Clara Zetkin: “Hayatın olduğu yerde savaşmak istiyorum”

Clara Zetkin“İnsan suretindeki her şeyin kurtuluşunu slogan edinmiş olanlar, insan cinsiyetinin bir yarısını ekonomik bağımlılıkla siyasal ve sosyal köleliğe mahkûm edemezler. İşçiler kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alınmışlarsa, kadın da erkek tarafından öylesine boyunduruk altına alınmıştır ve ekonomik özgürlüğüne kavuşmadığı sürece de öyle kalacaktır. Kadınların ekonomik bağımsızlıkları için en gerekli şart çalışmaktır.”
“Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler… Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. 

Devamı…Clara Zetkin: “Hayatın olduğu yerde savaşmak istiyorum”

Theodor Adorno: Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın diğerlerinden daha çok şey biliyor!

AdornoBurjuva yanılsamasının çerçevesi içinde “doğa” olarak adlandırılan her şey, toplumsal sakatlanışın izidir sadece: Bir yara dokusu. Kadınların kendi fiziksel doğalarını bir hadımlık hali gibi yaşadıklarını öne süren psikanalitik teori doğruysa eğer, maruz kaldıkları nevroz da onlara hakikatin hiç değilse bir ucunu gösteriyor demektir. Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın, kocasının işine öyle geldiği için kendini bir çiçek olarak gören kadından daha çok şey biliyordur kendi hakkında. Yalan olan, doğanın, varlığına izin verildiği ve uyarlandığı yerde yaşamaya devam ettiği iddiası değildir sadece; uygarlıkta doğa sayılan her şey, sırf kendi tözü gereği, doğadan en uzak şeydir: Uygarlığın kendine nesne olarak seçtiği şey.

Devamı…Theodor Adorno: Kanadığında kendini bir yara gibi hisseden kadın diğerlerinden daha çok şey biliyor!

Evlilik ve Ahlak: İnsan Değerleri İçinde Cinsiyetin Yeri – Bertrand Russell

Evlilik ve AhlakCinsel konulara ilgi duyan bir yazar böylesi konuların irdelenmemesi gerektiğini düşünenler tarafından suçlanıp bunlar tarafından tedirgin edilme tehlikesiyle her zaman karşılaşabilir. Konuya olan ilgisi, konunun önemiyle tümden oransız olursa aşırı tutucu ve şehvet düşkünü kişilerin sansürüne uğrama tehlikesinden kurtulabileceği düşünülür. Bu görüş gene de sadece geleneksel ethikde değişikliği savunanlarca dikkate alınmaktadır. Orospuların rahat bırakıl­maması için uğraşanlar ve yasalara sahip çıkanlar görûnüş de Beyaz Kadın Ticaretine karşıdırlar, fakat aslında bunlar istiyerek ve bilerek gerçekleştirilen evlilik dışı ilişkilere kar­şıdırlar. Kadınların kısa etek giyip, dudaklarını boyamalarına karşı çıkanların ve plajlarda açık saçık mayolar görürüm umuduyla dolananların hiçbirisi cinsel saplantıların kurbanları değillerdir. Ama bunlar daha fazla cinsel özgürlüğü savunan yazarlardan daha çok acı çekmektedirler.

Devamı…Evlilik ve Ahlak: İnsan Değerleri İçinde Cinsiyetin Yeri – Bertrand Russell

Sabahattin Ali:Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi

Sabahattin AliMacide, Fransızcadan başka hiçbir derste babasının iltimasını kullanmadan orta mektebi bitirdi. Artık her şey tamamdı. Bundan sonra ne yapılacağını ne anası, ne babası, ne hocaları, ne de herhangi bir kızın anası, babası ve hocası biliyordu. Herkes gibi onun da akıbetini tesadüfler tayin edecekti. Belki bir müddet sonra bir kocaya vermek isteyecekler, o reddedecek, başka birini ortaya sürecekler, onu da istemeyecek, bu mücadele pek de uzun sürmeden genç kızın sebepsiz ısrarı sona erecek, o da nihayet, “ne olursa olsun” deyip boyun eğecek ve bir şeyler, bir şeyler olacaktı.
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?

Devamı…Sabahattin Ali:Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi

“Bir kez telaffuz edildiğinde her şey söylenmiş olur” İtiraf Edilmeyen Cemaat – Maurice Blanchot

kadın meselesiMarguerite Duras’ın “ölüm hastalığı” diye adlandırdığı şey bu ıstırap mıdır? Muammalı adının cazibesine kapılarak bu kitabı okumaya giriştiğimde bunu bilmiyordum ve şansım yaver gittiğinden hâlâ bilmediğimi söyleyebilirim. Kitabı okumayı ve yorumlamayı, birbirini aydınlatan ve karartan bu iki şeyi, ilk kez yapıyormuş gibi yeniden ele almama izin veren şey budur. Öncelikle bu ad, belki Kierkegaard’dan alınma Ölüm Hastalığı adı, sırrını sadece kendi için tutuyor veya saklıyor gibi gözüken bu ad nedir? Bir kez telaffuz edildiğinde her şey söylenmiş olur; bilgi bu adla boy ölçüşemeyeceğinden, söylenmesi gerekenin ne olduğu bilinmez. Teşhis mi yoksa yargı mı? Yalınlığında bir aşırılık vardır. Bu, kötülüğün aşırılığıdır. Kötülük (ahlâki veya fiziksel), her zaman ölçüsüzdür.

Devamı…“Bir kez telaffuz edildiğinde her şey söylenmiş olur” İtiraf Edilmeyen Cemaat – Maurice Blanchot

Erica Jong: “Erkek milletinin kötü yanı, herkesten her zaman saygı görmek istemesinde yatmaktadır”

kadın erkek çocukErkeklerin çoğu kadınları ya melek ya da şeytan olarak görürler. Ya bakiredir kadınlar ya da orospu. Ya azize ya da günahkar. Bunlara aynı kadının yarı melek yarı şeytan olabileceğini, başlangıçta masumiyetin ta kendisiyken sonradan tecrübenin simgesi haline gelebileceğini anlatmak olanaksızdır. Hele namus denilen şeyin zenginlerin parası yetebilecek bir lüks olduğunu, günahın ise fakirler için bir yaşam çaresi olduğunu asla anlayamazlar.
Kadın, doğanın her kesiminde yanlış anlaşılmış, ya namus değerlerinin ya da günahların bileşimi olarak görülmüştür.

Devamı…Erica Jong: “Erkek milletinin kötü yanı, herkesten her zaman saygı görmek istemesinde yatmaktadır”

Yılmaz Güney, Kadın Meselesi ve Kürt Sorunu’na nasıl bakıyordu?


Yılmaz Güney  ile yapılmış olan bu  şöyleşide Güney, kadının ezilmişlik sorunu için  Kadınların meseleyi sadece kadın erkek eşitliği, eşitsizliği üzerinden ele almak değil de sınıfsal kurtuluş açısından elle almaları gerektiğini belirterek aksi durumda Avrupa’daki hastalıklı duruma düşülebilir olduğuna dikkat çekiyor.  Kürt Sorunu için ise;  “Kürt sorunu, Türkiye ve Ortadoğu’daki devrim sorununun kilit noktalarından biridir. Kürt sorununu bugüne kadar Türk solu tarafından kuyruk bir sorun olarak görüldü. Yani esas olarak olaya bakarken işte “Biz Türkiye’de devrim yapacağız. Devrimden sonra size bir siyasi hak bağışlayacağız.” Halbuki; Marksist literatürde olsun devrimci demokrat literatürde olsun bağışlamak diye bir şey söz konusu değildir.” diyor.

Devamı…Yılmaz Güney, Kadın Meselesi ve Kürt Sorunu’na nasıl bakıyordu?

Kadının Ortaçağdan XX’i Yüzyıla Değin Serüveni – Ayşe Sevim

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kadının konumu feministleri gülümsetecek mahiyettedir. Ortaçağın başlangıcından yaklaşık 7. yy.’a dek Hristiyan olan topluluklarda toplumsal düzen yerleşmediği için kadınlar yasalarla sınırlanmamıştı. Başka bir değişle feodal dönem kadınlar için oldukça iyi bir zaman dilimiydi. 13. yy.’a kadar kadınlar hem dini kuruluşlar da hem de çalışma hayatında özgür bir biçimde bulunmuşlardır. Ortaçağ kadınları ticari alanlarda özellikle manifaktürde çok önemli bir potansiyel oluşturuyorlardı. Manifaktürde kadın ustalar yetişir bunlar esnaf loncalarına üye olurlardı. Kadınlar yine hekimlik, berberlik, sebze satıcılığı, fırıncılık, terzilik, değirmencilik, lokantacılık vb. mesleklerde söz sahibiydi. Kadınların konumunda 13. yy.’dan itibaren olumsuz değişiklikler meydana gelmeye başlamıştır. Bu yüzyıldan sonra kadının mahkemelere tanık olarak çıkma hakkı ellerinden alınmış, işlerini bir vasi yoluyla yapmak zorunda kalmışlardır. Rahiplere 4.yy.dan itibaren söylenen bekarlık şartı 11.yy.’ın sonunda yapılan Gregoryan Devrimi ile artık kesinlik kazanmış, yine bu devrimle kilisedeki yüksek mevkilerde olan kadınlar görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.

Devamı…Kadının Ortaçağdan XX’i Yüzyıla Değin Serüveni – Ayşe Sevim