Tezer Özlü’nün romanlarına psikanalizin penceresinden bakmak – Ayşegül Ergişi

Tezer Özlüİnsanın aradığı düzene kavuşması, mutlu olması olanaklı mıdır? Freud “Uygarlığın Huzursuzluğu” adlı eserinde mutsuz olmanın mutlu olmaktan daha kolay olduğunu söyler (Freud, 2004: 37). Ona göre, mutsuzluğu doğuran faktörlerin üç cephesi vardır; ölüm kaygısı duyan öznenin bedeninden kaynaklanan acı, tüm yıkıcılığıyla dış dünyadan kaynaklanan acı ve sosyal alanda kurduğumuz ilişkilerden kaynaklanan acı. Bu üç faktörden en ezicisi, diğer insanlarla kurulan ilişkilerden doğar. Haz ilkesinin oidipal dönemde otorite baskısıyla gerçeklik ilkesine dönüşmesi gibi toplum içerisinde yaşayan insanın diğerleriyle ilişkisi de törpüleyici bir nitelik gösterir.

Melankolik hayat, özünde her zaman varoluşsal ve sosyal bir eleştiri taşır. Bu radikal eleştiriler aynı zamanda kişinin bireysel güçsüzlüğünü de üretmektedir. Bu güçsüzlük, içine kapanan melankoliğin iç güçlerine tutunmasıyla giderilir. Melankolik ruh halinde umut ve umutsuzluk gibi karşıt duygular bir arada varlığını sürdürürken, öz benliğin zamanıyla reel zamanın uyuşmaması yüzünden yaşanan bu umutsuzluk ve huzursuzluk halleri ömür boyu sürer. Aslolan melankolinin yazınsal yaratıcılığa dönüştürülmesidir. Julia Kristeva’nın dediği gibi ‘Yazınsal yaratı, duygulanımın kanıtını taşıyan imlerin ve bedenin serüvenidir.’ Özlü’nün serüveni de böyle okunabilir.

Otobiyografik eserleriyle Tezer Özlü, yazınsal alanda kendine özgü bir yer edinmiştir. Yazarın modernist çizgideki kısa romanı “Çocukluğun Soğuk Geceleri” ile “Yaşamın Ucuna Yolculuk” anlatısındaki karakterlerin ruh hali, psikanalizin konusu olan melankolik ruh haliyle örtüşmektedir. Antik inanışa göre organizmanın dört özsuyu olan kan, salgı, sarı safra, kara safra insanın karakterini ve ruh halini belirler. Kara safranın aşırı salgılanması melankolik mizacı doğurur. (Binkert, 1995: 102). Sıradan üzüntü ve melankoliyi birbirinden ayıran Freud, ilkini sevilen nesnenin ya da onun yerini tutan soyut bir düşüncenin yitirilişine verilen bir tepki olarak nitelerken diğerini ondan daha karmaşık ve psişik bir ruh hali olarak görür (Teber, 2004: 233). Başka bir psikanalist Melanie Klein, melankolik ruh halini yaratan kaynağı çocukluk döneminde arar. Yaşamın ilk yılında paranoid – şizoid konumdan sonra yaşanan depresif konumda, ilksel nesnenin, yani annenin tanınma sürecinde sevilen nesne ile nefret edilen nesne zihinde bütünleştirilir. Sevilen nesnenin tahribinden doğan suçluluk duygusuyla kederli ruh hali temellenir. İlksel nesnenin sadece kendine ait olmadığını ve diğer nesneleri de tanımak zorunda olduğunu anlayan özne, yitirilen ilksel nesne için yas tutar. Bu yas döneminin ilksel nesneyle sağlıklı bir şekilde aşılması, özneye olumsuzluklarla baş edebilme gücü kazandırır (Klein, 1999: 42). Dörthe Binkert, bu ruh haline olumlu işlevler yükler (Binkert, 12). Değişim dönemlerinde yitirilen eski yaşamın arkasından durup bekleme ve bu esnada yitirilen için tutulan yas, bireyin kendi içine dönerek yeniden güçlenmesini sağlar. Yaşamın yeni noktasında bireye eskiyi geride bırakmak zorunda olduğunu öğreten melankolik ruh hali, aynı zamanda eskiyi bir şekilde bilinçte koruyarak yenilenmeyi öğretir.

“Çocukluğun Soğuk Geceleri” (1980) ile onun devamı niteliğindeki “Yaşamın Ucuna Yolculuk” (1984) anlatısındaki anlatıcı kadının ruh hali, üzerinde durduğumuz konuya işaret etmektedir. Ağırlıklı olarak üzerinde duracağımız “Çocukluğun Soğuk Geceleri” adlı roman, çocukluk bunalımı ve aile hayatının anlatıldığı “Ev”; ergenlik döneminin sıkıntılarıyla örülü “Okul ve Okul Yolu”; evliliğinin anlatıldığı “Léo Ferré’nin Konseri” ve umudun simgesi “Yeniden Akdeniz” bölümlerinden oluşmaktadır.

Romanda kurgulanan zaman, 1950’li yılların Türkiye’sidir. Anlatıcı kızın yeni taşındığı eve yönelik izlenimleri eski yaşadığı mekâna göre şekillenmektedir. Daha ilk bölümdeki ifadeler, anlatıcı kızın taşra hayatına özlemini, eskiye veda etmekte güçlük çektiğini göstermektedir: Geniş ‘tahta’ evler arasındaki sessiz kasaba yaşamı, tabiatın kucağında geçirilen bir çocukluk; eriyen karlar altında açan sarı, mor çiğdemler, yüksek çamlar ve aydınlık yaz günleri. Sonrasında İstanbul’daki yeni hayatına, yaşadığı mekâna dair düşündükleri şu sözcükte belirginleşir: Fatih’teki ev, dükkânların ve bankaların uzandığı bir bulvara bağlı ‘çıkmazda’ bulunmaktadır. Oysa İstanbul’a kendisinden önce gelmiş olan kız kardeşi Süm, bu modern hayatın getirdiklerini hızlı bir gerçekçilikle benimsemiştir. “Kız Kardeşim ve Ben” başlıklı yazısında Sezer Duru, Özlü ailesinin taşra hayatı hakkında şunları söylemektedir: “Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlatılan büyük eğitim seferberliği içinde annem de babam da öğretmen okullarında okuyup öğretmen olmuşlardı. Babamız sonra hukuk eğitimi de görmüştü. İkisi de İstanbul’u bırakıp o zamanın idealizmi içinde Anadolu’ya gençleri eğitmek için gitmişlerdi, bu yüzden bizim çocukluğumuz Simav, Ödemiş ve Gerede gibi kasabalarda geçti.” (Duru, 1997: 12)

Şehirdeki ‘beton’ evin anlatımı anlatıcı kızın yaşamdaki sıkışıklığını hissettirir tarzdadır. Kıyafetlerin kapı arkasına asıldığı, tıkış tıkış eşyayla dolu odalar boğucu bir atmosferi yansıtmaktadır. Evin girişini Atatürk köşesi, Türk bayrağı; salonu dört koltuk, perde-tül-güneşlik üçlüsü ve bir kauçuk bitkisi süsler. Baba bir komutan edasıyla çocuklarını sabahları düdüğüyle uyandırır, onları özel günlerde millî marş söylemeye zorlar, hatta kapalı mekânda ‘hazırol’a geçirtir. Çocukların ders çalışırken uyacağı kurallar da bellidir. Işığın geliş açısından elektrik tasarrufuna kadar her şeye itina gösterilmelidir. Bu bunaltıcı evde bahsedilen konular da eğitim seferberliği, vatanseverin görevleri, uyması geren kurallar ve başarıya giden yollar üzerinedir. Romanın ilk bölümünün temel izleğini ev sıkıntısının oluşturduğunu söyleyen Handan İnci’ye göre, bu boğucu eve duyulan nefret, anlatıcı kızda kaçma isteği uyandırmaktadır (2003: 241).

Dünyayı ve yaşamı kavramanın yollarını arayan anlatıcı kızın zihnini ölüm düşüncesinin kaplaması, geride bırakılan hayata sağlıklı veda edememiş ve bunun yerine geçecek bir sevgiye erişememiş olmasından kaynaklanabilir. Böyle bir tercih, Klein’ın paranoid-şizoid ve depresif konum olarak adlandırdığı dönemde yaşanan güçlüklerin bertaraf edilemediğini gösterebilir. Küçük kızın ölme isteğine karşılık baba, yaşama sevgisiyle doludur. İncirleri göstererek “Bu kadar güzel yemişler varken, insan nasıl ölmeyi düşünür?” şeklindeki sözleriyle bu karşıtlık belirginleştirilir. Anneyle kız arasındaki mesafe ve sevgisizlik de annenin metinden uzaklaştırılmasıyla vurgulanır. İlksel nesnenin ilgisinden uzak kalmış bir öznenin önceden biçimlendirilmiş bir çevreye uyum göstermesi de kolay olmayacaktır. Özellikle kız çocuk anneyle özdeşleşme sürecinden sonra modele dönük ve ondan uzak bir şekilde farklılaşarak benliğini kurabilir ve dış dünyaya uyum sağlayabilir.

Lise hayatının başlamasıyla baba otoritesine toplum otoritesi eklenmiştir. İnsan yaşamı okul, yurt, fabrika gibi disiplin mekânlarında geçerken buraların kendine ait otorite figürleri, hiyerarşik yapıları ve yabancılaştırıcı dinamikleri farklı tutsaklıklar yaratır ve bu disiplin ağı bireyi sarmalar. Ne çıkmaz sokaktaki eve ne de okula gitmek isteyen anlatıcı genç kız bu mekânlar dışında mutlu olunacak bir dünyanın varlığına inanmaktadır. “Güzel olan, gerçek olan, kentin insanları, kalabalık, dış dünya” der. Bu sözlerle anlatıcı flaneurvari bir tarza bürünmüş gibidir. Yeni nesnelere yönelen anlatıcı kız, ergenlik döneminin rahatsız edici bedensel endişe ve korkularıyla mücadele etmektedir. İnsanlara, doğaya, sanata, hatta Tanrı’ya dair sorgulamaların çoğaldığı bu dönem, aslında çocuk benliğine ve nesnelerine kederli bir vedadır. Hem kaygılı bir bekleyiş hem de umutla bilinmeyen bir geleceğe, yetişkinliğe dair beklentiler mevcuttur.

“Léo Ferré’nin Konseri” başlıklı bölümde evlenmeyi seçmiş bir anlatıcıyla karşılaşırız. Onda sıradan davranışların ve görüntülerin anlam alanı oldukça geniştir, öyle ki çok zaman gerçeklik onda ıstırap halini almaktadır. Freud melankoliyi ‘ölüm dürtüsünün somut bir ifadesi’ olarak görür. Aslında depresyondaki mevcut durağanlık karşısında melankolide yaşamla ölüm arasındaki zihnin kendini dönüştürmesi söz konusudur (150). Binkert’e göre yüzyıllar boyunca dört mizaç öğretisi ışığında düşünülmüş melankolik kişilik, artık ‘hastalıklı bir ruhun kuruntularına indirgenmiştir.’ Oysa umutsuzluk, yorgunluk, duyarlılık ve kehanet yetisi nedeniyle melankoliği bir hasta olarak görmemek gerekir (108). Her kopuş sonrasında farklılaştığını kavrayış insana keder verir. Anlatıcı karakterin anlaşılmaması, delilik kisvesine büründürülmesi onu daha yalnızlaştırmaktadır.

Yaşanan zamanın metne dönüştürülmesinde ideoloji de etkin bir rol oynamaktadır. Anlatıcı kadın, politik bağlamda tarafsız değildir. Devrimci mücadelenin içinde bizzat bulunmasa da aile sistemine, kurallara ve kurumlara başkaldıran tavrı onun devrimin bir savunucusu olduğunu göstermektedir. Yozlaşmış bir toplumda insanın doğal varlığına yakışır bir hayatın özlemi duyulmaktadır. ‘Soluyamayan kuşağın’ bir ferdi olarak arzu ettiği; baskısız yaşam, eşitlik ve özgürlüktür. Baskıya başkaldırı, düzenle açık bir hesaplaşma, her fırsatta karakterden bize yansımaktadır.

İnsanın aradığı düzene kavuşması, mutlu olması olanaklı mıdır? Freud “Uygarlığın Huzursuzluğu” adlı eserinde mutsuz olmanın mutlu olmaktan daha kolay olduğunu söyler (Freud, 2004: 37). Ona göre, mutsuzluğu doğuran faktörlerin üç cephesi vardır; ölüm kaygısı duyan öznenin bedeninden kaynaklanan acı, tüm yıkıcılığıyla dış dünyadan kaynaklanan acı ve sosyal alanda kurduğumuz ilişkilerden kaynaklanan acı. Bu üç faktörden en ezicisi, diğer insanlarla kurulan ilişkilerden doğar. Haz ilkesinin oidipal dönemde otorite baskısıyla gerçeklik ilkesine dönüşmesi gibi toplum içerisinde yaşayan insanın diğerleriyle ilişkisi de törpüleyici bir nitelik gösterir. Sosyal alanda yaşanan mutsuzluk farklı şekillerde giderilebilir: İnzivaya çekilme, herkesle birlikte herkesin mutluluğu için çalışma, içgüdüleri köreltme ve savunma mekanizmalarının kullanılması gibi. Radikal bir çıkış yolu daha vardır ki bu sayılanların hepsi bir kenara itilir. İnsana yakışır bir düzen için arzularla örülmüş bir dünya yaratma çabasıdır bu. Amaç kısıtlayıcı dünyaya inat özgürleşmektir. Özne dış dünyaya sırt çevirmez ve onun nesnelerine büyük bir özlemle sarılarak tutkulu bir hayat kurar. Tezer Özlü’nün karakteri de sevgiyi, özellikle cinsel sevgiyi hayatın merkezine koyarak sevmek ve sevilmek yoluyla özgürleşmek ister. Onun sevgi dünyasında kısıtlayıcı unsurların yeri yoktur. Bu yüzden yaşamı bir sevgi nesnesine bağlı değildir. Neredeyse herkesi aynı sevgiyle kucaklama eğilimi vardır onda.

Bu tercih nasıl değerlendirilmelidir? Öznenin mutluluk arayışında ortaya çıkan ‘süreksizlik’ tablosunun temelinde ne vardır? En önemlisi toplumda erkeklere özgü kültürel bir klişe olan süreksizlik eğiliminin bir kadında görülmesi ne anlama gelmektedir? Klein gibi düşünürsek; erken yaşlarda ilksel nesneyle tam bir sevgi bağının kurulmadığını düşünmek zaten mevcut şartlar altında kolaydır. Freudcu yaklaşıma göre değerlendirirsek de, karakterin gelişim dönemlerinden birinde takılıp kaldığı düşünülebilir, özellikle fallik dönemde. Dörthe Binkert’in yaklaşımı ise tamamen farklıdır. Biliyoruz ki cinsel hayat kadına farklı bir hayatın kapılarını açar, onu değiştirir, yaşantısını zenginleştirerek uzlaşmacı kılar. Anlamlı, sağlıklı bir hayat ve mutluluğun yolu buradan geçer. Ama kadının kendini verişinde özen göstermesi gereken nokta kişiliğin çekirdeğini, özünü korumak, kendisini kendisi için korumak olmalıdır. Özünü başkasına rahatça akıtmanın yanında kendine sadık kalmak için kapanmanın, içsel birikmenin de gerekliliği göz ardı edilemez. Süreksiz bir kadın aslında özünü nesne değiştirerek korumaya çalışandır ve onda ‘varoluşun farklı bir biçimi’ mevcuttur (Binkert, 59).

Binkert’in düşüncesi anlatıcı karakterin tercihini aydınlatıcı niteliktedir. Aslında bu da başkaldırının farklı bir görüntüsüdür. Anne ve babası arasında sıcaklık ve sevgi yoktur, onlar ‘sorumluluklarının zorunluluğu ile’ bağlı[dır]lar birbirlerine. Bir de büyükanne vardır. Evin hep zor işlerine bakan yaşlı kadın, eşinin ölümünden sonra kendisini oğlu ve torunlarına adamıştır. Anlatıcı bir taraftan ebeveynin yozlaşmış hayatından nefret ederken diğer taraftan yetmiş yıl tek başına yaşayan büyükanneyi garipser. Geleneksel kadının öz varlığını görmezden gelerek eşine ve oğluna adanmış, vazifeci yaşantısı, anlatıcı karakterin cinsel hayatının şekillenmesinde en büyük etmendir. Leyla Erbil “Bir İntiharın İzinde Zaman” adlı yazısında Tezer Özlü’nün sanatını besleyen acının kaynaklarını şöyle sorgular: (Onun) içine doğduğu bu dünya, bu tarih, bu Türkiye; vahşi kapitalizmin askeri ve sivil iktidarları (sistemin bütünü), içine doğduğu, o iletişimsiz hatta sevgisiz aile ortamı ve yaşlı nine (Bunni)nin Tezer’in üzerinde inkâr edilmez etkisi olduğunu sanıyorum. Özellikle her kitabında karşımıza çıkan yaşlı Bunni’ye duyduğu sevgi, nefret, ölüm korkusuyla eşleşmektedir… Daha olgun bir kitabı olan, ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde de izlenebilecek bir ana hattır bu. Ancak Tezer’deki bu ölüm korkusu, yaşamı en uç, en pervasız yerlere kadar sürüklemekten alıkoyamaz onu; tam tersine! Zıtlarıyla birlikte, var olma tutkusu, çılgınca eğlenme, aşk yapma çokluğu, gençlik sevgisi, yaşam coşkusu ve sonsuzluk, canlılık ve dirilikle birlikte oluşur.” (Erbil, 1992: 87-8) Erbil’in bu ifadeleri onun acı ve ölüm korkusu karşısında cinsel sevgiyi nasıl hayatının merkezine koyduğunu destekler niteliktedir. Anne ve büyükanne modelini yıkmak adına anlatıcı karakter kendi ahlâk anlayışını takip etmiştir. Geleneksel anlayışın köhnemiş kurallarını sürdürmek istememesi karakteri farklı sevgi nesnelerine yöneltmiştir.

“Yaşamın Ucuna Yolculuk” anlatısında ise “Çocukluğun Soğuk Geceleri”ndeki ailenin sahte değerlerine, kadın – erkek ilişkilerine, devletin kurumlarına ve toplumun ahlâk anlayışına başkaldıran kadının olgunluk dönemi yansıtılır. Yalnızlık, acı çekme, var oluş, sonsuzluk ve ölüm kaygısı bu eserde de devam etmektedir. Burada daha derinleşmiş bir melankolik karakterle karşılaşırız. “Okyanus gibi bir yalnızlık” duyumsayan anlatıcı karakter, hayranlık duyduğu Svevo, Kafka ve Pavese’nin yaşadığı mekânlara bir yolculuğa çıkmıştır.

Peki, neden Svevo, Kafka ve Pavese? Ömrünü Trieste’de geçirmiş İtalyan romancı Italo Svevo bir araba kazası sonucu hayatını kaybetmiştir. Alman romancı Franz Kafka yalnızlık ve yabancılık içindeki modern insanın çıkmazlarını anlatmaya çalışan bir uyumsuzdur ve sanatoryumda yaşama veda etmiştir. Anlatıcı karakterin en sevdiği yazar, çağdaş İtalyan edebiyatının romancılarından Pavese ise sevdiklerinin intiharıyla erken yaşta intihar saplantılı ruh haline bürünmüş bir umutsuzdur. Anlatının bütün alıntıları onun “Yaşama Uğraşısı”ndan kesitler sunar. Anlatıcının bu üç ‘huzursuz’ yazarın peşinden gitmesinin nedeni aynı duyuş ve düşünüşe sahip olmasıdır. Hayatı, var oluşu her yönüyle duyumsama karşısında hissedilen ölüm duygusu, huzursuzluk, umutsuzluk ve toplumsal uyumsuzluk onları aynı çizgide buluşturmaktadır. Anlatıcı bu üç yazara dayanarak yaşama gücü kazanmaktadır. Leyla Erbil, gezi yazısı tadındaki bu yapıtla ilgili şunları söyler: “Tezer’in ilk öykülerinde başlayan yalnızlık, ihtiyarlık, intihar ve ölüm özellikleri ya da korku onu yaşamının sonuna kadar kovalamıştır. Son kitabı, ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta bu korku artık ölümden kaçış, bir ölüme koşuş yolculuğu, bir son çırpınış, bir ölüm dansıdır” (Erbil, 1997: 82).

Melankolik hayat, özünde her zaman varoluşsal ve sosyal bir eleştiri taşır. Bu radikal eleştiriler aynı zamanda kişinin bireysel güçsüzlüğünü de üretmektedir. Bu güçsüzlük, içine kapanan melankoliğin iç güçlerine tutunmasıyla giderilir. Melankolik ruh halinde umut ve umutsuzluk gibi karşıt duygular bir arada varlığını sürdürürken, öz benliğin zamanıyla reel zamanın uyuşmaması yüzünden yaşanan bu umutsuzluk ve huzursuzluk halleri ömür boyu sürer. Aslolan melankolinin yazınsal yaratıcılığa dönüştürülmesidir. Julia Kristeva’nın dediği gibi “Yazınsal yaratı, duygulanımın kanıtını taşıyan imlerin ve bedenin serüvenidir.” Özlü’nün serüveni de böyle okunabilir.

Nisan 2012
Amargi Dergi


KAYNAKÇA
Binkert, Dörthe (1995). Melankoli Kadındır, (çev.) İlknur İgan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Duru, Sezer (1997). “Kız Kardeşim ve Ben”, Tezer Özlü’ye Armağan, (haz. Sezer Duru), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Erbil, Leyla (1992). “Bir İntiharın İzinde Zaman”, Varlık, 25 Şubat, s.87-88.
Freud, Sigmund (2004). Uygarlığın Huzursuzluğu, (çev.) Haluk Barışcan, İstanbul: Metis Yayınları.
İnci Elçi, Handan (2003). Roman ve Mekân – Türk Romanında Ev, İstanbul: Arma Yayınları.
Klein, Melanie (1999). Haset ve Şükran, (çev.) Orhan Koçak, Yavuz Erten, İstanbul: Metis Yayınları.
Özlü, Tezer (2006). Çocukluğun Soğuk Geceleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Özlü, Tezer (2006). Yaşamın Ucuna Yolculuk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Teber, Serol (2004). Melankoli, İstanbul: Say Yayınları.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Gece ve Tehlike: Andrea Dworkin’in Kadınların “Geceyi Geri Al” Yürüyüşü Konuşması

Geceyi Geri Al yürüyüşü bizim duygusal özümüze hitap eder. Biz kadınların geceden özellikle korkması gerekir. Gece, kadınlara tehlike vaat eder....

Kapat