Stefan Zweig’i Anlamak: “İnsanı eliyle tutup anlayamadığı şeyler korkutuyor”

Stefan Zweıg  1881 yılında Viyana’da doğdu. Sanayici, varlıklı bir babanın oğlu olan Zweıg küçük yaşlardan itibaren iyi bir eğitim aldı. Avusturya, Fransa ve Almanya’da öğrenim gördü. Üniversite de felsefe eğitimi aldı. 1919-1934 yılları arasında Salzburg’da yaşadı. Verlaine, Baudelaire ve Verhaeren çevirileriyle tanındı.

İlk şiirleri 1901 yılında “Gümüş Teller” olarak yayımlandı. Çok sayıda deneme, öykü, uzun öykü yazdı. Derin karakter incelemelerinde,  yer yer, Freud’un öğretisine duyduğu ilgi ifade buldu. Tarihsel karakterler üzerine yazdığı yorumlar ve yaşam öyküleri, psikolojik çözümler ve insanı anlamak bakımında, büyük zenginlik oluşturdu. Oyun gibi farklı türlerden- trajedi ve dram- yetkin ürünler verdi.  Hugo von Hofmannsthal’ın ve  Rainer Maria Rilke’nin şairliğinin etkisinde kaldı. 1928 yılında Lev Tolstoy’un 100. Doğum Günü nedeniyle düzenlenen kutlamalara katıldı. Dünya edebiyatında, ustalıkla kaleme aldığı yaşam öyküleriyle,  bir biyografi yazarı olarak ün kazandı. Bu biyografi yazımlarında Maksim Gorki’den faydalandı.

Yaşadığı dönemi anlamamızı sağlayan ve kendi ruh halini, düşüncelerini anlatan günlükler tuttu. 1938’de İngiltere’ye, 1939’da New York’a gitti, birkaç ay sonra Brezilya’ya yerleşti. Dostlarına yazdığı ve dostlarından gelen mektuplar biriktirdi. Bugün, Dünya Klasikleri arasında yer alan ve başyapıtları olan romanlar yazdı. Notalar toplayıp, nota koleksiyonu oluşturdu.

Savaşa ve yaşananlara sorumluluk anlayışıyla karşı çıktı. Avrupa’nın içine düştüğü siyasi duruma dayanamayarak 1942’de karısıyla birlikte intihar etti.

STEFAN ZWEIG’I ANLAMAK       

Stefan Zweıg, toplum da yaşanan hiçbir şeye kayıtsız kalamaz. Tembellik O’nun işi değildir. İnsan için, başkaları için hep kendi yaşamından fedakârlık eder. Acıyı tanır, duyumsar. Ve bütün yapıtlarının hemen hepsinde acının her halini çok değişik yollardan, çok değişik biçimlerde anlatır. Öyle ki bu acıyı paylaşmak Zweig’ın ruhunu zenginleştirir ve çektiği ıstırapla O’nda büyülü bir yaratıcılık sağlar.

İnsan ilişkileri Zweig için önemlidir. Ve insanı, insan ilişkilerini çok fazla önemser ve sürekli sorumluluk anlayışıyla hareket eder. Kendini karşısındakinin yerine koyarak, sürekli çelişkilerle eleştirir, yargılar ve bu yüzden hep huzursuzdur. Çok abarttığı şeylerin aslında dışarıdan baktığında- nesnel bakabildiğinde-ki bu kendi deyimidir- sıradan şeyler olduğunu da görebilir bazı zamanlar. Böyle çelişkili durumlarda iki kişilikli bir insana dönüşüverir. Yapıtlarının birinde şu sözcüklerle açıklar bunu: “… duygu uçurumunun kıyısında olduğumu fark ediyordum. Ancak aynı anda sağduyum beni bu meraktan vazgeçmem konusunda uyarıyordu. “Yeter!”diyordu. “Özür diledin. Her şeyi düzelttin.” Ancak içimden başka bir ses, “Tekrar gitmelisin oraya!” diye fısıldıyordu. “Sırtındaki o ürpertiyi, korkudan titremeyi, bu heyecanı tekrar yaşamalısın!” o anda birinci sesi tekrar duyuyordum: “Bırak bunları,” diye uyarıyordu beni. “Aklını başına topla, uzak dur. Bu konuya daha fazla bulaşma. Genç, basit bir insansın, böyle zorluklara gelemez, ilkinden daha büyük hatalar yaparsın.” s.63 sabırsız yürek

Ancak iç dengeleri bir kez bozuldu mu, bütün bu kendi kendine konuşmaları, kendini toplama çabaları hiç fayda etmez, kendine bile kuşkuyla bakar. Korkularını, romanlarındaki ve öykülerindeki kahramanlara yaşatır. Acımak ve sevgi arasındaki ince ve belirsiz çizginin yorumlanmasında, psikolojik deneyimini ustalıkla kalemine aktarır.

Dönemin bütün yazarlarıyla, sanatçılarıyla tanışır, dansçılarını tanır. Ve bunca sıkışmışlığın içinde yazarak rahatlamaya çalışır. Bu yüzden sürekli üretir. Diyebiliriz ki döneminin en çok üreten yazarı olmakla birlikte, o dönem yazarları arasından Dünya Klasikleri arasına girmiş AYDINLANMACI – burjuva aydınlamacısı, çünkü hiçbir partiye, hiçbir guruba ait değildir- yazarların başında gelir Stefan Zweig.

Dünyanın birçok ülkesinde kalır, kısa sürelerle ve uzun zamanlarda olmak üzere. Bu da çeşitli toplumların gelenek, görenekleri yani toplumların yapısını, yaşam biçimlerini tanımasını sağlar. Bu yolculuklar, göçler O’nda kültür ve dil zenginliğini oluşturur. Bu kültür ve dil zenginliği, dur durak bilmeyen hareketli yaşam, yapıtlarına yansır. Bunu yapıtlarının birinde bir iki sözcükle şöyle açıklar: “Hızın insan ruhunda da bedeninde de uyuşturucu, huzur verici bir etkisi vardıryol kenarındaki kilometre taşları okunmaya fırsat olmadan kayboluyor, yüzüme çarpan rüzgarın şiddetinden ne kadar hızlı gittiğimizi daha iyi anlıyordum. Ancak beni asıl şaşırtan yaşamımın akışındaki hızdı.” Der.

Zweig, bu kadar çok yerlerde bulunması ve bu değin çok insanlarla ve insan hallerinin her şeklinde ve her durumunda karkarşılaşmasından dolayı aynı zaman da insan psikolojisini de çözümlemiş bir düşünürdür. Bu çözümlemede dostu olan Freud’un öğretisine duyduğu ilginin de etkisi vardır elbet. Ama asıl olan kendi duygusallığıyla kendini karşıdakinin yerine koymayı başarmış olmasıdır. Bu yüzden başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklı acılar çeker. Onun içindir ki ihtiyacı olan her insana yardım etmek ister. Bu düşüncesinde daha da ileri giderek kendini somlu hisseder. Ve şöyle der: “… bir tek insana bile yardım edebilmek yaşama anlam kazandırıyordu. Gücü yettiğince hatta bundan daha da fazla bir güçle insanın kendini başkalarına adaması gerçekten değiyordu.”  Psikolojik çözümlemesinin en iyi örnekler olarak, Sabırsız Yürek, Amok Koşucusu ve Satranç yapıtlarını gösterebiliriz.

İnsana, insanlara yaptığı yardımda ya da kendini sorumlu hissettiği bir işi başardığında, ruhu, bir sarhoşluk etkisi kadar rahatlar.

Stefan Zweig’ı tanımak için yapıtlarını dikkatle okumak yeterlidir. Bu yapıtlarında O’nun ruh hallerini açıkça görebilirsiniz. Ve yapıtlarında en çok dikkati çekense yaşamın içinden cımbızla çekerek aldığı ‘öz’ler ve benzetmelerdir. Bunların yorumlarını sizlerin algılamanıza ve yorumlarınıza bırakarak iki başlık altında- Yaşamın İçinden ve Benzetmeler- olarak alt alta birkaçını paylaşmak istiyorum. Çünkü her bir sözcük için bir kitap yazılabilir yoğunlukta.

Yaşamın İçinden 

Tüm yüzler, üniformalar, atlar, arabacılar, hatta kendimiz bile bıkkınlık verecek kadar tanıdıktır.

Kişi ancak başkaları içinde bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrar.

Bağlılığın ruhun asıl güçlerini engellediğini, insanın gerçek kişiliğinin ancak özgür olduğu zaman ortaya çıktığını anlıyordum.

İnsan bir şeyin farkına vardığında gizemli bir biçimde bunu başka farkındalıklar da izliyor; duyumsayan biri, edindiği bu gizemli bilgi sayesinde, kendisine en yabancı ve görünüşte en anlamsız acıları bile anlamaya başlıyor.

Gerçek bir beraberliğin bir elektrik şarteli gibi istenildiğinde açılıp kapanamayacağını, başka birinin kaderinde rol oynamanın kendi özgürlüğünden de fedakârlık etmek anlamına geldiğini anlamaya başlıyordum.

Kişi birine haksızlık ettiği zaman, zarara uğrayanın da basit, bir noktada da olsa yanlış yaptığını veya haksız davrandığını saptamaya ya da bu şekilde kendini kandırmaya uğraşır ve bundan gizemli bir hoşnutluk duyar. Aldatılanın küçük de olsa bir suçunun olduğunu belirlemek bir anlamda vicdanı rahatlatır.

Genel kabul gören dar çerçevenin dışında kalan bir şeyin yapılması insanları meraklandırır ve kızdırır.

İnsanı yalnızca ölçemediği, eliyle tutup anlayamadığı şeyler korkutuyor.

Benzetmeler

Nasıl ki bitkiler seranın sıcak ve tropikal ortamında hızla gelişirse, kuruntular da karanlıkta aynı gelişimi gösterirler. Endişeyle kıvranırken en karmaşık, olmayacak kuruntular hızla kâbuslara, dehşet verici resimlere dönüşür, sarmaşık gibi her yanı kaplar ve kişinin soluk bile alamayacağı şekilde adeta boğazını sıkar.

Dişçiye kadar gelip de kapıyı çalmadan kaçmak için bahaneler arayan bir hasta gibi ben de o anda oradan sıvışmak istiyordum.

Nasıl ki borç verenle alan arasında daima üzücü bir taraf olur ve birinin verici ötekinin ise alıcı rolünün gereğini yapması gerekirse, hasta da kendisine gösterilen ilgiye, yakınlığa karşı gizli bir kızgınlığı, isyanı içinde taşır.

Açık bir yaradan fışkıran kan gibi noktasız virgülsüz cümlecikler, birbiriyle bağlantısız sözcükler art arda sıralanıyordu.

….

Stefan Zweig’ı daha iyi tanımak ve anlamak için mektuplarına ve günlüklerine bakmadan olmaz. Kendisi de aynı zamanda mektupları hayatına giren iyi şeyler olarak görür. Ve gününü aydınlatan bir ışık, bir güzellik gibi gördüğü mektuplardan söz eder. Yine de içindeki kuşkulu kaygıdan kurtulamaz.

“Günümü aydınlatan şeyler de var: F.nin bana uzaktan yazdığı mektuplar. Bu mektuplar öylesine iyilikle ve bağlılıkla dolu ki, Tanrı’nın bunları neden bana armağan ettiğini bilemiyorum, buna layık değilim ben, duyguları soğuk bir adamım, hayatımı çarçur ediyorum, en ufak bir hırsım yok. Bütünüyle kaybolup gitmek istemiyorsam bunlar bana yardım etmeli. İçimdeki bu tiz ses sussa, peşimi bırakmayan bu huzursuzluk durulsa, dikkatimi toplayabilsem- o zaman yapabilirim ama kaygılıyım…” s 53 günlükler

Mektup okurken, yazarken, kendini her ne kadar ciddi bir iş yapmamış gibi görse de ya da mektup yazmak, okumak O’nun için sıradanmış gibi gelse de yine de kendini mutlu, hoşnutluk içinde bulduğu mektuplar, zamanlar ve an’ları vardır. Örneğin:

“Cuma, 14 Mart- Öğleden önce dişe dokunur bir iş yapmadım, yalnızca mektuplar, mektuplar. Sonra da Grünecke ile yemek yedim. Rilke’den hoş bir mektup alıyorum, Suarez’den de alıyorum. Ama öylesine kibirli bir mektup ki gülünç kaçıyor…” s.61 günlükler

“Salı, 19- Rolland’dan sevimli bir mektup aldım. Keyfi yerinde. Her zaman savaş düşünülmüyor, işte şansımız burada. Şimdi bol bol okuyorum, hem de yalnızca iyi şeyler. Ama çalışma diye bir şey yok, onu tümüyle bıraktım.” S.246 günlükler

Zweig bütün duyguları yoğunluklu bir halde duyumsayarak, yaşayan bir insandır. Hani ne derler, yaşamı iliklerinde hissetmek: 

“…bir müzikti bu kitap, baş döndürücü, harika bir şeydi, gökyüzündeki kuş tüylerinin çınlamasıydı! Dizelerin kendileri o kadar güzel değil, ama duygular, arzular, anlam!” s.251 günlükler

“11 Aralık, Cumartesi- Rolland’ın kitabı geldi, ruhumu gerçekten yatıştırdı. O da bu perişan dünya karşısında iyice umutsuz.” S.253 günlükler

Savaşların nedenleri ya da iktidarlar ve söz sahibi yetkin kişiler niye savaş isterler? İşte bu soruya Zweig’in günlüklerinde kısaca bir iki açıklama izi gördüğümüz düşünceleri:

“Cuma, 29- Almanların bir budalalığı daha: Bir kurban yarattılar kendilerine, sözde casus olan Edith Cavall adındaki kadını Brüksel’de vurdular. Bu olayın karanlık ve acı veren bir yanı var. Bunu hem Almanların savunma biçiminden hem de bütün dünyanın çılgınca öfkelenmesinden görebiliyoruz; on yıllık zindan hapsi pekâlâ yeterli olabilirdi. S.248 günlükler

“Salı, 2 Kasım- Az önce Johann Kern’in vurulduğunu duydum. Gerçekten cesur biriydi- elbette parasını batırmış bir Desperado o- ama savaşı sevme nedeni, toplumda yitirdiği konumunu orada yeniden elde edebilme umuduydu. Çıktığında yaralıydı. Ama bu insanları ayakta tutan ihtiraslarıdır. Son zamanlarda çok güçlü çatışmalar oldu. İtalyanların büyük taarruzunun önü kesilmiş olsa da çok kurban verildi.” S.248 günlükler

Burada, “…çok kurban verildi.” derken, O’nu tanıyan iyi bir Zweig okuyucusu,  Zweig’in bu sözcüğü yazarken ne kadar zorlandığını ve yüreğinin ne değin acıyla sızladığını anlamakta zorlanmaz.

1 Dünya savaş’ında gönüllü olarak Viyana’da savaş karargâhında “Savaş Arşivi”inde memur olarak çalışır. Savaşa karşı olduğu halde savaşa katılanlar için ise; “ Savaş yanlısı biri olduğundan değil! Bu onlar için bir kaçış, bir nevi kurtuluştu; savaşa giderek, bir suçlu gibi karanlıkta kaybolmak istiyorlar. Sıkıntı, ama korku her şeyden fazla da korku, geride kalmaktan, alay edilip aşağılanmaktan, yalnız hareket etmek zorunda kalmaktan ve en önemlisi de diğerlerinin kitlesel coşkusuyla ters düşmekten korkma.” Der ve savaş arşivindeki çalışmasına da böylece bir açıklama getirmiş olur.

Bu sırada “Yabancı Ülkelerdeki Dostlara Açık Mektup” başlıklı yazdığı mektup da savaşa karşı çıkar, protesto eder. Çalışmak amaçla geldiği bu yerde, hayal kırıklığına uğrar.

“Dünyam yıkılmıştı. Bir yenisini kurman gerekiyordu. Kendi kendimi çok iyi tanımak zorundaydım. Ayrıca tüm yaşadıklarımdan bir sonuç çıkarmakla da yükümlüydüm. Geriye ne kalmıştı? Birkaç değerli dost. Ve dünyayı kavramışlığın bilinci. Bu denli yitik yılın ardından yeniden sorumluluk ve yeniden cesaret duymak gerekiyordu. İşte bu bir başlangıç, çıkış noktası olabilirdi. Birden karar verdim. Büyük kenti bıraktım Salzburg’a çekildim. Evlendim. Kendimi artık dilediğimce çalışmalarıma verebilecektim…” 

Avrupa’ da yaşadığı dönemde, inandığı, değer verdiği kavramların yıkılışına, bozuluşuna ve Avrupa’nın çöküşüne tanıklık eder. Savaş denen illetin dehşet verici hallerine dayanamaz. Yaşadıkları ruhunda onarılması mümkün olmayan yaralar açar; ACI çeker. Ve kendisi acı yı şöyle tarif eder.

 “İki tür acıma duygusu vardır. Birincisi, duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır.  Bu, bir acıyı birlikte hissetmek değil, ruhun yabancı bir derde karşı kendini içgüdüsel olarak savunması anlamındaki acıma duygusudur.  Diğeri, tek gerçek acıma duygusu ise yaratıcı olan, ne istediğini bilen; sabırla, gücü yettiğince hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı bir insanın acıma duygusuzdur. ”  

Artık kendini ve yaşamı hor görerek, bunalım ve umutsuzluk, çaresizlik içinde kendini boğuluyormuş gibi hisseder. Ama yine de yaşamının tek amacı vardır. Her yerde, her fırsatta savaş karşıtlığı duruşunu gösterir. Salzburg’da geçen yıllarında Avrupa’nın düşünsel birliği için ağırlığını koyar; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulunur; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yapar. 1927’de Almanya’nın Münih şehrinde, “Duygu Karmaşası”, “Yıldızın Parladığı Anlar” ve “Tarihsel Baş Minyetür” adlı kitapları yayımlanır. Savaş karşıtlığı, basın açıklamaları, toplantılar ve protestolar da bulunur. “Artık bir amacım var. Sinirlerimin dayanabildiği son noktaya, kanımın son damlasına kadar tüm benliğimle, tüm gücümle bunun için uğraşacağım ve inanıyorum ki yüce Tanrı da biri bir şeyi bu kadar azimle isteyince sesini duyacaktır.” Der. Ayrıca, nefret ettiği Hitler’in ırkından olmanın acısını çeker.

1933’de Nazilerin yaktığı kitaplar arasında O’nun kitapları da vardır.1934’de Zweig’in Kapuzineberg’deki evi basılarak, silah araması yapılır. Silah bulup hapse atma hevesiyle giden Naziler boş döner. Ama üzerindeki baskılar artınca, gönüllü, gönülsüz sürgünler yaşar. Bu dönem de, “Rotterdamlı Enasmus’un Zaferi ve Trajedisi” adlı eseri yayımlanır. Alışmış olduğu yerlerden, insanlardan, dostlarından, yurdundan ayrı düşer… Ancak gittiği hiçbir yerde kendini rahat hissetmez. Özellikle ikinci dünya savaşı öncesi ve savaş yıllarında dünyanın içine sürüklendiği felaket O’nu da karamsarlığa sürükler.

Savaşa karşı olan duyarlılığı zaman zaman kendini de bezdirici bir hal aldığında içlenir kendi kendine ve not düşer günlüğüne:

“Pazartesi,4- Sürüyor, sürüyor ama sonu gelmiyor. Yara kabuk bağlamıyor, açılmıyor da. Yalnızca geriliyor. Korkunç günler! Keşke kayıtsız olabilseydim! Başkalarına, bencillere nasıl da imreniyorum…” s.242 günlükler

Ve savaş artık iyice tüketmiştir bütün umutlarını; nerdeyse yapıtlarının tamamın da izlerini sürdüğümüz ACI, işlemiştir kendi ruhunun derinliklerine:

“Perşembe, 21- Sırbistan’ın sonu gelmiş gibi. Bu arada Yunanistan’la Romanya da pusuda. Korkunç bir durum! Sinirlerim patlayacak gibi. Şimdiye kadar görülmemiş korkunçlukta şeyler oluyor ve bunlar acı veriyor, hem de bunların sürmesi onları çirkin ve sıkıcı yapıyor.” s.246 günlükler

1900’lerin başında gençliğini yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını fark ettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgü olan, “Dünün Dünyası” kitabını yazar.

Sevdiği yazarlar olan Goethe, Homeros ve Shakespeare okuyarak kendini yatıştırmak için teselli ararken, tesadüfen Montaigne’in “denemeler” ine rast gelir. Montaigne’in ölüm karşısında ki özgür olma düşüncesi Zweig da, Naziler’den kurtuluş için çare olarak ölümü düşünmesine neden olur. Son yıllar da git gide artan bir umutsuzluğa düşer. Sevdiği dünyanın çöküşüne, kültür Avrupa’sının yok oluşuna, Fransız- Alman dostluğunun bozulmasına çok üzülür. Nefret ve nasyonalizmin yayılmasına dayanamaz. Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının karamsarlığına kapılır…

Zweıg’ın yapıtlarında ki doktor ve asker karakterleri çok dikkat çekicidir. Özellikle Satranç ve Amok Koşucusu’nun denizde, bir gemide geçmesi ve ikisinde de kahramanın bir doktor olması, bu doktorun zeki ve sorumluluk anlayışı olmasına karşın olayın içinden bir başarıyla çıkması değil de, ölüm ile bitmesi kendi hayatının sonu kadar ilginçtir.

Ve yapıtlarının hemen hepsinde başkarakterin sorumluluk anlayışının olması, bazen kararlı bazen çelişkili, sorgulayan ve bazen olaydan kendini uzaklaştırmaya çalışan ama o anlarda kendini çiten içe suçlayan bir halde bulup, olaydan sıyrılamayan biri olarak çıkar karşımıza baştan sona.

Ve sonlar, genelde hep ölümle biter…
SON MEKTUPLAR VE ÖLÜMÜ

Zweig’ın Heinrich von Kleist’ın bir kadınla birlikte intiharı üzerine yazdıkları, kendi sonunu ne denli betimliyor (1925-Kendileriyle Savaşanlar)

“…Kleist gizemli bir ölüm, bir aşk ölümü, çift mutlulukla sonuçlanacak bir ölüm kurmaktadır kafasında. Zaten genç yaştan beri her sevdiğine birlikte ölmeyi önermiyor muydu?… İstediği zaman öleceğini, kendi deyişiyle ‘ölüm için bütünüyle yetkin’ bir duruma geldiğini, artık hayatın ona değil, onun hayata söz geçirdiği kanısına vardığından beri, yüreği sevinç ve mutlulukla kabarmaktadır… Başka şairlerin hayatı Kleist’ın kinden daha büyük, verdikleri yapıtlar daha canlı, daha değerli, varlıkları ve etkinlikleri insanlık için daha yararlı olabilir. Ama hiç birinin sonu Kleist’ın ki gibi yüce değildir. Hiç bir ölüm onun ki gibi ezgili, coşkun değildir.”

Zweig, Kleist için bu satırları yazarken kendi ölümünün seçimini de yapmış mıydı acaba? Demeden geçemiyor insan.

23-21 Şubat 1942 sabahı, Petrópolis, Rio de Janeiro adresindeki evinin yatak odasında ölü bulunurlar; sırtüstü yatan Stefan ile elini onun göğsüne koymuş olan sevgilisi-ikinci karısı Lotte’yi. Titizce düzenlenmiş masanın üstünde pulları yapıştırılmış olan veda mektupları durmaktadır. Ayrıca Petrópolis Valisi’ne hitaben yazılmış “deklarasyon” başlıklı bir mektup vardır:

“kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya’ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. Benim lisanımın konuşulduğu dünya bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu.

Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyaç var. Benim gücüm ise uzun yıllar süren yurtsuzluğum sırasında tükendi. Böylece ruhsal çalışması her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor.

Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Ve masanın üstünde bir mektup daha vardır. 20 yıla yakın bir süre evli kaldığı ilk karısı Frederike’ye yazar son mektuplarından birini: “… bu savaşın daha uzun yıllar süreceği, dayanılmaz bir düşünce. Bilemezsin bu kararı aldığımdan beri ne denli rahatladım…”

Kitaplarını okuma da çevirilerin önemi de büyük, O’nu anlayabilmemiz açısından

ESERLERİ
Acımak (Varlık Yayınları, 1969)
Yürek Çöküntüsü (Varlık Yayınları, 1970)
Herkesin Dostu Anton (Varlık Yayınları) 
Dünün Dünyası (Can Yayınları, 1985)
Bir Kadının Yirmi Dört Saati (Oda Yayınları, 1986)
Yarının Tarihi (Can Yayınları, 1991)
Kendileri ile Savaşanlar: Kleist, Nietzsche, Hölderlin (1. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski (2. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy (3. Cilt) (İş Bankası Yayınları, 1991)
Lyon’da Düğün (Can Yayınları, 1992)
Yıldızın Parladığı Anlar (Can Yayınları, 1995)
Karışık Duygular (Milliyet Yayınları, 1995)
Satranç (Can Yayınları, 1997)
Günlükler (Can Yayınları, 1997)
Değişim Rüzgârı (Can Yayınları, 1998)
Calvin’e Karşı Castellio ya da Köleliğe Karşı Özgür Düşünce (Çiviyazıları Yayınları, 1998)
Fouche, Bir Politikacının Portresi (Can Yayınları, 1999)
Tehlikeli Merhamet (Babil Yayınları, 2000)
Amok Koşucusu (Can Yayınları, 2000; Cem Yayınları 2013)
Balzac, Bir Yaşam Öyküsü (Kabalcı Yayınları, 2002)
Magellan (Kabalcı Yayınları, 2002)
Freudve Öğretisi (Papirüs Yayınları, 2003)
Yakıcı Sır (Evrensel Basın Yayın, 2004)
Ruh Yoluyla Tedavi (İmge Kitabevi Yayınları, 2005)
Amerigo (Can Yayınları 2005)
Mektuplaşmalar (Yordam Kitap, 2007)
Buluşmalar (Yordam Kitap, 2008)
Rotterdamlı Erasmus,Zaferi Ve Trajedisi (Can Yayınları, 2008)
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü (Can Yayınları 2009)
Clarissa (Can Yayınları, 2010)

Ayşe Kaygusuz

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dünyadaki aç insanları beslemeye yetecek parandan fazlasını ABD’liler diyetlere harcıyor

Geleneksel tarım toplumları açlığın gölgesinde yaşarlardı, günümüzün müreffeh dünyasındaysa en başta gelen sağlık problemlerinden biri obezitedir.  Her yıl ABD nüfusu...

Kapat