 2001 yılı. Yavaşlayan veya küçülen ekonomi dış fazla verirdi. Şimdi ise ekonomi küçülürken 2009 yılında, 14 milyar dolar dış açık verildi. Demek ki, dış kaynak akımlarına bağımlılık bu ekonominin patolojik bir durumudur. Dolayısıyla dışarıda ne zaman likidite genişlemesi varsa, sermaye hareketleri canlanıyor. “Aman gelsin para; gerisi Allah kerim.” AKP’nin iktisat politikasının mantığı budur.
F. B: Gelen para ne amaçla geliyor ve ne nerelere gidiyor?
K. B: Bütün çevre ülke ekonomilerine dönelim, neo-liberal söylemi hatırlatayım. Neydi? “Yabancı sermayeye açılın, sermaye hareketleri üzerindeki kontrolü kaldırın. Sıcak para-spekülatif sermaye diye ayrım yapmayın. Tasarruflarınız düşük, o yüzden yatırım temponuz da düşük. Giren dış kaynak bu eksikleri telafi edecek, büyüme hızlarınız artacaktır.” Bu reçete izlendi. Reçeteye uyanlar, Türkiye gibi, açıldılar ve saçıldılar. Çin ise ayrım yaptı. Doğrudan yatırım olmak, yani üretim yapmak şartıyla yabancı sermayeye açıldı; kısa vadeli spekülatif para girişlerine kapattı. Yabancı sermaye üretime, ihracata yöneldi; zaten onu gözettiler. Bu modelin “nemasını” kapitalistleşme sürecinin maliyetlerini de göze alarak gerçekleştirdi. Bizim gibi, açılan saçılan -sersem sepet- ülkelerde ise, gelen para esas olarak tüketimi kamçıladı. Türkiye ekonomisine bakalım. 1998’le 2011 arasında Türkiye’ye her yıl 40 milyar, 55 milyar, 58 milyar sermaye girişi var. Buna karşılık, neo-liberal rasyonelin gerçekleşmediğini; yani dış kaynakların tasarruf oranını yükseltmediğini; aksine düşürdüğünü; sermaye birikiminin desteklenmediğini, düştüğünü; tam aksine tüketimin kamçılandığını, sermaye birikiminin düştüğünü görüyoruz. Yani 98’de milli gelirden tasarrufa ayrılan 5-6 puan düşmüştür bu dönem içinde. Sermaye birikimi oranı da düşmüştür.
 F. B: Sermaye girişi artıyor; ama birikim azalıyor…

K. B.: Birikim azalıyor, çünkü yerli tasarruf oranını aşağı çekiyor; Türkiye’nin şirketleri, bankaları ve bireyleri borçlanarak, Amerika’nın kriz arifesindeki gibi, ücretlerin, gelirlerin  çok üzerinde borçlanarak yaşama yolunu seçti.  Ama Amerika emperyalist bir ülke ve dolar, dünya parası. Bu imkânı kullandı; daha da kullanıyor. Türkiye’de öyle bir imkan yok. Kendini teslim etmiş; “para geldikçe canlanırım, para çıktıkça debelenirim” diyor. Ve halkı, şirketleri borç batağına sürüklüyor. Modelin ana yapısı bu.
Ama bu arada ne oldu? Tökezleyerek, ine-çıka yürüdü. 2008’de tökezledi, 2009’da küçüldü. Niye canlandı sonra? Sermaye hareketleri hızla girdi. Türkiye’ye iştahla bakan kısa vadeli yatırımcılar var.
F. B: Spekülatörler…
K. B.: Spekülatörler için iki tane risk ögesi var, Türkiye tipi ekonomilerde: Birincisi, en garantili yatırım aracı devlet senedidir, devlet tahvilidir. Niye? Tahvili alırsan, hazine bonosu bir yıllıksa; diyelim ki, yüzde 9 faizli bir hazine bonosu alıyorsun. Yabancı spekülatör bir yılı beklemeyi göze alırsa ve devlet batmadıkça, TL. üzerinden %9 getiri garantidir. Birinci risk devletin batmasıdır. Bütçe borç ödemeyi sürdürecek durumdaysa TL. üzerinden batma riski yok. Türkiye’de özellikle 2001 krizinden sonra bu faiz dışı fazla mekanizması yüzünden devlet borcunun, milli gelire oranı düştü; finans kapitalin istediği oranlar gerçekleşti. Buna bakarak “TC devleti şimdilik batmaz” diyorlar.
Nedir ikinci risk? Türkiye’deki enflasyon değil, dövizin tırmanmasıdır tek risk. Yani bir dolar, 1.80’ken tahvili aldılar; bir yıl içinde  %9’luk TL. faize karşılık dolar %9 artarsa, tahvil üzerinden sıfır getiri sağlar; aslında zarara girer; çünkü kendisi (diyelim yüzde  1-2) faizle borçlanarak yatırım yapmıştır. Ama dolar ucuzlarsa,  %9’un üzerinde kazanır. Mesela getirisi %11-15 olur.  İşte ikinci risk budur: Kur pahalanırsa, döviz pahalanırsa; spekülatörler zarar edecekler.  Döviz kuru belirsizliğine karşı da Merkez Bankası, “çok artarsa bu yıl içinde müdahale edeceğim” diyor. Bu mesaj, kısa vadeli bir güvence verebilir. Ancak orta vadede daha büyük risk var. Büyük bir finansal çalkantı olursa Türkiye dış borcunu o kadar şişirdi ki, borcun ana parasını talep etmek isteyen uluslar arası bankalar, tahsilatta güçlük çekerler; yani dış borç ödenemez. Devlet batmaz ama ülke dış borç açısından iflas edebilir.  Bu risk, dünyadaki finans piyasalarının çalkantısına bağlı. Örneğin, 2009’da Türkiye’yi daralmaya yönlendiren ana öğe, bize kredi açmış olan bankaların ana parayı geri istemeleri oldu. Çünkü normal olarak borçlular kredi almayı sürdürmek istiyorsa, bankalar ana para ödenmiş gibi işlem yapar, yenilerler. Sana yüz lira kredi açtı banka, %11-12 faiz ödüyorsun; faizini ödemen şartıyla, vadesi geldiği zaman krediyi yeniliyor.
F. B: Ana parayı döndürüyor.
K. B: Ana parayı döndürüyor. Ana parayı isteme ortamı; ya o banka güç duruma gelmiştir; Batı’da bir çalkantı vardır. Banka canını kurtarmak için her yerden alacaklarını tahsil etmeye çalışır. Yahut borçlu ülke döviz krizine girmek üzeredir; “şu batmakta olan  ülkeden ne alabilirsem…”
F. B: Ne alabilirsem…
K. B: İspanya’da ve Yunanistan’da olduğu gibi. Bu riski göze alan kısa vadeli spekülatörler parayı bir yıl vadeli getiriyorlar. Vadeden önce satmak da mümkündür o borç senetlerini. Yüz liralık senet aldın, bir yılı beklersen %10’u garanti; ama o arada  senet fiyatı yükselir, faizler düşer; onu ikinci el piyasada satıp ondan da kazanabilir. Ama garantili olan, yıl sonunda elde edeceği  faizdir ve ana paradır.
2009 krizinin ertesinde Batı’da Amerika’da ve Avrupa’da mali politikalarda kemer sıkma; Merkez Bankalarında  para pompalaması başladı. Böylece finans kapitali ihya etmeyi, hayat felsefesi haline getirdiler. Bu pompalama nedeniyle dolar ve avro likiditesi şişiyor; fakat krediye dönüşmüyor. Çünkü talep canlanmadı Amerika’da ve Avrupa’da. Dolayısıyla bu likiditeyi toparlayan bankalar, bir miktar paranın üstüne oturuyorlar. Borçlanma faizleri  sıfıra yakın. Ama bir miktar da kendi ülkelerinde plasman alanı olmadığı için yatırımcılara, spekülatörlere ufak faiz makasıyla kredi açıyorlar. Onlar da gelip kendi ekonomilerine, Türkiye’ye saçıyorlar. İşte 2010 ve 2011, bu konjonktürü yansıtıyor. Ama 2011’de Avrupa krizi yeniden derinleşti. Yılın ikinci yarısında sıkıntı başladı; işte o sıkıntı şimdi Türkiye’nin 2012 milli gelirlerine yansıyacak. Giren parada on bir ay bir daralma oldu. Yeniden bir canlanma konjonktürüne girdik mi, girmedik mi? Ama mesele,  bu ortamda düşe kalka yürümemizdir.
 F. B: Amerikan, kredi derecelendirme kuruluşu Ficht’in “not yükseltme operasyonu ne anlama geliyor?
K. B: 1994 krizinden sonra bu üç tane büyük derecelendirme kuruluşu [ Fitch, Moody’s, Standard and Poor’s] Türkiye’yi “yatırım yapılamaz” kategorisine koydu ve 17 sene boyunca orada tuttular. Türkiye bunlara göre yatırım yapılamaz; ama kimsenin bunları taktığı yok. Türkiye’ye bu arada astronomik paralar gelmiş. İspanya ve Yunanistan’ın battığı yıllardaki puanı bizim üstümüzde idi. Bu üç kuruluşun sicilleri lekeli. Uluslar arası krizi tetikleyen roller oynadığı ortaya çıktı. Özellikle Amerika’da bankaların batık, , ipotekli yatırım araçlarına yüksek puan verdiler ve sistemin çökmesinde aldatıcı rol oynadılar; adeta dolandırıcılık sınırında dolaştılar. Şimdi Fitch Türkiye’nin maliye-bütçe durumuna bakarak  puanını  yükseltti. Ama Moody’s, Standard and Poor’s Türkiye’nin dış açık, dış borç durumuna bakıyorlar. Türkiye bir yıl boyunca cari işlem açığının finansmanı ve vadesi gelen kısa vadeli dış borçların ödenmesi için ihtiyacı olan dış kaynağı ne kadar rahat sağlayacak? “Bu kadar büyük dış açıkları, kısa vadeli dış borçları olan bir ülke risklidir” görüşünü ileri sürdürüyorlar. Uluslar arası finans çevrelerinde kısa vadeli spekülatörler dışında kurumsal yatırımcılar var. Mesela Harward Üniversitesi. Büyük fon kullanıyor. Dünya Bankası’nın elinde büyük para var. Bu parayı güvenilir yatırım alanlarına bağlıyorlar. Bu yatırım fonlarının içinde Türkiye’nin borç senetleri de belli bir ağırlık taşıyabilir. Kurumsal yatırımcılar üç derecelendirme kuruluşundan ikisinin, “yatırım yapılabilir” demesi halinde, o ülkenin fonlarına para bağlıyor. Yani üçte iki olmalı ki, bu büyük kurumsal yatırımcılar o tarafa yönelsin. Ama dış dünyada para hareketleri canlandığı zaman Türkiye’nin kurumsal yatırımcılara değil, doğrudan doğruya spekülatörist yatırımcılara ve banka kredilerine ihtiyacı var. Onlardan bol para giriyor. Esasında tablo budur.
F. B: Şimdi yani, bir ülkenin dünya ekonomiler hiyerarşisinde terfi edebilmesi, bir üst basamağa çıkabilmesi için, dış ilişkilerinin içerinin ihtiyaçlarıyla uyumlandırması gerekmiyor mu? Mesela Güney Kore’nin yaptığı gibi… ?
K. B: Bir kere Güney Kore’nin insani gelişme göstergeleri açısından Batı toplumlarının düzeyine ulaştığı belirlendi. Yaşam beklentisi, eğitim, sağlık, hayat kalitesi…
F. B: Sosyal performans…
K. B: Sosyal göstergeler bakımından da. Güney Kore o kulübe aşağı-yukarı katıldı. Çin, sosyal göstergelerde katılmadı; ama -senin söylediğin anlamda- büyüme hızını dış açık vermeden; ulusal ekonominin dış bağımlılığını sınırlı tutarak sürdürebilme yeteneğine de sahip olduğunu gösterdi. Zaten o yüzden 2008 krizinde bu ekonomiler iç talebi pompalayarak krizi atlattılar. Çin 500-600 milyar dolar kamu yatırımı yaptı.  Türkiye yapamazdı; çünkü yatırım yaptığı anda hem kamu açığı, hem de dış açık artardı; döviz krizine sürüklenirdi. Çin’in dış açık problemi olmadığı için rahatlıkla iç talebi pompalayarak süreci atlattı.
F. B: Şimdi o zaman…
K. B: Yani emperyalist sistemin bağımlı kutbunda, kenarında dolaşmaya devam ediyoruz; ne köy oluruz, ne kasaba. Söyledim, 30 yıllık bilançonun verdiği ortalama büyüme yüzde, 4.3’tür. Son 15 yıllık bilanço daha da kötüdür. AKP dönemi bu son bilançonun bir parçasıdır. Bütün resmi belgeler Türkiye için en iyimser tabloyla, %4.5 civarında bir büyüme öngörüyorlar. Türkiye  ekonomisinin orta vadede %4-4.5  civarında bir büyümede saplanıp kaldığı anlaşılmaktadır,. Bu da dünya koşullarında Türkiye’yi ne ihya eder, ne de dibe sürükler. AKP’nin bu başarı söylemi palavradır, bunu tartışmadan benimseyen bizim medyanın sefaleti de gözlenmektedir. Başbakan, bir “teğet geçti” lafı ediyor; bir noktadan sonra şaşırtıcı bir şekilde herkes bunu benimseyiveriyor. Ekonomi muhabirleri, “Türkiye büyük krizden etkilenmedi” diyor. Israrla söylüyoruz: Son krizden, en ağır etkilenen çevre ekonomilerinden biridir Türkiye. 2008-2009 yılları performansına bakın. Örneğin 2009 milli gelirini kriz öncesinin son yılı olan 2007 ile karşılaştırın. İster çevre ekonomilerinin tüm listesine bakın; istiyorsanız yükselen piyasa ekonomileri alt grubuyla sınırlayın. Ülkeleri üçe ayırırsınız:
1-     Büyümesi sadece yavaşlayanlar.
2-     Bir yıl küçülen;  ama hemen ertesi yıl küçülmeyi telafi edenler.
3-     Ciddi boyutta küçülen ekonomiler.
İki yılda küçülen ekonomilerin sayısı, “yükselen piyasa ekonomileri”  grubunu alırsanız bellidir: Meksika, G. Afrika, Orta ve Doğu Avrupa’dan altı ülke ve Türkiye. Yüz küsür ülkeye bakınız; iki yılda küçülen çevre ülkelerinin küçük bir azınlık oluşturduğu burada da ortaya çıkıyor. Tabii, çevre ekonomileri krizin patlak verdiği öbekte olmadıkları için krizin ana yansıması orada olmadı; yine de Türkiye ağır etkilenenlerden biri. Diyecekler ki, “iyi ama Türkiye 2010-2011’de kayıplarını telafi etti. Halbuki Amerika, Fransa, Avrupa hala kayıplarını telafi edemedi. 2007 seviyesinin üstüne çıkamadılar. Türkiye 2007 seviyesinin üstüne 2010’da çıktı.”
Bir kere, Türkiye’yi metropol ekonomileriyle değil, çevre ekonomileriyle karşılaştır. En zayıf performans gösteren; yani en fazla etkilenen bir öbeğin içinde yer alıyor Türkiye. 2010-2011 canlanması, kriz öncesinin kırılgan ortamına dönüştü; o kadar.. Nitekim, 2012 durgunlaşma yılı oluyor; sonrasında ne olacağı hiç belli değil.
Her şey Avrupa ve Amerika’daki finans sermayesinin geleceğine bağlı. Büyük banka iflasları, batıklar olmazsa likidite genişlemesi bize yarıyor. O zaman likidite genişlemesi orada kullanılmıyor, dışarıya kaçıyor. Banka batıkları olursa büyük risk altındayız; çünkü likidite genişlemesi bankaları, sadece paranın üstüne oturmaya veya iflastan kurtulmaya yarıyor; 2011’in ikinci yarısında olduğu gibi… Bu ortam, Türkiye için durgunlaşma getirir.
Üçüncüsü, Batı tam canlanırsa enflasyon riski doğacak ve faizleri yükseltecekler; o zaman ucuz para pompalaması da son bulacak. Yani bıçak sırtı üzerinde gidiyoruz. İdeal durum, Batı’da bankalar batmasın; 2010’da olduğu gibi; hatta 2011’in büyük bölümünde olduğu gibi. Merkez Bankaları para pompalasın, ancak reel ekonomiler de canlanmasın. Finans kapital dışarıya iştahla saldırsın. İştahla saldıracağı ülkelerden biri de Türkiye olsun. Bu ortam  bizi öndeki iki seçime kadar götürür. Ondan sonra ne olur? Allah kerim. Bu da uluslar arası finans kapitalin ve emperyalizmin istikrarsızlığına Türkiye’nin teslimiyeti anlamındadır.

  F. B: Buraya kadar söylediklerimizden, şunu diyebilir miyiz, o zaman: Türkiye’nin 1980’deki aldığı viraj, bir kompradorlaşma tercihiydi…

K. B: Öyle.

F. B: Şu anda  ekonomik olarak, politik olarak, kültürel ve ideolojik olarak Türkiye’deki rejimin tam bir komprador rejim olduğunu söyleyebiliriz o halde… Bu  NATO üyesi bir ülke. NATO üyesi olduğu için Suriye’ye yönelik emperyalist saldırının en aktif en hevesli unsuru oluşu da son derecede rahatsız edici ve tabii bir o kadar da  tehlikeli… Türkiye’deki rejim kompradorlaşmamış olsaydı  bu saldırının bir parçası olur muydu?

K.B: Tam teslimiyet söz konusu. Bağımsızlık kaygısı bizde yok olmuştur artık.

F. B: Şimdi bu sizin söylediğiniz aklıma bir şey getirdi. Geçen günlerde Halk Bank’ı özelleştirdiler. %80 hissenin yabancılara satılması öngörülmüş, %10’u kurumsal yatırımcılara, işte bankalara, vb, %10’u da güya halka, Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu. Şunu söyleyeceğim aslında: Niye böyle bir kota konuyor? Bu ne anlam ifade ediyor? Ben bu portakalı satıyorum, kim gelirse alsın? Nedir oradakinin anlamı? Niye %80’i yabancılara ayrılıyor?
K. B: İşte bizim şu andaki siyasi iktidarın Osmanlıcı veya İslamcı söylemi var. Ama bir taraftan da “Paranın milliyeti olmaz! Yabancı sermaye kavramı yanlıştır; Küresel sermayedir o. Türkiye’yi pazarlayacağız” diyor. Bu ideolojik olarak da AKP iktidarının emperyalizme, finans kapitale nasıl teslim olduğunu gösteriyor. Niye satıyor? Hep şey tüccar kafası, “Aman para gelsin!” Ulusal tasarruf yaratamayan, dışarıya teslim olan bir zihniyet, “Nasıl gelirse gelsin, para gelsin” der. Onun için arazi mülkiyetinden, arazi satışlarından, karşılıklılık (mütekabiliyet) koşulunu kaldırdılar. İstanbul’un ve Türkiye’nin en çekici mekanlarını, arsalarını Arap ve Suudi sermayesine açtılar, “Aman para gelsin!” Tek mesele bu. Buna kim direniyor? Karşı çıkan hiç kimseyi görmüyoruz. Direnmesi beklenen o küçük ve orta sermaye grupları bile mahkum olmuşlar, susmuşlar. Ara ara sızıntı duyuyoruz; İstanbul Sanayi Odası’ndan. Eskiden Ankara Sanayi başkanı olan bir bakan var, Zafer Çağlayan. “Efendim, döviz çok ucuzladı, ihracatçı zarar ediyor!” diyor. Bu da sahte söylemdir. İhracatçı zarar filan etmiyor. Girdilerini ithal ederek kazançlı çıkma yöntemini buluyor. Yani eskiden yüksek mahiyetli yerli malı kullanan tekstilci, artık ucuz (döviz ucuzladığı için) dışarıdan ucuza pamuk alıyor, pamuk ipliğini bile artık Türkiye’de yapmıyor, ondan sonra öyle ihraç ediyor.
 F. B: Şimdi mesela Türkiye’nin en önemli ihracat kalemi değilse bile, en önemlilerinden biri otomotiv. Fakat Türkiye otomobil motorunu üretmiyor, elektronik aksamı da üretmiyor. Şimdi bu, şu demek değil mi? Kardeşim, otomotiv tekelleri, burasını üretim üssü olarak  kullanılıyor. Ucuz iş gücünü kullanıyor, ucuz suyunu kullanıyor, vb.
K. B: Eskiden söylenen montaj sanayinin bir tekrarı oluyor.
F. B: Yani şimdi böyle bir durumda bir teknolojik sıçrama imkanı var mı?
K. B: Yok tabii. Bir kere sanayinin girdileri, hatta yatırım malları bakımından ucuzladığı için; ikincisi, gümrük birliği nedeniyle AB’nin gümrük tarifelerini uyguladığı için, sanayinin dışa bağımlılığı artıyor. Ucuzlayan döviz ve AB’nin düşük gümrük vergisi nedeniyle (Avrupa’dan değil, üçüncü ülkelerden) ara malı ithalatı ucuzluyor; dolayısıyla Türkiye’de ara malı sanayinin adım adım tasfiyesine şahit oluyoruz. Söylediğin gibi, otomotivde aksamı dışarıdan topluyorsun, montajını, belki kaportasını burada yapıyorsun. Dolayısıyla eskiden ihraç ettiğin bir otomobilin sana ortalama net döviz kazancı 10 dolarken, bu adım adım aşınıyor; 8, 7, 6, 5 dolara geliyor. Hatta dolar cinsinden eksiye dönebilme ihtimali bile var. Türkiye’nin büyük burjuvazisi, bu meseleyi sineye çekmiş, uyum sağlamış durumda. Sermaye bu uyumun parçası oluyor. Mustafa Sönmez arkadaşımız vurguladı ki, büyük sermaye giderek, “üretimle, yatırımla niye uğraşayım; arsa kapatma, otel yapma, konut yapma, alışveriş merkezleri yapma, TOKİ ihalelerini, enerji dağıtımı, otoyol. özelleştirmeler, vb. alma alanlarına yöneleyim ” diyor. Biliyorsun 1998’de Tayland’da patlak veren Doğu Asya krizinin ana etkeni, dıştan borçlanıp, döviz getirmeyen sektörlere –konuta, gayrimenkul- yatırım yapanlardı…
F. B: Yani bir şey üretsen ihraç etsen…. Ortada öyle bir şey yok…
K. B: Alışveriş merkezi yapıyorsun. Alışveriş merkezine para bağlıyorsun. Alışveriş merkezi döviz getirmez ki, sana. Borçlanarak büyük, lüks konut siteleri yapıyorsun…
F. B: Ama onu inşa etmek için bile ithalat girdisi gerekiyor sonuçta…
K. B: Ha, bir kere kredi ile yapıyorsun. Yerli kredi faizleri yüksek olduğu zaman, dışarıdan borçlanıyorsun. İnşaat sektörünün ithal girdisi fazla değildir diyelim; ama inşaatı sen kredi ile yapıyorsan, bir kere kredini ödeme zamanı geldiği zaman inşaattan elde ettiğin gelir TL büyük ölçüde. Alışveriş merkezlerinden elde ettiğin gelir TL. Konut yaptın, sattın. %95’ini TC. vatandaşlarına TL ile satıyorsun. Finansmanını dış borçla yaptıysan borcunu ödeme zamanı geldiğinde TL’yi dövize çevirmek için döviz kuruna bakacaksın. Çok yükselirse mahvoldun, bir. İkincisi, bu kadar çok inşaatı satabilecek mi? Elinde kalma riski de var. Doğu Asya’da 98’de, 2007-2008’de Amerika’da, İrlanda, İspanya’da olduğu gibi.
F. B: Fİ yapı mıydı; bir tanesi battı…
K. B: Örneğin Ağaoğlu’nun reklamlarının sahte, aldatıcı olduğu anlaşıldı. Şişen bir gayrimenkul balonunun patlama riski her zaman mümkün.
F. B: Şimdi şey var; büyüme de tepetaklak inişte. Galiba 2012, % 2’nin bile altında gerçekleşecek gibi görünüyor. Bence asıl sorun neyin/nasıl büyüdüğünü önemsemektir. Son tahlilde GSYH artışı paranın el değiştirmesinden başka bir şey olmadığına göre…
K. B: En hızlı artan öğenin inşaat sektörü olduğu anlaşılıyor. İnşaat sektörüyle yapılan büyüme balondur. Kime yapıyorsun bunu? Ankara‘da bile, kent merkezi ölüyor. Bütün alışveriş merkezleri, şehrin çevresine yerleşmeye başladı. Sinemalar oralara taşındı, kitapçılar yok oluyor…
FB: Bu güzel söyleşi için Özgür Üniversite adına teşekkür ediyorum.

07 Ocak 2013

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here