Televizyon Üzerine: Gazetecilik ve Siyaset – Pierre Bourdieu

Fransız gazetecilerinde yaratmış olduğu tepkilerin aşırı sertliğini nasıl açıklamak gerekir?1 Bunu nedeni, benim önceden yaptığım bütün uyarılara ve ön-yalanlamalara karşın, kendilerini hedef alınmış gibi hissetmeleri olabilemez (en azından -yakınları ve benzerleri üzerinden- doğrudan ya da dolaylı olarak adlı adınca anılmış olanları dışında).

Gösterdikleri erdemli öfke hiç şüphesiz, bir yönüyle, metinleştirmenin etkisine bağlanabilir: bu işlem, kaçınılmaz bir şekilde, söze eşlik eden yazılı olmayan kısmı, ses tonunu, jestleri, mimiği, yani iyi niyetli bir izleyici açısından, anlatmak ve ikna etmek kaygısının canlandırdığı bir söylem ile, aralarından birçoğunun görmüş olduğu polemikçi risale arasındaki farkı kendiliğinden ortaya koyan bütün şeyleri yok etmektedir. Ama bu öfke asıl, gazetecilik anlayışının (başka bir zamanda, bu anlayış, onları La Misère du monde [Dünyanın Sefaleti] gibi bir kitap yüzünden celâllenmeye götürebilirdi) en tipik özelliklerinden bazılarıyla açıklanabilir: yeni olanı “vahiy” diye adlandırılan şeyle niteleme yatkınlığı gibi, ya da eylemleri ve düşünceleri yönlendiren ve de bilinmesi öfke dolu mahkûmiyet kararlarından çok, anlayışlı hoşgörüyü kolaylaştıran görünmez yapı ve mekanizmalara (burada, gazetecilik alanına ait olanlar) zarar vermek pahasına, toplumsal evrenin en doğrudan izlenen görüntüsünü, yani bireyleri, yaptıkları şeyleri ve özellikle de kötü şeyleri, çoğu kez ihbar etme ve yargılamanınki olan bir perspektiften öne çıkarmaya yönelik doğal eğilim gibi; ya da yine, sonuçlara ulaşmaya yarayan girişimin kendisinden çok “sonuçlar”la “varsayılmış sonuçlarla) ilgilenme yatkınlığı gibi.

Nitekim bir anım aklıma geliyor ve on yıllık bir araştırmanın sonucu olan La Noblesse d’Etat [Devlet Soyluluğu] adlı kitabım çıktığında, Ünlü Okulları2 konu alacak ve Eski Mezunlar Derneği Başkanının bu okullar “lehinde”, benimse “aleyhinde” konuşacağım bir tartışmaya katılmamı öneren ve de böyle bir öneriyi reddebilmemi bir türlü anlayamayan o gazeteciyi anımsıyorum. Aynı şekilde, kitabıma tepki duyan “büyük kalemler” de orada devreye soktuğum yöntemi (ve özellikle de gazetecilik evreninin bir alan olarak çözümlenmesini) düpedüz ve sadece ayraç içine alarak, ne yaptıklarını bile bilmeden, onu böylece, birkaç polemik çıkışla çeşnilendirilmiş sıradan bir tavır alışa indirgediler.

Yine de, yeni yanlış anlamalara yol açmak pahasına, gazetecilik alanının, ilkesini gazetecilik alanının yapısında ve gazetecilerin o alanda peydahlanan özgül çıkarlarında bulan siyasal alana ilişkin tümüyle tikel bir görüyü, nasıl üretip dayattığını göstermeye çalışarak, bu yöntemi yeniden betimlemek isterim.

Sıkıcı olma kaygısının ve ne pahasına olursa olsun oyalama endişesinin egemenliğindeki bir evrende, siyaset, yoğun izleme/dinleme saatlerinden olabildiğince dışlanan nankör bir konu, fazla heyecan vermeyen, hattâ yorucu, ve de işlenmesi zor, ilginç kılınması gereken bir gösteri gibi görünmeye koşuludur. Hemen her yerde, Avrupa’da olduğu kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde de gözlemlenen ve giderek, yorumcuyu ve araştırmacı muhabiri eğlendiren sunucuyla, enformasyonu, çözümlemeyi, derinlemesine söyleşiyi, uzmanların tartışmasını ya da röportajı düpedüz oyalamaya ve özellikle de unvanlı ve kendi aralarında değişebilen konuşmacılar (ki, bağışlanmaz suç: örnek olarak bazılarını anmıştım) arasındaki talk show’ların anlamsız gevezeliklerine kurban eden eğilim buradan kaynaklanmaktadır. Bu kurgusal alışverişler içindeki söylenen şeyi ve de asıl söylenmesi mümkün olmayan şeyi gerçekten anlayabilmek için, Amerika Birleşik Devletleri’nde panelistler diye adlandırılan bu kişilerin seçilme koşullarını ayrıntılı bir şekilde çözümlemek gerekmektedir: her zaman serbest olmak, yani her zaman gelip katılmaya, ama bir yandan da, bütün sorulara, gazetecilerin kendi kendilerine sorup durdukları en acayip ya da en şaşırtıcılarına bile yanıt vermek suretiyle, oyunu kurallarına göre oynamaya hazır olmak (bu bizatihi tuttologo’nun tanımıdır); orada olabilmek ve böylece “medyatik” ünün sağladığı, basın organları indindeki saygınlık, kazanç getirici konferanslar için çağrılar almak, vb. türünden, doğrudan ya da dolaylı çıkarlarını güvenceye alabilmek için her şeye hazır olmak, yani her türlü ödüne (konuya, öteki katılımcılara, vb. ilişkin ödünler), hertürlü uzlaşmaya ve her türlü gizli anlaşmaya hazır olmak; Amerika Birleşik Devletleri’nde ve giderek de Avrupa’da, bazı programcıların panelistleri seçmek için yaptıkları ön-mülakatlarda, özellikle, açık ve parlak ifadelerle basit tavır alışlar sergilemeye ve kendini karmaşık malûmatların sıkıntısına sokmamaya (“The less you know, the better off you are”/”Nerede güçlü isen, bırak o yanın görünsün” özdeyişi uyarınca) dikkat etmek.

Ama bu demagojik sadeleştirme politikasını (bilgilendirmenin demokratik niyetinin, ya da eğlendirirken eğitmenin, tümüyle zıt kutbunda yer alan) doğrulamak için kamunun beklentilerini ileri süren gazeteciler, kendi yatkınlıklarını, kendi bakış açılarını kamuya yansıtmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar; özellikle de, izleyiciyi sıkma korkusu, onları, tartışmaya karşı kavgaya, diyaletiğe karşı polemiğe öncelik vermeye ve insanların kendi gerekçelerini, yani bütçe açığı, vergi oranlarının düşürülmesi ya da dış borçlar gibi, bizatihi tartışmanın hedefi olan şeyi tartıştıracak yerde, o insanlar (en başta da siyasetçiler) arasındaki sürtüşmeyi başat kılmak üzere ellerinden geleni yapmaya yönelttiği zaman. Siyaset dünyasıyla ilgili uzmanlıklarının özü, bir gözlemin ve bir soruşturmanın nesnelliğinden çok, ilişkilerin ve sırların (hattâ söylentilerin ve dedikoduların) mahremiyetine dayanan bir bilgiden ibaret olduğu için, hedeflerden çok oyun ve oyuncularla, tartışmaların özünden çok salt siyasal taktik sorunlarıyla, söylemlerin içeriğinden çok bu söylemlerin siyaset alanının mantığı (koalisyonların, ittifakların ya da kişiler arasındaki çatışmaların mantığı) içindeki siyasal etkisiyle ilgilenerek, gerçekten de her şeyi uzmanı oldukları bir alana çekmek eğilimindedirler (Fransa’daki son seçimler sırasında görüldüğü üzere, sağ ve sol arasındaki tartışmanın ikili mi -muhalefetin lideri olan Jospin ile sağın başkanı Juppé arasında- yoksa dörtlü mü -bir yanda. Jospin ve komünist müttefiki Hue ile öte yanda Juppé ve merkezci müttefiki Léotard arasında- sürdürülmek zorunda olduğu türünden, düpedüz yapay-olgular [artefact] icat ederek bunu siyasal tartışmaya dayattıkları bile olmaktadır; böyle bir müdahale, tarafsızlık görüntülerinin altında, sol partiler arasındaki olası görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmak suretiyle, muhafazakâr partilerin işini kolaylaştırmaya yarayan bir siyasal dayatmaydı). Asil üye statüsü taşımamakla beraber son derece etkili oyuncular konumunda bulundukları ve siyasetçilere, kendi başlarına elde edemeyecekleri (bugün, topluca ve “çıkma yapma” oyununu sonuna kadar kullandıkları, yazınsal alan dışında) ama mutlaka gereksindikleri simgesel hizmetleri sunabilecek durumda oldukları siyaset dünyası içindeki ikircikli konumları yüzünden Thersites’in3 bakış açısını benimsemeye ve onları, en çıkar gütmez tavır alışları ve en samimi inançların nedenlerini siyaset alanı içindeki konumlara (bir partinin ya da bir “akımın” içindeki rekabetler gibi) bağlı çıkarlarda aramaya iten, doğaçlama tarzındaki bir kuşku felsefesine yatkındırlar.

Bütün bunlar, gerek yorumlarında sergiledikleri beklentilerde, gerek mülâkatlarında yönelttikleri sorularda, onları, siyaset dünyasına ilişkin sinik bir görü, birbirlerine karşı çıkmaya zorlayan rekabete bağlı çıkarlar tarafından güdülen inançsız muhterislerin manevralarına terkedilmiş bir tür arena tasarlamaya ve bunu önermeye yöneltmektedir. (Şu gerçeği de sırası gelmişken belirtelim ki, onları bu yolda cesaretlendiren şey, siyasetçileri ortaya çıkarmaya ve onlara ün kazandırmaya giderek daha büyük ölçüde katkıda bulunan gerçek “caucus” (klik, odak) haline gelen gazetecilik alanının gereklerine uyarlanmak suretiyle, siyasette başarıya ulaşmak için giderek daha zorunlu olan ve de zorunlu olarak sinik olması gerekmeksizin özellikle hesaplanmış bulunan bu tür bir siyasal pazarlama içinde, siyasetçilere yardımcı olmakla görevli araçlar konumundaki siyasal danışman ve müşavirlerin tutumudur.) Salt siyasal “mikrokozmos”a ve ona bağlanabilecek olan olgulara ve etkilere yönelik bu dikkat, kamunun, ya da en azından siyasal tavır alışların varoluşları üzerinde ve toplumsal evrende ortaya çıkarabilecekleri gerçek sonuçlar konusunda daha duyarlı olan kesimlerinin bakış açısıyla bir kopukluk, yaratma eğilimindedir. Bu, özellikle televizyonun yıldızlarında, toplumla aralarındaki ekonomik ve toplumsal ayrıcalıklarla bütünleşen mesafeler yüzünden, alabildiğine güçlenmiş ve büyümüş olan bir kopukluktur. Nitekim, medya yıldızlarının, altmışlı yıllardan beri Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa ülkelerinin çoğunda son derece yüksek olan -Avrupa’da 100.000 dolar ve üzerinde, Amerika cephesindeyse milyonlarca dolar düzeyinde seyreden-4 ücretlerine, talk show’lara katılma, konferans turnelerine çıkma, gazetelerde düzenli olarak yazılar yazma, özellikle profesyonel gruplar için düzenlenen toplantılarda “yöneticilikler” üstlenme gibi faaliyetlerden sağladıkları ve çoğu kez ölçüsüz miktarlara ulaşan meblağları da ekledikleri bilinmektedir (gazeteciliğin alanı içinde erk ve ayrıcalıkların paylaşımına ilişkin yapıdaki dağınıklık, işte bu yoldan durmadan büyümekte, her zaman ekranda olma politikasıyla (bu, konferans ve “yöneticilik” pazarındaki kotalarının düşmemesi için gereklidir) simgesel sermayelerini muhafaza etmek zorunda olan küçük kapitalist girişimcilerin yanı sıra, geçicilik yüzünden bir tür otosansüre mahkûm edilmiş çok geniş bir alt-proletarya gelişmektedir).5

Bu etkilere, gazeteciliğin alanı içindeki rekabetin, daha önce de işaret ettiğim etkileri eklenmektedir; tıpkı, atlatma haber [scoop] saplantısı ve en yeni, erişilmesi en zor olan enformasyona tartışmasız bir şekilde ayrıcalık tanıma eğilimi gibi, ya da en incelikli ve en aykırı, yani çoğu kez en sinik yorumu getirmek için sürdürülen rekabetin kızıştırdığı yarış gibi, ya da yine, olayların akışı konusunda nisyanla malul kehanet oyunları, yani bir yandan fazla maliyeti olmayan (sportif bahislere yakın bir tarzda) bir yandan da günlük gazete yazısının hemen hemen eksiksiz kopukluğu ile ardışık uydumculukların hızlı çevriminin yol açtığı unutkanlık tarafından korundukları için tastamam bir yaptırımsızlıktan yararlanan tanılar ve tahminler (örneğin, bütün ülkelerin gazetecilerini, 1989’da, birkaç ay içinde, yeni demokrasilerin görkemli yükselişini ululamaktan iğrenç etnik savaşları mahkûm etmeye götürmüş olanlar) gibi.

Bütün bu mekanizmalar topyekûn bir siyasetdışılaştırma etkisi (depolitizasyon) ya da, daha kesin bir ifadeyle, siyaset karşısında hayal kırıklığı etkisi yaratmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Oyalama arayışı, özel bir gayret içine bile girmeksizin, siyasal yaşam ne zaman önemli, ama görünüşte sıkıcı bir sorunu gündeme getirse, dikkatleri bir gösteriye (ya da bir skandala) doğru çevirmeye, ya da daha incelikli bir tarzda, “aktüalite” denen şeyi, tıpkı O.J. Simpson davasının oluşturduğu örnekte olduğu gibi, çoğu kez gelgeç olay ile show arasında bir yerde konumlanmış oyalayıcı olaylardan oluşan bir rapsodiye, Türkiye’deki bir deprem ve bir bütçe kısıtlama tasarısının sunulması, bir sportif utku ve sansasyon yaratan bir dava gibi, zamandizinsel rastlaşmanın rastlantılarıyla birbirine eklenmiş, birbiriyle orantısız olayların başı kıçı belirsiz akışına dönüştürmeye iterken, bu olaylar da, anın ve aktüelin içinde görülecek şeyler olma durumuna indirgenerek ve bütün öncellerinden ya da sonuçlarından koparılmak suretiyle saçma olana indirgenmektedir. Hissedilmeyen değişiklikler, yani, kıtaların hareketlerinde olduğu gibi, anın içinde duyumsanmaz ve algılanmaz olarak kalan ve etkilerini ancak zaman içinde bütünüyle ortaya çıkaran her türlü süreç karşısındaki ilgisizlik, günü gününe düşünme mantığının ve gazetecileri, günlük olanın peşinde koşan o gazetecileri, dünyanın, anlıkçı ve kopuklukçu bir tasvirini üretmeye mahkûm etmek üzere, önemli ile yeninin [scoop] bir ve aynı şey olduğunu dayatan rekabetin kolaylaştırdığı yapısal nisyanın etkilerini pekiştirmektedir. Gazeteciler, zaman ve özellikle de ilgi ve bilgi yokluğundan (belge toplama çalışmaları çoğu kez aynı konuya ilişkin olarak basında çıkmış yazıları okumakla sınırlı kaldığından), olayları (örneğin bir okuldaki şiddet eylemini), içinde yer aldıkları ilişkiler sistemine (tipik aile yapısı, bu yapının emek pazarındaki arz ve taleple ilişkili olması, bu pazarın vergi konusunda izlenen politikayla ilişkili olması, vb. gibi) yerleştirmek suretiyle gerçekten anlaşılabilir kılmaya çalışmamaktadırlar, bu konuda, hiç şüphesiz, siyasetçilerin ve özellikle de hükümetteki sorumluların, aldıkları kararlarda ve bunların duyurulmasında, ilk anda görünür etkileri bulunmayan edimler yerine kısa vadeli girişimlerinin, “açıklamanın etkileri”ni de taşıyacak şekilde ön plana çıkarılması yönündeki eğiliminden cesaret almakta ve onlar da, karşılık olarak, o siyasetçileri aynı eğilimi sürdürmeleri için cesaretlendirmektedirler.

Tarihselcilik dışına itilmiş ve tarihselcilik dışına iten, atomize edilmiş ve atomize eden bu bakış açısı, paradigmasal gerçekleşmesini televizyonun güncel haberlerinden yansıyan dünya imgesinde bulmaktadır; sonuçta hepsi birbirine benzer hale gelen görünüşte saçma öykülerin birbirini izlemesi, sefil halkların sonu gelmez resmigeçitleri, tek açıklama yapılmaksızın peydahlanan ve çözüm bulunmaksızın kaybolacak olan, böylece her türlü siyasal zorunluluktan arındırılmış bir halde, en iyi koşulda bir insanı acıma dalgasından başkaca bir şey yaratmaları mümkün olmayan olaylar zinciri, bugün Zaire, dün Biafra, yarın Kongo. Aralarında bir bağ kurulmayan ve tarihsel bir perspektife oturulmaksızın birbirini izleyen bu trajediler, kasırgalar, orman yangınları, seller gibi doğal afetlerden tam olarak ayrışmamaktadırlar ve o doğal afetler de “aktüalite”nin içinde fazlasıyla mevcutturlar, çünkü gazetecilik mesleği açısından, ayinsel demesek bile gelenekseldirler ve özellikle de haberleştirilmeleri hem kolay hem de ucuzdur. Geride bıraktıkları kurbanlara gelince, gerçek anlamıyla siyasal bir dayanışma ya da isyan duygusu uyandırabilme şansları, trenlerin raydan çıkması ve de daha başka kazalarda olduğundan daha fazla değildir. Böylece, niye oldukları hiçbir şekilde anlaşılmayan ve engellenmeleri de mümkün olmayan felaketlerin saçma sapan ardışıklığı şeklinde bir tarih felsefesinin ilâmından ibaret bir dünya tasvirini üreten şey, özellikle rekabete kazandırdığı özel biçim ve tartışmasız dayattığı rutinler ve düşünce alışkanlıkları arasından, aslında gazetecilik alanının mantığıdır. Etnik savaşlar ve ırkçı kinlerle, şiddet ve suçla dolu bu dünya, her şeyden önce bir yana çekilip kendisinden korunmak gereken anlaşılmaz ve kaygı verici bir tehditler ortamından başka bir şey değildir. Ve gazeteciliğin dünyadan söz açma tarzı, hele de etnomerkezci ya da ırkçı deyimler eşiğinde geliştiğinde (özellikle Afrika ya da “varoşlar” konusunda sıklıkla görüldüğü gibi), seferber etmeye de siyasallaştırmaya da elverişli olmamaktadır; tersine, tıpkı suç ve şiddetin durmadan azgınlaştıkları yanılsamasının güvenlikçi bakış açısının endişe ve fobilerini beslemesi gibi, yabancı düşmanlığına iten kaygıları yükselmekten başka bir katkısı olması mümkün değildir. Dünyanın, televizyonun sunduğu şekliyle, sıradan ölümlüler için hiç de cazip olmadığı duygusu, siyaset oyununun, bir bakıma sporcular ile seyirciler arasında benzer bir kopukluğa yol açan yüksek düzey sporlarındaki gibi, profesyonellerin işi olduğu şeklindeki izlenimle atbaşı gitmekte ve bu da, özellikle siyasete en az yakın duranlarda, elbette kurulu düzenin korunmasına yardım eden kaderci bir yükümsüzlük halinin güçlenmesine neden olmaktadır. “Postmodern” denen belli bir “kültürel eleştiri” ile, çalışma koşulları, hedefleri (azami izleyicinin, dolayısıyla “daha iyi satmaya” imkân veren “küçük artı”nın aranması) ve düşünce tarzları içinde, reklamcılara, giderek daha fazla yaklaşan televizyon programcılarının sinizminin, izleyicilerin etkin sinizminde (özellikle zapping’de somutlaşan sinizm) sınırını ya da panzehirini bulabileceğini varsaymak için, gerçekten de halkın “direnme” yeteneklerine (yadsınmaz, ama sınırlı yetenekler) olan imanı bedene çivilemiş olmak gerekmektedir: “bildiğimi bildiğini biliyorum” tipinden stratejik oyunların eleştirel ve düşünümsel yarışı içine girme yatkınlığını ve televizyon programcıları ile reklamcıların kullanıcı (manipüle edici) sinizmini doğuran “alaycı ve metinlerötesi” mesajların karşısına, üçüncü ya da dördüncü dereceden bîr “okumayı” çıkarma yeteneğinin evrensel olduğunu sanmak, gerçekten de, skolastik yanılsamanın popülist biçimi altındaki en sapkın türlerinden birine yuvarlanmaktır.

Pierre Bourdieu
Televizyon Üzerine

Notlar:
1 Televizyon Üzerine, büyük tartışmaların konusu oldu ve aylar boyunca Fransa’nın bütün büyük gazetecilerini ve günlük gazetelerin, haftalık dergilerin ve televizyon kanallarının yazar ve yorumcularını ayağa kaldırdı. Bu süre boyunca kitap best-sellers listesinin başındaydı.
2 Fransa’nın, uzun geçmişleriyle, öğrencilerine verdikleri eğitimle, yetiştirdikleri kişiliklerle ünlenmiş okulları; Louis le Grand lisesi, Sorbonne, École Normale Supérieure, École Polytechniqe gibi eğitim kurumlan kastediliyor (Ç.N.)
3 Thersites, İlyada destanının gülünç, çirkin ve korkak kahramanıdır. Orduda isyan çıkarmaya yeltendiği için Odysseus tarafından sopayla evire çevire dövülür. Akhileus’un istemeden öldürdüğü Amazon Panthesile’nin cesedi karşısındaki ızdırabını alaya alır ve kargısıyla ölünün gözlerini oyar. Akhileus da yumruğuyla kafasını ezerek onu öldürür (Ç.N.).
4 Bkz. James Fallows, Breaking the News. How Media Undermine American Democracy [Haberlerin Sunuluşu. Medya Amerikan Demokrasisini Nasıl Çökertiyor], New York, Vintage Books, 1997.
5 Bkz. Patrick Champagne, “Le journalisme entre précarité et concurrence” [“Geçicilik ve Rekabet Arasına Sıkışan Gazetecilik”], Liber, 29 Aralık 1996.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tim Rayborn, ‘Qadim’ ve ‘Chordae’ adlı iki albümü

Kapat