Orhan Veli: Aleyhimde yazılan yazıların, lehimdekilerden fazla olması beni memnun eder

Rüştü Onur: Beni bugün saat 4’te caddeden bir çocuk gibi koşarak, hatta zıplayarak geçtiğimi görenler garip buldular. Evet artık ben Garip’im. Süleyman Efendi’yle akrabalığımız anadan geliyor.
Nurullah Ataç: Okuyun, o şairleri okuyun: yarın herkese uyarak anlayacağınıza şimdi kendiniz keşfedin.
Nazım Hikmet: Şimdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama, ölümsüz.
Sabahattin Eyuboğlu: Dünya şairleri arasına en kolay katılabilecek şairlerimizden biri de Orhan Veli’dir. Rumeli Hisarı’nda yeniden türkü söylemeye başlayan bu garip kişi Türkçe’yi insanca söylemesini biliyordu.

Devamı…Orhan Veli: Aleyhimde yazılan yazıların, lehimdekilerden fazla olması beni memnun eder

“Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin…” Projektörcü – Sait Faik Abasıyanık

8:45 vapuru iskeleden kalktıktan sonra, uzak şimşekler yakınlaşmaya başlamıştı. Anadolu sahili bir ara gözden kayboluverdi. Yağmur, projektörün önünde, birtakım hendese-i musattaha şekilleriyle beyaz ve keskin kaynaştı. Kanepede üstüne başına yağmur sıçrayan, uzak ve puslu ışıkların yandığı evleri düşündüğü pek anlaşılan bir adam, yerinden bir iskeleyi kaçırıyormuş gibi aceleyle kalktı. Projektörcünün yanına doğru ilerledi. Projektörcünün üstünde kolları boşta sarkan eski bir muşamba vardı. Sırtı kamburlaşmıştı. Yanma sokulan adama başını çevirip baktı. Yüzünü tekrar projektörün, şimdi yalnız birtakım münkesir, müstakim ve muvazi hatlardan başka bir şey göstermeyen ışığına çevirdiği zaman, kendisine laf söylenebilir bir adam yüzü görmüş zannettirecek bir halle:

Devamı…“Yağmurlu gecede bir adam geldi, dersin…” Projektörcü – Sait Faik Abasıyanık

Sabahattin Ali: Dünyanın en basit adamı bile insanı hayrete düşürecek derecede karışık bir ruha sahip

İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.
Yalnız, söylediğim gibi, Raif efendi büyük kızından, Necla’dan bir şeyler bekler gibiydi. Yüzünün hareketlerinde, ağzını, ellerini oynatmakta boyalı teyzesini taklit eden ve bütün manevi kuvvetini de eniştesinin ukalalığından alan bu kızın, bu kalın dış kabuklara rağmen içinde sahici insandan bir şeyler kaldığını zannettirecek alametler mevcuttu. Babasına karşı arsızlığını hakaret derecesine getirmeye çalışan kardeşi Nurten’i azarlayışmda bazan hakiki bir infial seziliyor, sofrada veya odada Raif efendiden pek istihfafla bahsedildiği sıralarda hızla kapıyı vurup çıktığı oluyordu. Fakat bu haller, içinde saklanıp kalmış olan insanlığın ara sıra nefes almak için yaptığı hamlelerden ibaretti ve muhitinin senelerce sabırlı bir çalışma ile vücuda getirdiğisahte şahsiyet, asıl hüviyetinin başkaldırmasına meydan vermeyecek kadar kuvvetliydi.

Devamı…Sabahattin Ali: Dünyanın en basit adamı bile insanı hayrete düşürecek derecede karışık bir ruha sahip

Bir şehre yazılmış yarın bir şarkının şiiri: “Bekle bizi istanbul”

Salkım salkım tan yelleri estiğinde
Mavi patiskaları yırtan gemilerinle
Uzaktan seni düşünürüm Istanbul
Binbir direkli Halicinde akşam
Adalarında bahar
Süleymaniyende güneş
Hey sen güzelsin kavgamizin şehri
Ve uzaklardan seni düşündügüm bugünlerde
Bakışlarimda akşam karanlığın
Kulaklarimda sesin Istanbul
Ve uzaklardan
Ve uzaklardan seni düşündügüm bugünlerde
Sen şimdi haramilerin elindesin Istanbul

Devamı…Bir şehre yazılmış yarın bir şarkının şiiri: “Bekle bizi istanbul”

Aziz Nesin’den Bir Hikaye Yeşil Renkli Namus Gazı Operası – Aziz Nesin

Arkeologlar yeraltında yeni bir kent buldular. Bu kentte birçok ileri ulusların arkeologlarından, tarihçilerinden, bilginlerinden ve bilimcilerinden bir bilimsel kurul yıllarca inceleme ve araştırmalarda bulundu. Sonuç, çok şaşırtıcıydı. Çünkü Roma, Yunan, Mısır, Sümer, Eti, Çin uygarlıklarından çok daha eski dönemlerin izlerini taşıyan bu yeraltı kentinde, aynı zamanda günümüz uygarlığının, tekniğinin ve yaşayışının da belirtileri görülüyordu. Bu açıklanabilir bir durum değildi. Sanki yirmibin yıllık tarihsel gelişimi kendisinde barındıran bir kent, bir depremle yıkılmış, böylece değişik çağların uygarlıkları birbiri içine karışıp allak bullak olmuştu. Bir sesalma makinesinin yanında cilalıtaş çağının bir baltası bulunuyor, bir sutyenin yanında bir ilkçağ oku, televizyonun yanında ilk insanın iskeletinden bir kafatası duruyordu.

Devamı…Aziz Nesin’den Bir Hikaye Yeşil Renkli Namus Gazı Operası – Aziz Nesin

Dostoyevski’nin “İnsancıklar” Romanında “Sıradan İnsan” Figürü – Yrd. Doç. Dr. İ. Murat Çakmakçı

Ah, niçin kuşlar kadar hür değilim?
Beni duvarlar arasına esir eden
Bu bağlardan nasıl kurtulacağım?
Daha bunun gibi birtakım hoyratça fikirler…
Neyse, geçelim bunları…
Nemize lazım!?
F.M.Dostoyevski

Fredrick Engels: “Eskiden romanların ana kahramanları olan kralların ve prenslerin yeri, fakir adam yani hayatı ve kaderi, ihtiyaçları ve acıları olan romanların ana maddesini oluşturan yoksul sınıf tarafından yavaş yavaş ele geçirilmektedir” (1843)

Devamı…Dostoyevski’nin “İnsancıklar” Romanında “Sıradan İnsan” Figürü – Yrd. Doç. Dr. İ. Murat Çakmakçı

Öykü, Dört Duvar – Orhan Kemal | “Bütün bunları alkışlayan aldatılmış kalabalıklar vardı!”

Sürgünler geldi dediler. Zaten bekliyorduk. Koştuk cezaevinin taş merdiveni başına: Ben, Necati, Kosti, Bobi Niyazi.
Dördümüz de hükümlüydük. Necatiyle Kosti bir gece Beyoğlu sinemasının gişesini soymağa kalkıp yakalanmaktan yedişer yıl yemişlerdi. Bobi Niyazi, aslında esrar satmak ama, “arkadaşlar matrağına cebime esrar koymuşlar, polisler kaçak çakmak tası ararlarken enselediler, adımız esrarcılığa çıktı!” diyordu.
Neyse, koştuk cezaevinin idareye çıkılan taş merdivenlerine.
Bir başka İl’in cezaevinden bizim cezaevine sürgün edilenler, büyük demir kapıdan içeriye ikişer ikişer sokuluyorlardı. Ortadaki kalın, upuzun zencice bileklerinden sıkı sıkıya bağlı cezalılar yüzenli çifttiler, tamam üçsüz kişi!  Yalın ayakları, paramparça üst baslarıyla mide bulandırıcıydılar. Saçları sakallarına karışmıştı. Her içeri giren çift, onları getiren candarmalarin önünde duruyor, bileklerini bağlıyan kelepçenin küçücük kilidi açılmadan önce, üçsüz sari dosya arasından “Şahsi dosya”ları bulunuyor, bizim cezaevi idarecilerine teslim ediliyorlardı. 

Devamı…Öykü, Dört Duvar – Orhan Kemal | “Bütün bunları alkışlayan aldatılmış kalabalıklar vardı!”

Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum – Tezer Özlü

Camdan düzensiz bir duvar…

Akşam çok uzun süreden sonra gelmişti. Aynı akşamın gecesi çok derin, karanlık, olağanüstü karanlık oldu. Bir ara ağaçlar altında yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Sonra suya atladılar yanımdakiler. Belki ben bunun için döndüm eve. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Evde her gün üzerinde oturduğum bir koltuk var.  Camdan düzensiz bir duvar, bir ayva ağacı, toprak birikintileri ve kurumuş otlara bakıyorum. Gece bile olsa görür gibiyim onları. Çünkü bu evi ve bahçesini çok iyi tanıyorum.

Devamı…Birden salonda bir mum parlıyor. Ve hiç bir aydınlık vermiyor bu mum – Tezer Özlü

Ölümün Lafazan Çığlıklarının Med-Cezirinde Hayyamla Kafka Arasında Doğulu Bir Aydın

Artık ne arzum kaldı, ne de kinim. İçimdeki insanı yitirdim. Kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. Hayatta insan ya melek olmalı, ya doğru dürüst insan, ya da hayvan. Ben onlardan hiçbiri olmadım. Hayatım ebediyen kayboldu. Ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmiştim. Şimdi artık geri dönüp, başka bir yolu seçmem imkansız. Bundan böyle anlamsız gölgelerin peşinden gidemem. Yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. Sizler, gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. Elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? Ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sola, ne de sağa gitmek istiyorum. Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum. (Diri Gömülen’den)

Devamı…Ölümün Lafazan Çığlıklarının Med-Cezirinde Hayyamla Kafka Arasında Doğulu Bir Aydın

Güneş puslu ve takatsizdi. Mevsim geçiyordu – Murathan Mungan

“Bin yıldır saydam yüzümüzde Ölümü seyrediyoruz. Kımıltısız günler geçiyor bu sonsuz cam kovuklarda. Bembeyaz gelinlikler gibiyiz. Bembeyaz kefenler gibi. Çevremizde ince bir halka, zaman zaman ışıltısı göz alan ince çizgiler, altın şansı gelin telleri. Kaç kuşak sahip çıktı bize. Kaç kez büyük aynalı ceviz vitrinler, camekânlar (kaç yurtluk) değiştirdik. Ama hiç kullanılmadık, hiç el değmedi bize. (Hiç yasamadık) Ne bir çorbanın sıcaklığını duydu mermer tenimiz; ne de bir tatlının şerbetli lezzetini. Öylece durduk. Sonsuza bırakılmış bir çeyizdik biz. En uzun yolculuğa çıktık, yola çıktığımız yere bırakılarak. Pürüzsüz tenimiz. Ne bir çatlak, ne bir sızıntı. Öylece bekliyoruz. Bizi çevreleyen gelin telleri ince bir sızı gibi…

Devamı…Güneş puslu ve takatsizdi. Mevsim geçiyordu – Murathan Mungan

Edebi İncelemeler | Orhan Kemal’in Romanları 1 – İ. Güven Kaya

Orhan Kemal’in romanlarının bir bölümü kendi yaşamından bazı kesitler yansıtır. Sonra gittikçe geniş boyutlar kazanan konular Çukurova’ya, Çukurova emekçilerine; oradan da İstanbul’a değin uzanır. Bu genel çizgi içinde irili ufaklı, kadınlı erkekli bir yığın insan; iyi kötü, mutlu mutsuz yaşamlarıyla okuyucuların gözleri önüne serilir.
Burada, Orhan Kemal’in tüm romanlarını değil de, bir grup romanından yola çıkarak en belirgin çizgileriyle üç insan kesitini vermeğe çalışacağız. Bunu yapmaktan amacımız, yazarın büyük bir ustalıkla yarattığı bu insan tiplerinin hâlâ toplumumuzda etkin kişiler oluşları ve zaman zaman toplumsal yapıyı temelinden sarsmalarıdır. Orhan Kemal, bu tipleri yaratırken kendine özgü gülmece anlayışından da yararlanarak, biraz abartmaya kaçmamış değildir. Bununla birlikte çevre gözlemlerinden yola çıkarak ortaya koyduğu bu insanların gerçekçi bir anlatımla okuyucuya tanıtılması, yazarın gözlemci yanının ne denli güçlü olduğunu da kanıtlamaktadır.

Devamı…Edebi İncelemeler | Orhan Kemal’in Romanları 1 – İ. Güven Kaya

İlya Ehrenburg’un hayatında ve hatıralarında şair Sergey Yesenin

Çok soğuk bir kış günü, Yesenin’e, Tverskaya caddesinde rastladım. Halis bir kahve içmek için “Kislovka” adını taktığı esrarlı bir yere gitmemizi teklif etti.
Bize kapıyı açan kadın, sevinçli bir eda ile : “Ah Sergey Aleksandroviç, diye bağırdı, sizi dört gözle bekliyordum..” Komodinin üzerindeki biblolara, eski İngiliz gravürlerine bakılırsa, eskiden varlıklı bir kadınmış; şimdi ise, aktörler, yazarlar ve karaborsacılar için “gizli” bir restoran işletiyordu. Yesenin kadının kulağına bir şeyler fısıldadı. Hemen masanın üzerinde bir kahve takımı, şekerlik, pastalar, hat tâ küçük bir sürahi likör de peyda oldu. Ben, daha çok bir keşiş yaşamı sürüyordum. Bu çeşit yerlerin bulunabileceğini aklıma bile getirmemiştim. Şaşırdığımı gören Yesenin çocuk gibi sevindi: “Paris kahvelerinden farkı var?” dedi.

Devamı…İlya Ehrenburg’un hayatında ve hatıralarında şair Sergey Yesenin

Rus şiirinin güneşi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’den bir öykü: Tipi

Atlar tümseklerden tümseklere
Dörtnala koşuyorlar karları savurarak…
Yolun tenha bir kıyısında, bir köşede,
Görünüyor yapayalnız bir tapınak.
…………………
Tipi birden bire bastırıyor
Kar yağıyor lapa lapa,
Kızağın üzerinde dönüp duruyor
Kanatları ıslık çalan kara bir karga
Havada yüreği ezen bir şey var:
Benziyor bu gizli bir çağrıya.
Gözleri karanlık uzaklarda, yeleleri
duman içinde atlar
Koşuyorlar soluk soluğa. (Jukovski)
Bizler için unutulmaz bir dönem olan 1811 yılı sonlarında Gavrila Gavriloviç R. adında iyi yürekli bir adam Nenarodova’daki çiftliğinde yaşamaktaydı. Çevrede konukseverliği, güleryüzlülüğüyle ün salmıştı. Evi yiyip içmek ve ev sahibinin karısıyla beş kapiğine boston oynamak için gelen komşularla her zaman dolup taşardı.

Devamı…Rus şiirinin güneşi Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’den bir öykü: Tipi

Oğuz Atay: Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı

“‘Önce kelime vardı,’ diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.”
(Oğuz Atay tutunamayanlar sayfa 154)

Devamı…Oğuz Atay: Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı