STEFAN ZWEIG: BÜTÜN HAYATIM SENİ BEKLEMEKTEN BAŞKA NEYDİ Kİ!

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU SON
Ve öyle sanıyorum ki, beni ölüm döşeğimden çağıracak olsaydın da, kendimde yataktan kalkıp seninle gitme gücünü bulurdum.

İki ay boyunca her gün kendi kendime soruyordum… ama hayır, beklenti ve umutsuzluk dolu bu cehennem azabını sana anlatmanın bir anlamı yoktu. Seni suçlamıyorum, seni sen olduğun gibi seviyorum, sıcakkanlı ve unutkan, özverili ve sadakatsiz, seni öylece her zaman ki hâlinle ve şimdi de olduğun gibi seviyorum. Döneli çok olmuştu, bunu aydınlanmış pencerelerinden anlamıştım ve bana hiç yazmamıştın. Şu son saatlerimde elimde senden tek bir satır bile yok, hayatımı vermiş olduğum insandan tek bir satırcık. Bekledim, çaresiz kalmış bir kadın gibi bekledim. Ama sen beni aramadın, bana tek bir satır bile yazmadın… bir tek satırcık…

Evladım dün öldü. O, senin de çocuğundu. Evet, senin de çocuğundu, sevgilim, o üç geceden birinin çocuğuydu, sana yemin ederim, ölümün gölgesinde olan biri artık yalan söylemez. O, bizim çocuğumuzdu, sana yemin ederim, çünkü kendimi sana teslim ettiğim o saatlerden çocuğumun bedenimden çıkarıldığı saate kadar geçen zaman içinde bana hiçbir erkeğin eli değmedi. Senin dokunuşunla kendimi kutsanmış sayıyordum: benim her şeyim olan sana ve hayatıma öylesine tesadüfen uğrayıp geçen diğer erkeklere nasıl olurda kendimi eşit biçimde paylaştırabilirdim? O, bizim çocuğumuzdu, sevgilim, benim aklı başında aşkımın ve de senin düşüncesiz, savurgan, neredeyse bilincinde olamadığın sevecenliğinin çocuğuydu, o bizim çocuğumuzdu, bizim oğlumuzdu, bizim tek çocuğumuzdu. Ama şimdi soruyorsundur, belki ürkmüş olarak, belki de öylesine şaşkınlıkla, evet soruyorsundur şimdi, sevgilim, geçen onca uzun yıllar boyunca bu çocuğu senden neden gizlediğimi ve ondan neden ilk kez bugün bahsettiğimi soruyorsundur; o burada karanlığın içinde uyurken, artık ebedî bir uykuya dalmışken, artık gitmeye ve bir daha asla geri dönmemeye hazırken, bir daha asla! Ama bunu sana nasıl söyleyebilirdim ki? Benim gibi yabancıya, o üç gecede olabilecek her şeye hazır olan gönüllü kadına, karşı koymaksızın, hatta gönül rızasıyla gelen, sıradan bir karşılaşma esnasındaki adsız kadına asla inanmazdın; sadakat nedir bilmeyen senin gibi birine sadık kaldığıma da asla inanmazdın ve bu çocuğu kuşku duymaksızın kendi çocuğun olarak asla kabul etmezdin! Şayet söylediklerim sende böyle bir ihtimali aklına getirecek olsaydı da, hâli vakti yerindeki sana o yabancı saatlerden olma bir çocuğu zorla kabul ettirmeye çalışıyormuşum kuşkusundan asla kurtulamazdın. Bana hep kuşkuyla bakacaktın, seninle aramızda güvensizlik yaratan ve ortalıkta öylece uçuşan ürkek bir gölge var olacaktı. Ben, böyle bir şey olsun istemedim. Bunun dışında da, seni iyi tanıyorum. Belki de senin kendini tanımadığın kadar iyi tanıyorum ve biliyorum ki, aşkta tasasızlığı, kolaycılığı, oyunsu davranmayı seven senin gibi birine, birdenbire baba olmak ve bir kaderin sorumluluğunu yüklemek utandırıcı gelecekti. Sen, ancak özgürken nefes alabilen birisin, benimle birlikte kendini bir biçimde eli kolu bağlı hissederdin. Benden, evet, bundan eminim, kendi sağlam iradene karşı çıkarak benden bu eli kolu bağlılık nedeniyle nefret ederdin. Belki sadece birkaç saatliğine veya sadece geçici birkaç dakikalığına, seni usandırıp nefret etmene neden olurdum. Oysa ben gururuma sahip çıkıp beni bütün hayatın boyunca hiçbir kaygıya yer vermeksizin hatırlamalıydın. Sana yük olmaktansa, her şeyi kendim üstlenmek ve hayatına girmiş bütün kadınlar arasında hep sevgiyle, hep şükranla hatırladığın biricik kadın olmak istiyordum. Ya sen, elbette beni hiç düşünmedin, beni tamamen unuttun.

Seni suçlamıyorum sevgilim, hayır, seni suçlamıyorum. Bağışla beni lütfen, şayet kalemimin mürekkebine bazen bir damla acı karışıyorsa, bağışla beni, çünkü evladım, bizim çocuğumuz hemen şuracıkta, titreyen mumların altında ölü yatıyor. Tanrı’ya karşı yumruklarımı sıktım ve ona katil ilan ettim, duygularım bulanık ve darmadağın. Serzenişim için affet, ne olur bağışla! Senin iyi bir insan olduğunu, yüreğinin derinliklerinde hep yardıma hazır olduğunu, herkese yardım elini uzattığını, sana çok yabancı birinin ricasını bile kıramadığını biliyorum. Ama çok tuhaf bir iyilik anlayışın var: herkese açık, isteyenin avuçlarına sığdırabileceği kadarını alabileceği, büyük, hem de sonsuz büyüklükte bir iyilik, fakat aynı zamanda da, affına sığınarak söylüyorum, üşengeç bir iyilik. Uyarılmayı istiyor, ulaşılmayı bekliyor. Sen, ancak yardıma çağrıldığında, senden rica edildiğinde yardım ediyorsun, hoşlandığın için değil de, utancından ve zayıflığından ötürü yardım ediyorsun. Sen, müsaadenle açıkça söylemeliyim ki, darda olan ve istirap çeken insanı mutlu olana tercih etmiyorsun. Ve senin gibi insanlardan, hatta aralarından en iyilerinden bile ricada bulunmak güçtür. Bir defasında, henüz çocuktum, kapıdaki gözetleme deliğinden zilini çalmış olan bir dilenciye para verdiğini görmüştüm. Ona alelacele, hatta fazlasıyla verdin, dilenci daha senden istemeye başlamadan sen açıkça görülen bir korku ve telaşla uzattın parayı, bir an önce çekip gitsin diye böyle yaptın, sanki onun gözlerine bakmaktan korkuyor gibiydin. Senin bu tedirgin, ürkek, teşekkürden kaçan yardım etme tarzını hiçbir zaman unutmadım. Ve bu nedenle de, hiçbir zaman senin yardımına başvurmadım. Hiç kuşkusuz, biliyorum, o zamanlar çocuğun senden olduğuna emin olmasan da benim yanımda olurdun. Beni teselli eder, para verirdin, hem de fazlasıyla, ama bunu hep seni rahatsız eden şeyi kendinden bir an önce uzaklaştırmanın saklı sabırsızlığıyla yapardın, hatta beni çocuğu aldırmam için de ikna ederdin diye düşünüyorum. Ve işte en korktuğum şey de buydu, çünkü senin arzuladığın bir şeyi yerine getirmek, ona karşı çıkmamak için neler yapmazdım ki! Ama o çocuk benim için her şey demekti, çünkü o sendendi ve ikinci bir Sen’di, ama artık Sen değil; o mutlu, o tasasız, elimde tutmayı başaramadığım Sen değil, aksine, o zaman böyle düşünüyordum, ebedîyete kadar bana verilmiş olan Sen’di, bedenime hapsolmuş hayatıma sımsıkı bağlanmıştı. Şimdi nihayet seni elime geçirmiştim. Seni, hayatının damarlarımda geliştiğini hissedebiliyordum, seni besleyebiliyor, su içirebiliyor, ruhumda yakıcı bir arzu uyandığında seni okşayıp öpebiliyordum. Şimdi anlıyor musun sevgilim, senden bir çocuğum olacağını anladığımda işte bunun için çok mutlu olmuştum, bunu o yüzden senden gizlemiştim: çünkü şimdi artık benden kaçamazdın.

Kuşkusuz, sevgilim, bu yaşadıklarım, sadece düşüncelerimde önceden hissettiğim mutluluk içinde geçen aylar değil , aynı zamanda korku ve acılarla dolu, insanların iğrençliklerine tiksinti duyduğum aylardı. Yaşadıklarım hiç de kolay şeyler değildi. Hamileliğim son aylarında akrabalarımın dikkatini çekmeyeyim ve aileme haber vermesinler diye artık işe de gidemiyordum. Annemden para almak istemiyordum, bu yüzden doğuma kadar geçen dönemde elimdeki üç beş takıyı satarak kıt kanaat geçinmeye çalıştım. Doğumdan bir hafta önce bir çamaşırcı kadın dolaptaki son birkaç kuruşumu da çaldı, bu nedenle sıradan bir devlet doğumevine gitmek zorunda kaldım. Sadece en yoksulların, toplum dışına itilmiş ve unutulmuşların çaresiz kaldıklarında gittikleri o yerde, işte orada, sefaletin tam ortasında, çocuğum, senin çocuğun doğdu. Orası ölüme terk edilen bir yerdi: yabancı, yabancı, yabancıydı her şey, bizler, orada yatan herkes birbirimize yabancıydık, yapayalnız ve her birimiz birilerine karşı nefret doluyduk; hepimizi sefalet ve aynı acılar o karanlık, kloroform ve kan kokan, bağırtılar ve inlemelerle tıka basa doldurulmuş salona sürüklemişti. Yoksulluğun aşağılanması amacıyla, ruhsal ve bedensel utanç olarak katlanabilecek her şeyin acısını orada çekmek zorunda kaldım, hem de fahişelerin ve hastaların kader ortaklığını bir bayağılıkta birleştirerek, genç erkek doktorların yüzlerindeki ironik ifadeyle gülümsemeleri ve savunmasız kadınların üstlerindeki örtüleri sıyırıp sözüm ona bilimsel bir tavırla ellemeleri, hastabakıcıların açgözlülükleri altında oldu bütün bunlar, ah, orada bakışlarla insanın utanma duygusu çarmıha gerilirken, sözcüklerle de kırbaçtan geçiriliyordu. Böyle bir yerde sadece üzerinde adının yazılı olduğu levhada varsın sen, çünkü yatakta uzanan, meraklıların dokunduğu sadece titreyen bir et parçasıdır, bakma ve inceleme faaliyetinin bir nesnesidir. Ah, sevgiyle bekleyen kocalarına evlerinde çocuklar armağan eden kadınlar, yalnız başına, savunmasız, bir deneme masası üzerinde çocuk doğurmanın ne demek olduğunu nereden bilsinler ki!

Ve bugün bile bir kitapta cehennem sözcüğünü okuduğum zaman, irademe hâkim olamadan, anında içinde acılar içinde kıvrandığım, tika basa doldurulmuş, kokuların yükseldiği, inleme, kahkaha ve kanlı çığlıkların yükseldiği o salonu, o utanç mezbahası aklıma gelir.

Bağışla, bağışla beni, bunlardan bahsettiğim için. Ama sadece bir defa bunu dile getireceğim, bir daha asla, asla yapmayacağım. Bu konuda on bir yıldır hep sustum ve pek yakında da sonsuza kadar susmuş olacağım; ama bir defa olsun bunu haykırmak zorundaydım; bütün mutluluğum olan ve şimdi şuracıkta artık nefes almadan yatan çocuğum için ödemek zorunda kaldığım bedeli bir defa olsun haykırmak. Çoktan unutmuştum o anları, çocuğumun gülüşü, sesi ve yaşadığım mutluluk sayesinde çoktandır unutmuştum o saatleri; ama şimdi, o öldüğü için, acım tekrar canlandı ve ben onu haykırarak ruhumdan çıkarmak zorundaydım, bu bir defa, sadece bu bir defa için. Ama sen değilsin suçladığım, sadece Tanrı’yı, sadece bu acıyı anlamsız hâle getiren Tanrı’yı suçluyorum. Seni suçlamıyorum, sana yemin ederim ki, öfkelendiğim anlarda bile sana karşı asla isyan etmedim. Bedenimin sancılar içinde kıvranıp asistan öğrencilerin tırmalayan bakışları altında utançtan kavrulduğunda, hatta acının ruhumu paramparça ettiği anda bile seni Tanrı’ya şikâyet etmedim; birlikte geçirdiğimiz o gecelerden dolayı asla pişmanlık duymadım, sana olan aşkımı asla ayıplamadım, seni hep sevdim ve benimle karşılaştığın o anı hep kutsadım. Ve bir defa daha o saatlerin cehenneminden geçmek zorunda kalsaydım ve öncesinde de beni neyin beklediğini bilseydim, yaptıklarımın hepsini tekrar yapardım, sevgilim, bir defa daha, binlerce defa yapardım.

Evladımız dün öldü ve sen onu asla tanımadin. Hiçbir zaman, tesadüfen gerçekleşen kısacık karşılaşmalarda bile bu çiçek gibi açan, küçücük canlı, senden bir parça olan, öylesine yanından gelip geçerken bile hiçbir zaman dikkatini çekmedi. Bu çocuğu doğurur doğurmaz kendimi senden uzun süre sakladım; sana duyduğum özlem artık daha az acıtır olmuştu, evet, sanırım seni eskisinden daha düşük bir tutkuyla seviyordum, bu çocuk bana armağan edildiğinden bu yana, en azından aşkım yüzünden o kadar çok acı çekmiyordum. Kendimi seninle onun arasında pay etmek istemiyordum; bu nedenle kendimi sana, beni hiçe sayarak yaşayan o mutlu erkeğe değil, aksine bana ihtiyacı olan, beslemek zorunda olduğum, öpüp kucaklayabildiğim bu çocuğa adadım. Sana bağımlı olma saplantımdan, kötü kaderimden kurtulmuş gibiydim, bunu farklı Sen sayesinde gerçekte bana ait olan Sen sayesinde başarmıştım. Artık nadiren, hem de çok nadiren duygularıma kapılıp sadece öylesine evine yaklaşıyordum. Sadece tek bir şeyi yapmaya devam ediyordum: yaş günlerinde sana hiç aksatmadan bir demet beyaz gül yolluyordum, hem de o ilk aşk gecemizden sonra bana hediye ettiklerinin aynısından. Geçen on, on bir yıl boyunca bu gülleri kimin gönderebileceğini kendine sorduğun oldu mu hiç? Bir zamanlar bu güllerden armağan etmiş olduğun kadın hiç aklına geldi mi? Bunu bilmiyorum ve buna vereceğin cevabını da hiç bilmeyeceğim. O gülleri karanlığın içinden sana uzatmak ve yılda bir defa da olsa o saatlere ait anıları tazelemek benim için yeterliydi.

Sen bizim zavallı çocuğumuzu hiçbir zaman tanımadın. Onu senden sakladığım için de, bugün kendimi suçluyorum, çünkü onu severdin. O zavallı çocuğu hiç tanımadın, gözkapaklarını hafifçe açıp, sonra da o koyu renkli, akıllı bakışlı gözleriyle gülümsediğini hiç görmedin, o senin gözlerinle! Benim üzerime, hatta bütün dünyaya neşeli ve aydınlık ışıklar saçar gibiydi. Ah, öyle neşeli, öyle sevimliydi ki! Senin varlığının bütün hafifliği onda çocukça bir hâl almıştı, pratik ve dinamik hayal gücün onda yeniden doğmuştu. Senin hayatla oynadığın gibi, o da saatlerce âşık olmuşçasına her şeyle oynuyor ve hemen ardından kaşlarını çatıp bütün ciddiyetiyle kitaplarınin başına geçebiliyordu. Günler geçtikçe daha çok Sen oldu; çok geçmeden onun kişiliğinde de, o sana özgü olan ciddiyet ve oyun ikilemi gözle görülebilir biçimde gelişmeye başladı ve sana benzerliği arttıkça da onu daha çok sevdim. Dersleri çok başarılıydı, küçük bir saksağan gibi Fransızca gevezelik edebiliyordu, sınıfın en temiz defterleri onunkilerdi ve siyah kadife kıyafeti veya o minicik beyaz denizci ceketi üzerindeyken ne kadar da hoş ve şık görünüyordu. Nereye giderse gitsin, herkesin içinde hep en şık oydu; Grado’da birlikte sahile indiğimizde, kadınlar durup onun uzun sarışın saçlarını okşarlardı, Semmering’de kızakla kaydığında herkes hayranlıkla dönüp ona bakardı. İşte bu kadar hoş, zarif ve cana yakın bir çocuktu: geçen yıl Theresianum’un yatılı bölümünde okula başladığında, üniformasını ve küçük kılıcını on sekizinci yüzyılda kralın himayesindeki bir soylu genç gibi taşıyordu. Şu an ise, şuracıkta morarmış dudaklarıyla ve birbirine kavuşturulmuş elleriyle yatarken üstünde küçücük geceliğinden başka bir şey yok.

Ama sen şimdi haklı olarak bana, bu çocuğu nasıl böyle lüks içinde büyütebildiğimi, ona seçkinlerin dünyasının ferah ve neşeli hayatını nasıl sağlayabildiğimi soruyorsundur. Sevgilim, sana karanlıkların içinden sesleniyorum; utanç duymuyorum, bunu sana açıkça söylemek istiyorum, ama sakın korkma, sevgilim, kendimi sattım. Tam olarak sokak kızı veya fahişe diye adlandırılan kadınlardan olmadım, ama kendimi sattım. Zengin erkek arkadaşlarım, zengin sevgililerim oldu; önce ben onları aradım, daha sonra da onlar beni arar hâle geldiler, çünkü çok güzeldim. Bilmem sen bunun farkına vardın mı hiç? Kendimi verdiğim her erkek bana bağlanıyordu, hepsi de bana teşekkür ettiler, bana bağlandılar, beni sevdiler, sadece sen, evet sevgilim, sadece sen beni sevmedin!

Kendimi sattığımı itiraf ettiğim için şimdi benden nefret mi ediyorsun? Hayır, biliyorum, benden nefret etmiyorsun, biliyorum, her şeyi anlıyorsun ve bunu yalnız senin için, senin öteki Ben’in için, senin çocuğun için yapmış olduğumu da anlıyorsundur. Bir zamanlar o doğumevinin o hasta koğuşunda yoksulluğun dehşetini iliklerime kadar yaşadım. Bu dünyada yoksul olanın hep itilen kakılan, aşağılanan, kurban edilen insan olduğunu biliyordum ve senin çocuğunun, senin o aydınlık yüzlü, güzel çocuğunun alt tabaka ortamlarında, pis ve sıradan sokaklarda, bir apartmanın arka avlusundaki bir odasının kirli havasında büyümesini istemiyordum, hem de ne pahasına olursa olsun. O zarif ağzı sokakların sefalet diline, o bembeyaz bedeni yoksulluğun alelade çamaşırlarına bulaşmamalıydı. Senin çocuğun her şeye sahip olmalıydı, yeryüzünün bütün zenginliklerine ve rahatlıklarına kavuşmalıydı ve böylece tekrar sana, hayatın sana ait olan bölümüne yükselebilmeliydi.

İşte bu yüzden, sadece bu yüzden, sevgilim, kendimi sattım. Bu, benim için bir fedakârlık değildi, çünkü herkesin onur ve namussuzluk diye adlandırdığı şey, benim için anlamsızdı; sen beni sevmiyordun, bedenimin ait olduğu tek insan sendin, onun dışında bedenime ne olacağı artık umurumda bile değildi. Erkeklerin sevip okşamaları, hatta en içten tutkuları bile iç dünyamın derinliklerini etkilemiyordu; gerçi aralarından bazılarına çok saygı duydum ve kendi kaderimi göz önüne getirerek onlarin karşılık görmeyen sevgilerine duyduğum üzüntü nedeniyle de çoğunlukla sarsıldım. Tanıdığım erkeklerin hepsi bana iyi davrandı, hepsi beni şımarttı ve hepsi bana saygı duydu. Aralarında özellikle biri vardı, yaşlıca ve karısı ölmüş bir konttu ve babasız o çocuğun, yani senin çocuğunun Theresianum’a alınabilmesini sağlamak için çalmadık kapı bırakmamıştı. Beni de kızı gibi seviyordu. Üç dört defa bana evlenme teklifinde bulundu. Aslında bugün bir kontes olabilirdim, Tirol bölgesinde muhteşem bir şatonun hanımefendisi olarak tasasız ve sikıntısız bir hayat sürebilirdim, böylece çocuğun kendisini elleri üstünde tutan, şefkatli bir babası, benim de yanımda dingin, soylu, iyi yürekli bir kocam olmuş olurdu. Ben ise, kontun bir türlü bitmeyen israrlarına ve hayır cevabımla ona çok acı çektirmeme rağmen, yapamadım. Belki de bu aptalca bir şeydi, çünkü şimdi bir yerlerde sakin ve güvenlik içinde yaşıyor olacaktım ve sevgi gören çocuğum da yanımda olacaktı, ama bunu sana itiraf etmekten çekinmiyorum, çünkü kendimi birine bağlamak istemiyordum, senin için her zaman özgür kalmak istiyordum.

İçimin derinliklerinde ve benliğimin bilinçaltinda hâlâ o eski çocukluk hayalim yaşamaktaydı, belki de beni, yalnızca bir saatliğine bile olsa hâlâ yanına çağırabilirdin.

İşte sadece bu bir saatlik ihtimal uğruna her şeyi elimin tersiyle ittim, bunu sadece beni ilk çağırışında özgür olabilmek için yaptım. Zaten çocukluktan uyanışımdan bu yana bütün hayatım bir bekleyiş, seni beklemekten başka neydi ki!

Ve sonunda o saat, gerçekten de gelip çattı. Ama sen bunu bilmiyorsun, sezmiyorsun bile sevgilim! O saat yaşanırken bile beni tanımadın, beni hiç, hiç, ama hiç tanımadın! Sana daha önceleri de sıkça rastlıyordum, tiyatrolarda, konserlerde, lunaparkta, sokakta, her defasında kalbim sıkışıyordu, fakat bakışların hep yanımdan geçip gidiyordu. Çünkü dış görünüşüm açısından artık tamamen farklı biri olmuştum, o eski çekingen çocuk artık bir kadın olmuştu, herkesin dilinde güzel, hep pahalı elbiseler giyen, etrafi hayranlarıyla çevrili bir kadın. Benim, o bir zamanlar yatak odanın loş ışığındaki çekingen genç kız olduğumu nasıl tahmin edebilirdin ki! Bazen birlikte olduğum beylerden biri sana selam verirdi, sen teşekkür ederken bana da bakardın. Ancak bakışlarında nazik bir yabancılık vardı; saygı duyan, ama asla tanımayan, yabancı, korkunç derecede yabancı bakışlardı. Bir defasında, hâlâ hatırlıyorum, artık neredeyse alışmış olduğum bu tanımama tavrın içimi yakıp kavuran bir işkenceye dönüşmüştü: operanın locasında bir erkek arkadaşımla oturuyordum ve sen de komşu locadaydın. Uvertürün başlamasıyla birlikte ışıklar sönmüştü, yüzünü artık göremiyordum, sadece nefesini o ilk gecedeki kadar yakınımda hissediyordum, elini de localarımızın kadife kaplı birleşik korkuluğuna dayamıştın, o narin, zarif elini. O an içimde, beni bir zamanlar sevecenlikle sarılışını hissettiğim ve aşık olduğum bu yabana eli eğilip öpme isteği uyandı. Etrafımı saran müzik duygularımı kabartıyordu, içimdeki arzu daha tutkulu bir hal almıştı. Kendimi kasmak, kendime hakim olmak zorundaydım, ama o arzu dudaklarımı büyük bir güçle o sevilen eline doğru çekiyordu. Birinci perdeden sonra arkadaşımdan çıkıp gitmemizi rica ettim. Senin karanlıkta bu kadar yabancı ve bir o kadar da yakınımda olmana daha fazla dayanamıyordum.

Ama o saat gelip çatmıştı, bir defa daha, son bir defa daha darmadağın olmuş hayatıma girdi. Bundan neredeyse tam bir yıl önceydi, senin yaş gününden bir gün sonra. Tuhaftı bir şeydi: bütün o saatler boyunca seni düşünmüştüm, çünkü senin yaş gününü hep bir bayram günü gibi kutlardım. Daha sabahın erken saatlerinde çıkıp beyaz gülleri satın almıştım ve her yıl yaptığım gibi, senin unuttuğun o bir saatin anısına sana yollatmıştım. Öğlenden sonra oğlumla birlikte çıktım, onu Demel Pastanesi’ne, akşam da tiyatroya götürdüm, çünkü onun da bu günü, anlamını bilmeksizin, hem de genç yaşlarından başlayarak gizemli bir bayram günü gibi kutlamasını istiyordum. Ertesi günü, o zamanki erkek arkadaşım olan Brünnlü genç ve zengin bir fabrikatörle geçirdim; onunla iki yıldır birlikteydik; bana tapıyor, şımartıyor ve daha öncekileri gibi benimle evlenmek istiyordu. Oğlumu ve beni armağanlara boğmasına, biraz körü körüne aşkıyla da sevimli ve biraz hizmetkârlık kokan iyiliğiyle sevecen olmasına rağmen, ona da ötekilere yaptığım gibi görünürde sebepsizce hep ret cevabı veriyordum. Birlikte konsere gittik, orada neşeli bir ortamla karşılaştık, sonra da Ringstraße’deki bir lokantada akşam yemeği yedik ve daha sonra ben, kahkahaların ve konuşmaların arasında, devamında da dans edilebilen bir lokale, Tabarin’e gitmemizi önerdim. Aslında bolca alkol ve sahte bir eğlence havasında olan ve gece kuşlarının takıldığı bu tür mekânları hep iğrenç bulmuşumdur. Bu nedenle böyle önerilere hep karşı çıkardım, ama bu defa içimden gelen kaynağı belirsiz ve sihirli bir güç beni, farkına varmaksızın birden ortamdaki diğerlerinin de içten onaylamalarıyla öneriyi kabul ettim, o an sanki orada beni özel bir şey bekliyormuşçasına, içimde tarifi mümkün olmayan bir arzu uyanmıştı. Herkes hatırımı sayarak hemen ayaklandı, o lokale gittik, şampanya içtik ve içimi bir anda daha önce hiç yaşamadığım, dizginlenmesi güç, neredeyse acı veren bir neşe kapladı. İçtim içtim, söylenen sıradan şarkılara ben de eşlik ettim ve dans edip sevinçten çığlık atmaya neredeyse kendimi zorunlu hissettim. Ama ansızın, sanki yüreğime buz veya kızgın kor gibi bir şey oturmuşçasına ürktüm. Yandaki masada sen, birkaç arkadaşınla birlikte oturuyordun ve bana hayranlıkla ve de istediğini belli edercesine bakıyordun, o beni her zaman içimden başlayarak bütün vücudumu altüst etmiş olan bakışlarınla. On yıldan bu yana ilk defa bana tekrar benliğinin o tamamen bilinçsizce dışa vuran tutkusunun gücüyle bakıyordun. Anında titremeye başladım. Havaya kaldırdığım kadehim neredeyse elimden düşecekti. Neyse ki, masadakiler içine düştüğüm şaşkınlığı fark etmediler. Şaşkınlığım, kahkahaların ve müziğin gümbürtüsü içerisinde kaybolup gitmişti.

Bakışın giderek daha yakıcı bir hâl alıyor ve beni tamamen ateşin içine atıyordu. Ama emin olamıyordum: sonunda, evet, en sonunda beni tanımış mıydın, yoksa yeni, başka, yabancı bir kadın olarak mı arzuluyordun? Yanaklarıma kan oturmuştu, masadaki arkadaşlarıma ancak yarım yamalak birtakım cevaplar veriyordum. Bakışınla nasıl allak bullak hâle geldiğimi fark etmiş olmalısın. Diğerlerine belli etmeden baş hareketiyle bana bir işaret verdin ve bir anlığına dışarıya, hole çıkmam için davet ettin. Sonra herkesin fark edeceği biçimde hesabı ödedin, arkadaşlarına veda ettin ve dışarı çıktın. Bu arada beni dışarıda beklediğini belirten bir işaret vermeyi de unutmadın. Soğuktan donuyormuşum veya ateş nöbeti geçiriyormuşum gibi titriyordum, artık cevap verecek durumda değildim, coşan kanımı dizginleyemiyordum.

Tesadüfen tam da o anda siyah tenli bir çift, yere takır takır vuran topuklar ve tiz çığlıklar eşliğinde tuhaf bir dans sergilemeye başlamıştı. Herkes gözlerini onlara dikmişti ve ben de o andan yararlanmıştım. Ayağa kalktım, erkek arkadaşıma hemen döneceğimi söyledim ve senin arkandan geldim.

Dışarıda, vestiyerin bulunduğu holde beni bekliyordun: daha gelir gelmez gözlerin canlandı. Gülümseyerek hızla bana yaklaştın; anında anladım, beni tanımamıştın, o zamanki çocuğu ve o genç kızı tanımamıştın, bir defa daha yeni biri, bilinmeyen biri olarak bana elini uzatıyordun. “Benim için de bir saatinizi ayırabilir misiniz?” diye sordun samimi bir biçimde. Güven veren tarzından, beni de o bir akşamlık satılık kadınlardan biri olarak çağırdığını hissetmiştim. “Evet,” dedim, o zamanki genç kızın sana on yıldan fazla bir zaman önce karanlığın basmakta olduğu bir sokakta titreyerek, ama kendi rızasıyla verdiği o evet cevabının aynıydı. “Peki, ne zaman görüşebiliriz?” diye sordun. “Siz ne zaman isterseniz,” diye cevap verdim, çünkü senin yanındayken herhangi bir utanç duymuyordum. Bana biraz şaşkınlıkla baktın, o bir zamanlar aynı hızlı karar verişimin benzer biçimde seni hayrete düşürdüğünde bana kuşkulu ve meraklı bakışının aynıydı. “Şimdi hemen olabilir mi?” diye sordun biraz tereddüt ederek. “Evet,” dedim, “Gidelim.”

Paltomu almak üzere vestiyere doğru yöneldim.

Ama o anda, birlikte teslim ettiğimiz paltolarin vestiyer fişini erkek arkadaşımın aldığını hatırladım. Geri dönüp fişi ondan istemek, anlaşılır bir gerekçe sunmaksızın mümkün olmazdı, ama Öte yandan da yıllardır özlemi içinde olduğum seninle geçecek o bir saatten vazgeçmek istemiyordum. O yüzden bir an bile tereddüt etmedim: paltom ve yıllardır geçimimi sağlayan iyi yürekli, sevecen insan umurumda olmaksızın, hatta onu arkadaşlarının önünde en budala insan ve sevgilisi yıllar sonra yabancı bir erkeğin ilk ıslık çalışıyla kendisinden kaçmış olan birisi yerine koyarak gece elbisemin üzerine sadece şalımı aldım ve kendimi dışarıya, nemli sisin kapladığı geceye bıraktım. Elbette, dürüst erkek arkadaşıma karşı yaptığım alçaklığın, vefasızlığın, utanmazlığın tamamen bilincindeydim. Aptalca davrandığımı ve bu kuruntumla iyi bir insanı geri dönülmez biçimde ölesiye kırmış olduğumu hissediyordum, hayatımı tam ortasından çekip yırtarak ikiye ayırdığımı hissediyordum, ama bir defa daha dudaklarını hissedebilmenin, bana söyleyeceğin o yumuşak sözcükleri duyabilmen sabırsızlığı karşısında arkadaşlığın ve kendi hayatımın ne değeri olabilirdi ki! İşte ben seni böyle sevdim, şimdi bunu sana rahatça söyleyebilirim, çünkü artık her şey bitti ve geçmişte kaldı. Ve öyle sanıyorum ki, beni ölüm döşeğimden çağıracak olsaydın da, kendimde yataktan kalkıp seninle gitme gücünü bulurdum.

Kapının önünde bir araba duruyordu, bindik ve evine gittik. Sesini tekrar duydum, sevecen yakınlığını yeniden hissettim ve aynı o bir zamanlar olduğu kadar uyuşmuş gibiydim, çocukça bir mutluluğun şaşkınlığı içendeydim. Aradan on yıldan fazla zaman geçtikten sonra ilk defa o merdivenlerden tekrar nasıl çıktım; hayır, hayır, sana nasıl anlatsam bilemiyorum. Her şeyi o saniyeler içinde çifter çifter yaşadım, hem geçmiş zamanı hem de şimdiki zamanı, aynı anda ve her şeyde, ama her şeyde sen vardın. Odanda çok az şey farklıydı, birkaç resim gelmişti, kitaplar çoğalmıştı, orada burada birkaç yabancı mobilya, ama yine de hepsi beni tanırcasına selamlıyordu. Ve masanın üstünde içinde güller olan vazo duruyordu, benim güllerim, onları sana bir gün önce yaş gününde ben göndermiştim; bir kadına hatıra olarak, şu hatırlamadığın, şu tanımadığın kadına, şu anda bile, hem de el ele ve dudak dudağa senin yakınında olmasına rağmen. Ama yine de gülleri bakımlı tutman bana iyi gelmişti. Ne de olsa benliğimden bir soluk, aşkımdan bir nefes seni sariyordu.

Beni kollarına alarak sardın. Bütün o muhteşem gece boyunca yine sende kaldım. Fakat beni çıplak bedenimden de tanımadın. Deneyim dolu sevecenliğine mutluluk içinde katlandım ve sahip olduğun tutkunun bir sevgili ile para karşılığı satın alınabilen bir kadın arasında ayrım yapmadığını ve kendini, benliğinin inanılmaz savurgan arzusuna tamamen teslim edebildiğini gördüm. Gece kulübünden alıp götürülen bir kadın olarak bana karşı çok nazik, çok saygılıydın, aynı zamanda o kadını hissetmekte de çok tutkuluydun. O ilk seferdeki yaşadığım mutluluktan başın dönmüş bir biçimde; benliğinin o sadece sana özgü ikiliğini, hem de çocuk yaştaki birini dahi sana bağımlı hâle getirebilen o arzulu ve olgun tutkunu tekrar hissetmiştim. Birlikte olduğum erkeklerin sergilediği sevecenliklerin hiçbirinde kendini böylesine teslim edişini, benliğinin en derinliklerinde böyle bir dışavurumunu ve parıltılı yansıtmasını yaşamamıştım. Ama nedense hemen ardından ebedîyen ve belki de insanlık onuruna yakışmayan bir biçimde unutularak yok olup sönmüştü. Ama ben de kendimi unutmuştum: karanlıkta, senin yanındaki ben kimdim? Bir zamanlar içi yanan o çocuk muydum, senin çocuğunun annesi mi, yoksa bir yabancı kadın mıydım? Ah, o tutkulu gecede her şey benim için öylesine aşina, öylesine içten yaşanmış ve de öylesine kendimden geçecek kadar yeniydi ki! Ve ben, o gece son bulmasın diye dua ettim.

Ama sabah olmuştu, geç kalkmıştık, kahvaltıyı da benimle birlikte yapmak için davet etmiştin. Görünmez bir el tarafından yemek odasında hazırlamış olan çayı içip sohbet etmiştik. Sen yine benliğinin bütün o açık ve yürekten sıcaklığıyla benimle konuşuyordun ve bana bu esnada mahremiyet içeren bir soru sormamış, benim nasıl bir insan olabileceğimi de merak etmemiştin. Bana adımı, nerede oturduğumu dahi sormadın: senin için yeni bir maceraydım ben, kimliği olmayan, unutmuşluğun sisleri arasında iz bırakmaksızın uçup giden o ateşli saattim sadece. Bu defa çok uzun bir seyahate çıkacağını, iki veya üç aylığına Kuzey Afrika’ya gideceğini anlatmıştın; ben ise, yaşamakta olduğum mutluluğumun tam ortasında titriyordum, çünkü kulaklarımın içinde o zonklama çoktan başlamıştı: bitti, bitti, ve unutuldu!

O anda dizlerinin önüne çöküp şöyle haykırmayı çok isterdim: “Beni de yanına al, nihayet beni tanıyasın diye, nihayet, nihayet bunca yıldan sonra!” Ancak senin önünde öylesine ürkek, öylesine korkak, öylesine köle ruhlu ve zayıftım ki, sadece şu sözcükler ağzımdan çıkabildi: “Çok üzüldüm.” Bana gülümseyerek baktın: “Gerçekten üzülüyor musun buna?” İşte o an sanki birden vahşileştim. Ayağa kalktım, sana baktım, uzun süre ve dik dik. Sonra şöyle dedim: “Benim âşık olduğum adam da sürekli seyahate çıkardı.” Sana baktım, gözlerinin tam içine. “Şimdi, işte şimdi tanıyacak beni!” Titriyordum ve içim daralıyordu. Ama sen bana sadece gülümsedin ve teselli ederek şöyle dedin: “Ama seyahate çıkan herkes, nasılsa geri döner.”

“Evet,” diye cevap verdim, “Geri dönülür, ama o zaman çoktan unutulmuştur.”

Sana bütün bunları söyleyiş tarzımda itici, tutkulu bir şeyler var gibiydi. Çünkü sen de ayağa kalktın, şaşkın ve sevgi dolu gözlerle bana baktın. Omuzlarımdan tuttun. “İyi olan bir şey unutulmaz, seni unutmayacağım,” dedin ve bakışlarınla, sanki o an verdiğim görüntüyü hafızana iyice yerleştirmek istercesine içimi en ücra noktasına kadar sardın. Ve bu bakışlarının içime nasıl sızdığını; ararcasına, hissedercesine, bütün benliğimi kuşatırcasına kendine doğru çektiğini hissettiğimde, sonunda, en sonunda körlüğünün önündeki engellerin yıkıldığını düşündüm. Beni tanıyacak! Beni tanıyacak! Bütün ruhum bu düşünceyle titriyordu.

Ama sen beni tanımadın. Hayır, sen beni tanimadın, beni hiçbir zaman o anda olduğu kadar yabancı biri olarak görmedin, yoksa, evet yoksa birkaç dakika sonra yapacağın şeyi asla yapamazdın. Beni öptün, bir defa daha tutkuyla öptün. Dağılmış saçlarımı tekrar eski hâline getirmek zorunda kaldım ve aynanın önüne geçip aynaya baktığımda, utançtan ve dehşetten yere doğru eğilmeliyim diye düşündüm. O an, birkaç adet büyük kâğıt parayı gizlice manşonumun içine sokuşturduğunu gördüm. O anda çığlık atmamak, yüzüne ortasına bir tokat patlatmamak için kendimi nasıl tuttum, bilemiyorum. Bana, seni çocukluğundan beri seven, çocuğunun annesi olan bana, o gecenin bedelini para ile ödemiştin! Senin için Tabarin’de karşılaştığın bir fahişeydim, daha fazla bir şey ödemedin, sadece ederimi ödemiştin bana! Senin tarafından sanki unutulmuş olmak yetmiyormuş gibi, üstüne bir de aşağılanmalıydım.

Alelacele eşyalarımı toparladım. Gitmek, o an çıkıp gitmek istiyordum. Dayanılmaz bir aa içindeydim. Elimi şapkama uzattım, şapka masanın üstünde, içinde beyaz güllerin bulunduğu vazonun yanındaydı, benim güllerimin. O anda karşı çıkılmaz biçimde cesaretimi toplayarak kendime gelerek sana eskiyi hatırlatmayı bir defa daha denemek istedim: “Bana beyaz güllerinden bir tanesini vermek istemez misin?” “Memnuniyetle,” dedin ve hemen bir gül çıkardın. “Ama bunları sana belki de bir kadın göndermiştir, seni seven bir kadın,” dedim. “ Belki de,” dedin. “Benim için gönderildiler, ama kimden geldiklerini bilmiyorum; tam da bu yüzden onları çok seviyorum.” Sana baktım. “Belki de unutmuş olduğun bir kadın göndermiştir!”

Başını kaldırıp şaşkınlık içinde bana baktın. Ben de gözlerimi iyice sana dikmiştim. “Tanı beni, tanı beni artık!” diye haykırıyordu bakışlarım. Senin gözlerin ise sevimli ve bilmez bilmez gülümsüyordu. Beni bir defa daha öptün. Ama beni tanımadın.

Hızlıca kapıya gittim, çünkü gözlerimin yaşlarla dolduğunu hissediyordum ve sen bunu görmemeliydin. Dışarıya o kadar telaş içinde fırlamıştım ki, holde neredeyse uşağın Johann’la çarpışacaktım. Johann ürkerek anında kenara çekildi, dışarıya çıkabilmem için dış kapıyı açtı ve işte o anda, oradaki bir tek saniye içinde, anlıyor musun? Gözlerim yaşlar içinde ona, yaşlanmış olan o adama baktığımda, bakışlarında birdenbire bir ışık çaktı. O tek bir saniyede, anlıyor musun? Çocukluğumdan beri beni görmemiş olan yaşlı adam, tek bir saniyede beni tanımıştı. Bu tanınmadan ötürü onun önünde diz çöküp ellerini öpebilirdim. Ben de anında beni kırbaçlamak için manşonuma sokuşturduğun kâğıt paraları çekip aldım ve onun cebine tıktım. Yaşlı adam titriyordu, başını kaldırıp korkuyla bana baktı ve o tek bir saniye içinde benimle ilgili belki de senin bütün hayatın boyunca yapamadığın kadar çok şeyin farkına vardı. Bütün, evet bütün insanlar beni şımarttılar, bana karşı hep iyiydiler; sadece sen, evet, sadece sen beni unuttun, sadece sen, sadece sen beni hiç tanımadın!

Evladım öldü, bizim evladımız, artık dünyada onu sevecek senin dışında kimsem kalmadı. Ama sen kimsin ki benim için? Sen, beni hiçbir zaman, hiçbir zaman tanımayan; bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan öylesine geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için? Bir defalık olsun seni, hep kaçak olan seni alıkoyabileceğimi, çocuğunda tutabileceğimi sandım. Ama o senin çocuğundu: bir acımasızca benden uçtu gitti, bir yolculuğa çıkacak, beni unutacak ve asla geri dönmeyecek. Ben yine yalnızım, her zaman olduğumdan çok daha fazla yalnızım, hiçbir şeyim kalmadı, senden hiçbir şeyim kalmadı; ne bir çocuk, ne bir sözcük, ne bir satır, ne bir hatırlama ve biri senin yanında adımı söyleyecek olsa, herhâlde bir yabancı gibi oralı olmaz uzaklaşır gidersin. Senin gözünde ölü olduğuma göre, öyleyse neden ölmeyi arzulamayayım, sen benden uzaklaşıp gittiğine göre, ben de artık neden kendi yoluma gitmeyeyim ki! Hayır, sevgilim, sana karşı suçlamada bulunmuyorum, senin o neşe dolu evine serzenişlerimi sokmak istemiyorum. Seni rahatsız etmeyi sürdüreceğimden korkma. Bağışla beni, sadece çocuğumuz biraz ötede ölü ve terk edilmiş biçimde öylece yatarken, bir defa olsun ruhumun çığlıklarını dışa vurmak zorundaydım. Seninle sadece bu bir defalığına konuşmak zorundaydım, ondan sonra yine suskun biçimde kendi karanlığıma geri döneceğim, senin yanında hep suskun kaldığım gibi. Ama sen, ben yaşadığım sürece bu çığlığı duymayacaksın, ancak öldüğümde bu benden kalan vasiyet senin eline geçecek; seni herkesten çok sevmiş, ama senin hiç tanımadığın, hep seni beklemiş ama senin hiç aramadığın bir kadının vasiyeti olarak. Belki de, evet belki de ancak o zaman beni arayacaksın ve ben de sana karşı ilk defa sadık olmayacağım, çünkü ölüyken artık seni duyamayacağım: senin de bana hiçbir şey bırakmadığın gibi, ben de sana hiçbir resim ve hiçbir iz bırakmıyorum. Beni hiç, ama hiçbir zaman tanımayacaksın. Yaşarken kaderim böyleydi, ölümümden sonra da aynı kalsın. Seni son saatimde yanıma çağırmak istemiyorum, adımı ve yüzümü bilip tanımadan ayrılıp gidiyorum. İçim rahat ölüyorum, çünkü sen bunu uzaktayken hissetmiyorsun. Şayet ölümüm sana acı verecek olsaydı, o zaman zaten ölemezdim.

Daha fazla yazmaya gücüm kalmadı … kafam öylesine karmakarışık ki … her yerim ağrıyor, ateşim var… öyle sanıyorum ki, birazdan öylece yığılıp kalacağım. Belki de her şey birazdan son bulacak, belki de bir defa olsun kader bana bir iyilik yapar ve çocuğumu alıp götürdüklerini görmek zorunda kalmam… Artık yazamıyorum. Elveda, sevgilim, elveda, sana teşekkür ederim… Ne olduysa, iyi de oldu, her şeye rağmen… Her şey için sana son nefesime kadar teşekkür etmek istiyorum. Rahatım: sana her şeyi anlattım. Şimdi artık biliyorsun, hayır, seni ne kadar çok sevmiş olduğumu sadece seziyorsun ve bu aşk yüzünden de omuzlarında hiçbir yük olmayacak. Benim eksikliğimi duymayacaksın, bu da beni teselli ediyor. O güzel, aydınlık hayatında hiçbir şey değişmeyecek … ölümümle sana hiçbir yük vermiyorum … bu beni teselli ediyor, sevgilim.

Ama kim … evet, şimdi kim bundan sonra yaş günlerinde sana o beyaz güllerden yollayacak? Ah, o vazo şimdi boş kalacak, yılda bir defa da olsa hayatımdan sana doğru esen o küçücük rüzgâr, o hafif nefes, o da solup gidecek! Sevgilim, dinle, senden rica ediyorum … bu, benim senden ilk ve son ricam … benim hatırım için yap bunu, her yaş gününde, çünkü yaş günü, insanın kendini düşündüğü bir gündür, o güllerden al ve vazoya koy. Yap bunu, sevgilim, başkalarının yılda bir defa ölmüş sevdiklerinin arkasından bir ayin yaptırmaları gibi sen de bunu yap. Ama ben artık Tanrı’ya inanmıyorum ve ayin de istemiyorum, ben rica ediyorum, yap bunu, sevgilim … bu benim senden ilk ve son ricam sana teşekkür ederim seni seviyorum, seni seviyorum … elveda …

R., mektubu titreyen ellerinden bıraktı. Sonra da uzun uzun düşündü. Zihninde bir komşu çocuğuna, bir genç kıza, gece kulübündeki bir kadına ait belli belirsiz bazı hatıralar canlandı, ama bu daha çok bulanık ve karmakarışık bir hatırlamaydı, tıpkı akan bir suyun dibindeki bir taşın parıldaması ve pek bir şekli andırmayan titremesi gibi. Gölgeler gözünün ününden gelip geçiyor, ama yine de bir resim oluşmuyordu. R., duygularına ait bazı hatıralarını hissediyor, ama yine de bir şey hatırlayamıyordu. Sanki bütün bu kişileri rüyasında görmüş gibiydi, sık sık ve derin rüyalar görmüştü, ama her şey sadece rüya görmekten ibaretti.

O anda bakışları, önündeki yazı masasının üstünde duran mavi vazoya takıldı. Vazo boştu, uzun yıllardan sonra bir yaş gününde ilk defa boştu. Ürktü; sanki birdenbire görünmez bir kapı vurularak içeriye doğru açılmıştı ve başka bir dünyadan gelen soğuk bir esinti sessiz odasına sızıyordu. R., bir ölümü ve ölümsüz bir aşkı hissetti: ruhunda sanki bir şey ortadan yarılıp açıldı ve uzaktan gelen bir müziğin tinısı gibi, meçhul, bedensiz ve tutku dolu kadını düşündü.

Stefan Zweig
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz