Sosyalizme doğru halk hareketlerinin birliği ve çeşitliliği – Samir Amin (Çeviri: Fikret Başkaya)

Samir AminUlusal kurtuluş perspektifine sahip bu tür hareketler, anti-feodal/halkçı ve anti-emperyalist safhanın ötesine geçme dinamiğine sahiptirler- burjuva demokrat değildirler. Dolayısıyla sosyalizme doğru hareketlere dahildirler.
O halde iki sosyalizme doğru hareket ailesini daha yakından tahlil edebiliriz: Emperyalist merkezlerde ortaya çıkıp gelişenler ve egemenlik altındaki Çevrede ortaya çıkanlar. Bu iki hareket ailesi için de hiç bir zaman soyalizme hareket etiketi garanti değildir, fakat potansiyel olarak öyle olma yetenekleri vardır. O halde bunları öyle nitelemenin koşulları ve kriterleri nedir? 

Sosyalizme Doğru Hareket

Burada ileri sürülen görüşler, kapitalizme karşı mücadele eden halk hareketlerinin sürekli olarak karşı karşıya geldiği temel sorunları tartışma gündemine taşımayı amaçlıyor. Kapitalizme karşı mücadeleden anladığım da sadece radikal olarak üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı kapitalizmi aşmayı (lağvetmeyi), onun yerine işçilerin sosyal mülkiyetine dayalı bir sistem kurmayı amaçlayan hareketler değil. O aşamaya varmasa da, o kadar iddialı olmasa da, emek (sermaye tarafından kullanılan) – sermaye [işçileri çalıştıran] ilişkisini kayda değer derecede dönüştürmek üzere mobilize olan hareketleri de kapsıyor. Bu hareketlerin her biri farklı derecelerde kapitalizmi sorun edebilir ama aynı zamanda o yönde hareket ettikleri yanılsaması da yaratabilirler ki, bu durumda bunların talepleri sistem tarafından kolaylıkla eritilebilir, etkisizleştirilebilir. Tabii geliştirilen stratejiler ve stratejilerin etkisizliği (zaafı) arasındaki sınırın o kadar da net olmadığının farkında olmak gerekir. Aynı şekilde stratejik hedeflerle taktik amaçlar arasındaki sınırı çizmenin zorluğu da söz konusudur.

Bir bütün olarak alındığında, bu hareketlerin önemlice bir kısmı “sosyalizme doğru hareket” olarak nitelendirilebilir. Burada son on yıllarda bazı Latin Amerika partilerinin [Şili, Bolivya ve diğerleri] dillendirdiği bir deyişi ödünç almış oluyorum. Bu partiler, komünist partilerin geleneksel hedefini (sosyalizmi kurmak için iktidar olmak) reddettiler, onun yerine daha mütevazı görünen, sosyalizme doğru ilerlemeye imkân veren sosyal ve politik koşulları sabırla yaratma tercihi yaptılar. Aradaki fark şu ki, söz konusu komünist partiler tarafından benimsenen sosyalizm, Sovyet deneyinden esinlenen önceden tanımlanmış bir sosyalizmi öngörüyordu ki, iki kavramda özetleniyordu: Millileştirmeler ve planlama. Kendilerini “sosyalizme doğru hareket” olarak tanımlayan partiler ise, modern bir ekonominin yönetiminin sosyalizasyonun nihai tanımını önü açık olarak bırakıyorlar.

Kendilerini sosyalist, dahası komünist olarak tanımlayan bir kısım örgüt ve parti de –hepsi değil-, Marx’ın, kimi zaman da, Sovyetizmin ve Maoizmin, velhasıl tarihsel marksizmin mirasçısı sayıyorlar.

Esasen, sanayi devriminden itibaren kapitalizmin zafer kazanması ve emperyalist yayılma sonucu küreselleşmesi, eş zamanlı olarak daha ileri bir uygarlık projesinin, sosyalizmin/komünizmin koşullarını yarattı. Bu keşifte çok sayıda nehir kavuştu ve Engels ve daha sonra Lenin, Marksist varyantın bilinen sınıflandırmasını yaptılar: İngiliz politik iktisadı, ütopik Fransız sosyalizmi, Hegelci Alman felsefesi. Bu, gerçeğin basitleştirilmiş bir versiyonuna tekâbül ediyordu ve Marx öncesi ve sonrası bir çok katkıyı dışlıyordu.

Şüphesiz, sosyalizm/komünizm projesinin formülasyonunda Marx’ın katkısı hayâti bir kopuş demeye geliyordu. Gerçekten Marx’ın düşüncesi, kapitalizmin tüm veçheleri itibariyle ve tüm gerçekliğiyle tutarlı bir eleştirel değerlendirilmesine dayanıyordu. Bu, Marx’ı tanımayan, yok sayan önceki ve sonraki sosyalist formülasyonlarda olmayan bir şeydi. Kapitalizme özgü değer yasasının formülasyonu, sermayenin uzun dönem birikim eğilimleri ve çelişkilerinin netleştirilmesi, bir yanda sınıflar mücadelesiyle uluslararası çatışmalar arasındaki ilişki, diğer yanda sermaye birikiminin modalitesinin değişmesiyle politika arasındaki ilişki, yabancılaşmış sosyal bilinç… Özetle Marx’ın düşüncesi tarihsel marksizmin, özellikle de İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin, Sovyetizmin ve Maoizmin yolunu açtı.

Modern Dünyanın Oluşmasında Fransız Devriminin Merkezî Pozisyonu

Benim anlayışımda Fransız Devrimi, modern dünyanın oluşmasında mekezî bir öneme sahiptir. Zira bir değerler (özgürlük, eşitlik, kardeşlik –şimdilerde dayanışma deniyor) sistemini tanımlıyor ki, bu, moderniteyi temel çelişkisiyle birlikte oluşturuyor. Bu değerler, keşfedilmesi gereken ilerinin sosyalist değerleridir ve kapitalizm koşullarında gerçekleşmeleri mümkün değildir. Bu anlamda da Fransız Devrimi bir burjuva devreminden öte bir şeydir. Mesela 1688 İngiliz Devriminden farklıdır ve Montagnarde Konvansiyonuyla daha öteyi, daha ileriyi işaret ediyordu.

Kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan kapitalizmin değerleri, özgürlük ve mülkiyet, aslında bir devrim olmayan “Amerikan devrimi” denileni yaratabilirdi ancak… Ve bu ikisi birlikte (özgürlük ve mülkiyet) sadece girişim özgürlüğü (teşebbüs özgürlüğü) demeye geliyordu ki, Yeni İngiltere kolonilerindeki küçük aile işletmesi veya Güneydeki köleci tarım işletmeleri, daha sonraki dönemde büyük sanayi işletmeleri ve nihayet finans tekellerini tanımlıyordu. Bu iki değerin birlikteliği, her türlü eşitlik olanağını ortadan kaldırıyor. Kanunlar karşısında eşitlik retoriğinin içini boşaltıyor. “Fırsat eşitliği” bir retorik olmanın ötesine geçemiyor, zira başlangıçtaki eşitsizliği yok sayıyor. Öyle bir eşitsizlik ki, mülk sahibi sınıfları işgücünü satmak zorunda olan proletaryadan ayırıyor. Bu ikili, yani özgürlük ve mülkiyet, eşitlizliğe görünür bir meşruiyet kazandırıyor. Ve bu anlayışa göre de eşitsizlik bireyin yeteneğinin, becerikliliğinin ve çalışmasının sonucu olabilir… Dayanışmanın erdemlerini yok sayıyor ve sadece onun tam karşıtı olan bireyler ve işletmeler arasında rekabeti kabul ediyor.

Doğası gereği özgürlük ve eşitlik, çatışmalı-çelişik kavramlardır ki, bunların birbirinin tamamlayıcısı olabilmeleri, birbirlerini tamalayabilmeleri için, bir azınlık mülkiyeti olan burjuva mülkiyetinin lağvedilmesi gerekirdi. Fransız devrimi, Montagnarde radikalleşme anında bile o kadar ileri gidemedi… Kutsal mülkiyeti korumakla yetindi. Mülkiyetin, küçük çiftci ve küçük esnaf mülkiyeti biçiminde genelleşeceği beklentisi vardı. Kapitalizmin hareketinin kaçınılmaz merkezileşmesi ve mülkiyetin giderek sermayenin mülkiyeti biçimini alacağı sezilmiş değildi.

İşte, kapitalizmden daha ileri bir uygarlık aşaması olması gereken sosyalizm/komünizm düşüncesi, zamanla ve tedrici olarak özgürlük, eşitlik, dayanışma üçlüsü, burjuva azılığın mülkiyetinin yerini işçilerin kollektif mülkiyetinin alması demeye geliyordu.

Sosyalist Düşüncenin ve Eylemin Oluşmasında Farklı Yönelişler

Modern dönemin halk hareketlerinin temelinde, kapitalist sosyal ilişkiler ve işçilerin sömürüsü gerçeği yatıyor. Bu hareketler bazı durumlarda kendiğinden(spontane), kimi zaman da işçileri örgütleyip bu amaçla harekete geçiren grupların eseri oldu.

Bu söz konusu hareketler, yeni Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte çok erken sahneye çıktılar, özellikle İngiltere’de , Fransa’da ve Belçikada ve daha sonraları Almanya ve Avrupa’nın başka yerlerinde, işte Yeni İngiltere denilen Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya çıktı. Ve tüm bir XIX. Yüz yıl boyunca da farklı yönlerde gelişti, XX. yüzyılda “devrimci” ve “reformist” denilen bir rotada yol aldı.

Çevredeki ülkelerde, başka türlü ifade edersek, kapitalist dünya sistemine entegre olmuş, egemen merkezin ihtiyaçlarına cevap veren bağımlılık statüsüne indirgenmiş ülkelerde de başka hareketler ortaya çıktı. Tarihsel kapitalizm dünya ölçeğindeki gelişme-yayılma sürecinde, kutuplaştırıcıdır, şu anlamda ki, karşılıklı olarak egemen merkezler ve egemenlik altındaki çevre eş zamanlı olarak birbirlerini üretiyorlar ve bu bir asimetri biçiminde ortaya çıkıyor. Öte yandan kapitalizmin mantığı, her seferinde bu durumu derinleştiriyor. Kapitalizm ve emperyalizm madalyonunu iki yüzü gibididir, aynı realitenin iki yüzüdür. Böylesi koşullarda da sisteme karşı yürütülen mücadeleler, genel bir çerçevede anti-emperyalisttirler, şu anlamda öyledirler ki, bu tür hareketler kapitalizm sonrası (post capitalist) bir toplum kurma amacı taşımazlar ama merkezin zengin ülkelerini “taklit ederek yakalamayı” amaçlarlar. Bu nitelikten ötürü de bunlar Çin komünizminin bir kavramını kullanmak gerekirse, doğası gereği kompradordurlar. Dolayısıyla (ve III. Enternasyonal komünizminin bir kavramı olan, “anti-feodal” gerçek bir burjuva devrimini tetikleyecek, gerçekleştirecek bir milli burjuvazi oluşturmazlar. Bu yüzden, anti-emperyalist ve anti-feodal geniş bir sosyal ittifak tarafından, sosyalist-komünist perspektife sahip bir parti tarafından yürütülen mücadele, potansiyel olarak anti-kapitalist bir mücadeledir.

Ulusal kurtuluş perspektifine sahip bu tür hareketler, anti-feodal/halkçı ve anti-emperyalist safhanın ötesine geçme dinamiğine sahiptirler- burjuva demokrat değildirler. Dolayısıyla sosyalizme doğru hareketlere dahildirler.
O halde iki sosyalizme doğru hareket ailesini daha yakından tahlil edebiliriz: Emperyalist merkezlerde ortaya çıkıp gelişenler ve egemenlik altındaki Çevrede ortaya çıkanlar. Bu iki hareket ailesi için de hiç bir zaman soylalizme hareket etiketi garanti değildir, fakat potansiyel olarak öyle olma yetenekleri vardır. O halde bunları öyle nitelemenin koşulları ve kriterleri nedir?

Kapitalist Dünya Sisteminin Merkezlerindeki Sosyalizme Doğru Hareket Yönelişleri

Kapitalizmin lağvedilip, onun yerini sosyalist bir toplumun alması gerektiği bilinci, ilk defa XIX. Yüzyıl Avrupa’sının başka yerinde veya ABD’de değil de Fransada ortaya çıktı. Bu yöneliş, 1848 devrimlerinin ve daha sonra Paris Komünü’ünün tetikleyicileri Jakobenizmin mirasıydı ki, devrimci Fransız sendikacılığından esinlenen Blanqui tarafından teorileştirilmişti. Özyönetim ve üretim kooperetifi ikilisi, mülkiyetin sosyalleştirilmesinin ilk sosyalist formülasyonunun kurumsal ve hukuki (juridique] çerçevesini oluşturmuştu.

Fransız sosyalizmi – eğer öyle adlandırılırsa- idealist niteliğinden ötürü, Marks’ın esinlediğinden farklıydı. Kökeni XVIII. Yüzyıl Aydınlık Felsefesine ( Philosophie des Lumières) dayanıyordu ve onun radikal bir yorumunu temsil ediyordu: Adaletin etik değeri, yurttaşlık, eşitlik, özgürlük, dayanışma. Sermaye birikiminin, üretimin ve yeniden üretimin bilimsel tahlilini yok sayıyordu ki, Marx, sosyalizm isteğinin nedenlerini ve doğasını anlamak üzere kapitalizmi analiz eden ilk ve tek şahsiyet olacaktı.

Bilindiği gibi, Marx ve onun ardından da II. ve III. Enternasyonal tarihsel marksizmleri, “Fransız sosyalizminin” teorisini ve pratiğini eleştirmişlerdi. Blanquismi, komployu ve hükümet darbesini (coup d’état) kendi kendine örgütlenen proletaryanın uzun erimli mücadelesinin yerine koyduğu için, daha az şiddetli olmakla birlikte, Proudhon’un felsefesini, (Fransız tipi) “devrimci sendikacılığın” elitist anlayışını ki, Çağdaş Fransa’da izleri bu gün bile canlı ve diğer ülkelerdeki“kitle sendikacılığından veya “konsensus” sendikacılığından ayrılıyor.

Tabi Fransız çizgisinden başka örnekler de söz konusuydu ve özellikle İngilterede olmak üzere, gerçek anlamda veya yanılsamalı olmak kaydıyla Avrupa’da sosyalizme doğru hareketin oluşmasında etkili olmuşlardı. Ama burada bunların tahliline girmiyorum.

İşte bütün bu nehirler kavuşarak, Marx’ın yaşadığı ve aktif olarak katıldığı Uluslararası İşçi Derneğinin (AIT) kuruluşunu sağladılar.

O aşamada, 1866 da Marx, (Uluslararası İşçi Derneğinin birinci Kongresinin Karar Tasarısında) şunları yazdı: “AIT’nin görevi, işçi sınıfının kendiliğinden (spontane) haraketini birleştirmek ve genelleştirmektir, ama ona bir reçete sunmak veya doktriner bir sistem empoze etmek değildir”.

AIT henüz oluşum halindeki farklı partileri, sendikaları, dernekleri bir çatı altında topladı ki, bunların her biri Marx’ınkinden, aynı şekilde Bakounine’in ve Proudhon’inkinden farklı bir doktrine gönderme yapıyorlardı. Marx AIT dahilinde, İşçi hareketi için etkisiz olduğunu düşündüğü, bilimsel bir temeli olmayan, o yüzden de yanılsama kaynağı olan doktrinlere karşı ideolojik ve politik bir mücadele yürütüyordu. Fakat, yukardaki cümlede benim de katıldığım temel ilkeyi ortaya koyuyordu: Farklılığı tanı, kabûl et ve işçi sınıfının mücadelede içinde birliğini sağlamak için mücadele et…

Oysa, yüzyılın son çeyreğinde, Marx’ın ölümünden sonra ve Engels’in yaşadığı dönemde Avrupada ortaya çıkan durum, sosyalizme doğru hareket, bu ilkeden tam bir sapmaydı.

II. Enternasyonal “büyük işçi partilerinin” bir araya gelmesiyle oluştu. Pratikte her ülke için tek parti söz konusuydu. Marx’ın Avrupa’sındakinden çok farklı bir durumdu bu. Onunla az-çok eş-zamanlı olarak, büyük sendikalar da ortaya çıktı. Her ülkenin “kendi” partisi vardı ve herbiri diğerlerinden farklıydı. Fakat her biri kendi ülkesinde “tek işçi partisi” olma idealini paylaşıyorlardı. Bu partiler başlangıçta farklı eğilimlerin birleşmesinden (füzyonundan) oluşmuştu. Mesela Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Lassalci’leri ve Marksistleri bir araya getirmişti, Fransız Sosyalist Partisi, (Fransız sosyalizminin mirasçısı) Jaurés’cileri ve Marksist Guesdiste’leri ve Blanquist’leri kapsıyordu. İngiliz Partisi (Parti Britannique) İşçi sendikalarıyla (Trade Unions) karışmıştı ve Labour Party bu ikisinin bir tür federasyonu gibiydi. O dönemde bu evrim birçoklarına olumlu ve sağlam görünüyordu. Tarih bunların düşünülenden çok daha kırılgan oluğunu gösterdi. Fakat, örgütsel düzeyde şeklen sağlanan “birlik”, ilerki dönemde artık farklılığı bütünleyici (complementaire) olarak değil, – ki, zaten varlığı inkâr ediliyordu- tam tersine onunla çatışmalı, çelişkili bir şey olarak algılanıyordu.

İşçi Partisi’nin görünür birliği, sendikalizmin oluşmasıyla güçlenmiş görünüyordu ki, o da zaten bütünleşmişti. “Kitle sendikacılığı” yolu açıyordu: Bir sanayi ve ticaret sektöründeki tüm işçiler örgütlenmeli ve tek bir sendikaya dahil olmalıydılar (bu bir hedef olarak belirlenmişti). Daha sonra bu modelin olgunlaşmış versiyonu İskandinav sendikacığında tecessüm edecekti. Fakat Fransa bu genel eğilime istisna oluşturmaya devam etti. Devrimci sendikacılık geleneğinde, sendika politize olmuş öncü işçileri üye kaydediyor, bünyesine alıyor ve bunları ücretli işçi kitlesini harekete geçirmek, mücadelelerini örgütlemek ve/veya kendiğinden (spontane) hareketleri desteklemek üzere seferber ediyordu. Sendika bir tür parti-benzeri (quasi parti) gibiydi, işçi partilerinin müttefiki veya rakibi gibi hareket ediyordu. Buna karşılık kitle sendikacılığı işçi kitlesinin politizasyonunu teşvik etmiyordu, tam tersine onların pasif itaatini kolaylaştırıyordu. Kitle sendikacılığı tek bir ortak paydaya yaslanmıştı: sadece ekonomik taleplere kilitlenmek ve seçimlerde müttefiki sosyal-demokrat partiyi desteklemek…

1914 savaşı İkinci Enternasyonal parti ve sendikalarının yetersizliğini gün yüzüne çıkarıp, ifşa etti. Kautsky’nin “ihaneti” Lenin’i bile şaşırtmıştı… Oysa Bernstein’in başlattığı “revizyonist” sapma – ve başarısı- göstermiş oluyordu ki, söz konusu partiler ve sendikalar artık “sosyalizme doğru hareketler” değildi… Aslında bu sapmanın asıl nedeni ne “şeflerin ihanetinden” ve ne de dar bir işçi aristokrasisin çürümüşlüğünden veya örgüt bürokratlarının kariyerizminden kaynaklanmıyordu. Kaynağında nesnel bir neden vardı: Emperyalist yağmanın zengileştirdiği toplum gerçeği… Bu sapma iki savaş arasında (1920-1939) ve İkinci Dünya savaşından sonra, “şanlı otuz yılda” da (1945-1975) devam edecekti. Kapitalizmi sorun etmekten vazgeçen “reformist” partiler ve sendikalar, Leninist-komünistleri azınlık statüsüne indirgeyip, işçi sınıfı çoğunluğunun güvenini muhafaza etmeyi başardılar.

Tabii bazı ayrıntıları ve nüansları da tahlile dahil etmek gerekiyor ve bu satırların yazarı bunun öneminin bilincindedir. İki savaş arası dönemin bazı anlarında, faşist ve nazi tehdidi karşısında, (burjuva) demokrasisini koruma mücadelesi, işcilerin yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesiyle örtüştü. Ve Halk Cepheleri, mücadelelerin sosyalizme doğru harekete dönüşme umudunu büyüttü. Kıta Avrupasında burjuvazinin fetihçi Nazi Almanyasıyla işbirliği yapması, direniş hareketinde işçi sınıfının oynadığı rol, aynı şekilde Nazileri yenilgiye uğratan Kızıl Ordu’nun prestiji, özellikle başta Fransa ve İtalya olmak üzere, sosyalizme doğru hareketin yeniden yükseleceği umudunu canlandırdı. İşçi sınıfının İngiltere ve ABD’de elde ettiği kazanımlar: Sosyal güvenlik, tam istihtam politikası, verimlilik artışına endeksli ücret artışı, asla küçümsenecek şeyler değildi. Bu kazanımlar, on milyonlarca işçinin yaşam koşullarını olumlu yönde dönüştürdü. Ayrıca kaydetmek gerekir ki, işçilerin bu kazanımları, (sermaye için) emperyalist yağmanın derinleşmesi sayesinde mümkün oldu. Tüm şanlı otuz yıl (1945-1975) boyunca, enerji (petrol) nerdeyse bedavaydı…

Dolayısıyla, emperyalist merkezlerde 1975’den itibaren sermayenin karşı saldırısına karşı durabilicek ciddi bir güç, bir engel yoktu. Bu yüzden, Şanlı Otuz yılı sonlandırmak, işçilerin kazanımlarını yok etmek zor olmadı… Ve artık eski II. Enternasyonal parti ve sendikaları neoliberalizme teslim olabilirlerdi… Netice itibariyle yolun sonuna gelip, dayanılmıştı: “Konsensüs” toplumu ki, bu “ebedi kapitalizmi” kabullenmek ve yurttaş-işçinin yerini seyirci tüketicinin- – alması demeye geliyordu…

Sermayenin bu zaferi ve söz konusu emperyalist merkezlerde her türlü sosyalizme doğru hareketin sahneden çekilmesi, yine de zannedildiği kadar kesin değil. Muzaffer sermayenin diktasına eşlik eden yıkım karşısında yürütülen mücadele, sosyalizme doğru hareketin yeniden canlanma olasılığını haber veriyor. Bu soruna ilerde tekrar döneceğiz.

Sosyalizme doğru hareketin Leninist yönelimi (versiyonu)

Sosyalizm adına yürütülen ilk başarılı devrim, yarı-çevre bir ülke olan Rusya’da gerçekleşti. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi XIX. yüzyılın sonunda kuruldu, Kautsky’nin akıl hocalığı yaptığı, dönemin Avrupa partiler ailesine mensup olduğunu düşünüyordu. Aslında Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (POSDR) Avrupa’ya dahil değildi; sosyalizme doğru hareketin ağırlık merkezinin, emperyalist merkezlerden Çevreye transferini haber veriyordu. İşte bu transfer, tüm XX. yüzyılı şekillendirecekti. Tabii, Rusya’da Radikal (Bolşevik) eğilimin, uzlaşmacı (Menşevik) eğilim karşısında başarılı olması da bir tesadüf değildi, zira savunma değil, saldırı yolunu seçmişti, oysa Avrupa partilerinin tamamı tam tersini yapıyordu.

Bununla birlekte Lenin, sosyalizme doğru hareketlerin çeşitliliği ve zorunlu birlikteliği ilişkisi bahsinde II. Enternasyonal anlayışına bağlı kalmıştı. Daha da ötede iki konuda daha da ileri gitti. Birincisi, sadece işçi sınıfının tek partisine yer olduğunu düşünüyordu. Üçüncü Enternasyonal dışındaki tüm partiler ona katılmadıkları takdirde sosyalizme doğru hareket sayılmayacaktı… Onlar haindi; başka bir şey değil ve onların yanılttığı, aldattığı halkı kazanmak gerekiyordu. Yenilgisi ilan edilen 1918-1919 Alman Devrimine kadar bu konudaki görüşünü korumuştu. İkincisi, Sendikaların bağımsızlığını da kabul etmiyordu. Zira diyordu Lenin, bunlar kendi başlarında bırakıldıklarında reformist taleplerin, hak mücadelesi düzeyinin ötesine geçemezler. O halde bunları sosyalizme doğru harekete dahil etmek, devrimci partinin devrim stratejisinin iletme kayışı statüsüne indirgemek gerekirdi… Oysa, Avrupa’da sosyal mücadelelerin gerçek tarihi, sendikaların rolüyle ilgili Lenin’in ve İkinci Enternasyonalin bu kavramlaştırmasını yalanlamaktaydı. O aşamada (Almanya’da olduğu gibi), konsensüse dayalı ve seçim perspektifini (Almanyadaki SPD gibi) benimsemiş partilerin sadık müttefiki “büyük kitle sendikaları”, finanslaşmış büyük sermaye tekellerinin saldırısına engel oluşturmaktan acizdiler. Tam tersine sermayenin amaçlarını gerçekleştirmesini kolaylaştırdılar. Buna karşılık, (elitist ve azınlık olarak nitelenen) Fransız devrimci sendikacılığının devamı olan sendikacılık pratiği, kitle tabanına daha büyük manevra alanı tanıdığı için, sermayenin saldırısı karşısında daha etkili olabilmişti. Bu yüzden, Fransız sermayesinin büyükleri “Alman modeline” boşuna övgüler düzmüyor…

Bu şekilde tanımlanan Leninizm, XX, yüzyıl sosyalizme doğru hareketlerin ana esin kaynağı ve yaygın çizgisi olacaktı. Buna karşılık, yukarda söylediğim gibi, Avrupa çizgisi veya versiyonuysa, her seferinde daha çok opportünist bir rotaya meyletti ve sadece sistem dahilinde bazı haklar elde etme perspektifine kilitllendi. Velhasıl temel kapitalistilişkiler dahilinde kalmaya razı oldu ve bu niteliğinden ötürü de, sosyalizme doğru hareket sayılamazdı.

Lenin’in kişiliği Sovyetler Birliğinde ve dünyanın başka yerlerindeki sürdücülerinin, ardıllarının “leninizminden” sorumlu sayılabilir mi? Evet ve hayır. Evet, çünkü Stalin dahil dünyanın her tarafındaki ardılları, Birlik/çeşitlilik konusundaki Leninist dogmayı benimsediler. Hayır, zira Lenin Rus devriminin sadece ilk yıllarında yaşadığına göre, sonrasından şahsen sorumlu tutulamaz.

Yine de Lenin sonrası dönem sosyalizme doğru hareketin geleceği bakımından önemli ve olumlu bir veçheye sahip oldu. Leninizm, devrimin sadece ileri kapitalist (aslında emperyalist) ülkelerin gündeminde olduğuna dair Avrupa-merkezli dogmadan koptu. Sosyalizm mücadelesinin ağırlık merkezini Merkezden çevreye taşıdı. Baku (1920) Lenin’nin varlığında ilan edildi. Ve III. Enternasyonal tüm dünyada mevcut iken, II. Enternasyonal sadece Avrupada vardı.

Soyetler Birliği toplumu söz konusu olduğunda, Leninist Bolşevikler tarafından yürütülen sosyalizme doğru hareket, ülkenin nesnel koşullarıyla yüzleşmek zorunda kaldı (geriliği; periferi kapitalizmi oluşu). İlan edilen “sosyalizmi kurma” hedefini devlet sosyalizmine indirgedi. Burada devlet sosyalizmiyle, devlet kapıtalizmi arasındaki fark üzerinde durmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Devlet kapitalizmi (De Gaull Fransa’sında olduğu gibi) ve her ne kadar işçiler lehine önemli kazanımlar demeye gelse de, son tahlilde büyük tekellerin hizmetinde olmaya devam ediyor. Devlet sosyalizmiyse, farklı nitelikte iki unsur içeriyor: (1). İşçilerin iktidarı olduğunu kabullendirmek, meşruiyetini sağlamak için, hiç değilse sosyal politika alanında önemli adımlar atması gerekiyor; (2). Dünya kapitalist sistemiyle ilişkisinde bağımsız bir duruş söz konusu.

Bu devlet sosyalizmi, Stalinist ama kendini Leninist olarak tanımlamayı yeğliyordu. Potansiyel olarak ve tedricen sosyalizmin değerleriyle daha uyumlu, sola yönelme istidadına sahipti. Bunun için de işçilerin iktidara katılmaları, fiilen iktidar olmaları gerekiyordu. Fakat aynı zamanda duraklama ve sonuçta sola savrulma ve kapitalizmi restore etme riskini de bünyesinde barındırıyordu. Nitekim, Yeltsin ve Gorbaçevle Sovyetler Birliğinde ve Doğu Avrupa’da sonuç öyle oldu. Troçki daha iyisini yapabilir miydi? Bu konuda derin şüphelerim var. Zaten bu yüzden IV. Enternasyonal (ki, aslında III. Enternasyonalin bir tekrarıydı), bir bakıma daha öteye geçemeden, Leninist ilkeleri dillendiren hatiplerin trampleni oldu…

Stalinist ve post-stalinist sistemler hiç bir zaman devlet sosyalizmi aşamasının (devletleştirme ve planlama) ötesine geçemediler. Fakat onun ötesine geçme girişimi Tito’co Yugoslavya tarafından denenmeye çalışıldı. Bu girişimin Moskova tarafından şüpheyle karşılanması, dışlanması bir tesadüf değildi. Zira, Komünist Enternasyonal (daha sonra Kominform), giderek dünya ölçeğindeki tüm sosyalizme hareket stratejisini, sadece Sovyet devletinin kapitalist kuşatmasına karşı direnme perspektifine indirgedi. Nitekim, Bandung döneminde Bağlantısız ülkelere, özellikle de radikal anti-emperyalist Nasırcı Mısır’a empoze edilen “ kapitalist olmayan yol” teorisi –ki, formüle edilir elimez eleştirisini yapmıştım- (burada sadece o konuda yazdıklarımı salık verebilirim) taktik uğruna stratejik perspektifin feda edilmesinin bariz örneğiydi…

Dünya kapitalizminin çevrede (periferisinde), sosyalizme hareketin farklı bir formülasyonu, Leninist mirastan kopmadan ama onu aşan Mao’ya ve Çin komünizmine nasip olacaktı. Bu da başka bir sosyalizme hareket yönelişi demeye geliyordu ki, ilerki sayfalarda bu sorunu tartışacağız.

Dünya kapitalizminin çevresinde sosyalizme doğru hareket yönelişleri

Çin deneyimine göz atarak başlayacağım.

Paris Komünü (Mart-Mayıs 1871) ve Taiping Devrimi (1851-1864) (devrim diyorum, isyan değil) insanlığın çağdaş tarih aşamasına geçişinin başlangıcıydı. Bu ikisi, kapitalizmin ilerici karekteri hakkındaki yanılsamaya son verdi ve kapitalizmin son baharını ilan etti.

Uzun dönemli önemleri itibariyle bu iki devasa devrimden biri olan Paris Komünü, gelişmiş merkez kapitalist bir ülkede gerçekleşti. Fransa o dönemde İngiltere’den sonra ekonomik gelişmişlik düzeyi bakımından ikinci sırada geliyordu. Diğeri, (Taiping Devrimi) ise, küreselleşmiş emperyalist kapitalizme henüz yeni eklemlenmiş, egemenlik altındaki bir çevre ülkede patlak vermişti.

Taiping devrimi Qing’ler Çin’inde despotik emperyal otokrasiyi devirmişti. Benim tribüter (haraca dayalı) dediğim ( Çin komünistlerinin “feodal” dediği ki, bu semantik sorun önemli değil) bu üretim tarzında yönetici sınıfın köylüleri sömürmesine son vermişti. Fakat Taiping Devrimi aynı zamanda tribüter sisteme kapitalist ilişkilerin sızmasını da reddetmiş, özel ticareti lağvetmişti. Aynı kararlılıkla yabancı emperyalist sermaye egemenliğini de reddetmişti. Ve bu işi çok erken bir tarihte yapmıştı zira ilk emperyalist saldırı -1840 Afyon savaşı- olalı daha on yıl geçmişti ve Çin’i imperialist-kapitalist küreselleşmenin egemenliği altında periferik statüye indirgeme amacı taşıyordu. Kendi çağlarına göre ileri bir adım atarak Taiping devrimcileri poligamiyi (çok evliliği) lağvetmiş, nikahsız yaşamayı ve fuhuşu yasaklamıştı.

Taiping Devrimi –ki, onlar da “göğün çocuklarıydılar”- emperyalist-kapitalist dünya sisteminin çevresindeki halklar için, insan uygarlığının daha ileri bir evresi olan sosyalizmin ilk devrimci stratejisini formüle etmişlerdi. Taiping, anti-feodal, anti-emperyalist (daha sonraki dönemde Çin komünistlerinin bir kavramını kullanmak gerekirse) halkçı devrimin” atasıydı. 20’inci yüzyılı şekillendirecek olan Güney halklarının (Asya, Afrika, Latin Amerika) uyanışıydı. Mao’ya esin kaynağı olmuştu. Modern dünya kapitalist sisteminin çevresindeki tüm ülkeler için uzun sosyalizme geçiş mücadelesinin yolunu açmıştı.

Bu niteliklerinden ötürü, Paris Komünü sadece Fransa’nın tarihinin, aynı şekilde Taiping de Çin tarihinin bir ânı değildi. Paris Komünü “proleter” enternasyonalizmine muhteva kazandırmıştı ki, Birinci Enternasyonal (Uluslararası İşçi Derneği) milliyetçi şovenizmi, sermaye kozmopolitizmini, geçmişin cemaatci kimliğini aşmanın yolunu göstermişti. Taiping’ in evrensellik çağrısı, şaşartıcı bir şekilde Hz. İsanın figürünü bir sembol olarak almıştı. Oysa Hz. İsa Çin tarihine yabancıydı. Düşmanları –iktidar- tarafından yenik düşürülmüş bir insan, nasıl bir “Tanrı” olabilirdi, Tanrı karşı konamaz, yenilemez olduğuna göre? Taiping devrimcileri için Hz. İsa, misyonerlerin Çin’e sokmaya çalıştıkları itaati vâz eden Hrıstiyanlık değil, insanları özgürleştirme mücadelesinde ölümü göze alabilen ve o niteliğinden ötürü de yaşamı ve mücadelesiyle dayanışmanın başarının kanıtı olduğunu gösteren bir varlıktı…

Paris Komünü ve Taiping Devrimi, gösterdi ki, -başka yerde daha önce yazdığım gibi- kapitalizm tarihte sadece bir parantezdir. Nihayetinde kısa bir parantez. Kapitalizm sadece kısa bir tarihsel dönemde kendini lağvedecek koşullarını yaratmışı, insan uygarlığının daha ileri bir aşamasına giden yolun aralanması demeki, velhasıl onurlu bir işlev gördü. Paris Komünü ve Taiping Devrimi çağdaş tarihin aynı sayfasını açtılar ki, 20’inci yüzyılda yol almaya devam etti. Kapitalizmin son baharıyla parallel olarak, birbiri ardından gelen halkların ilkbaharının yolunu açtılar.

Kıtanın diğer ucunda Çin, politik olgunlaşmaya uygun kendine has özellikler arzediyordu. Çin sosyal/politik haraçcı (tribüter) üretim tarzından (ki orada söz konusu üretim tarzının sağlam bir versiyonu geçerliydi) çıkma sürecini, Avrupa’dan çok önce başlatmıştı. Moderniteyi beşyüz yıl önce keşfetmiş olmaktan ötürü daha ileri bir konuma sahipti (kelimenin gerçek anlamında din dışı bir tür laiklik lehine Budizmi terkedilmişti, iç pazara dönük meta ilişkileri hızlı bir gelişme içindeydi). Okuyucu söz konusu temayle ilgili yazdıklarıma bakabilir. Çin, (Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğundan farklı olarak) Avrupa emperyalist kapitalizminin saldırısına da uzun zaman direndi. Ancak 1840’da İngiliz topçu namluları kadim imparatorluğun kapısını zorladı. Bu saldırının Çin kapitalizminin önceki gelişmesiyle çakışması orada olağan dışı hızlandırıcı bir etki yaratmıştı: Toprağa ulaşma konusundaki eşitsizlikler (ki, tribüter sistemin mantığı gereği olan direnç zayıflamaktaydı) derinleşti ve yötetici sınıfın (imparator ve toprak aristokrasisi) “ihaneti”, hızla önceki dönemdeki “ulusal” direnişin yerini aldı. Bütün bunlar Taiping devriminin erken doğumunu ve onun anti-feodal/anti-emperyalist niteliğini açıklıyor.

Netice itibariyle iki büyük devrim ama her biri küreselleşmiş emperyalist kapitalizmin birbirini bütünleyen iki yerinde – Merkezde ve Çevrede- gezegenin iki “zayıf halkasında” ortaya çıkmıştı.

Marx ve/veya tarihsel marksizmler küreselleşmiş kapitalizm gerçeğini kavrayacak yüksekliğe çıkabilmişler ve oradan hareketle de “dünyayı değiştirmek”, daha doğrusu kapitalizmi aşmak için gerekli etkin stratejileri formüle edebilmişler miydi? Evet ve hayır. Marx, kapitalizmin dünya ölçeğindeki yayılmacı dinamiğinin, genel bir çerçevede ekonomik ve sosyal koşulları homojenleştireceğini, tüm dünyada işçileri aynı şekilde, aynı derece ve yoğunlukta sömürülen ücretliler statüsüne indirgeyeceğini düşünüyordu. Bu temelden hareketle de, ilerici bir işlev görecek olan kolonizasyonu (sömürgeleştirmeyi) olumluyordu. Marx’ın bu konudaki görüşünü ortaya koyan çok sayıda alıntı mevcut. Marx her ne kadar bu alandaki (Hindistanda, Cezayirde, Güney Afrika’da, Eritrede, aynı şekilde Texas ve Kaliforiya’nın “tembel Meksikalalara karşı “çalışkan yankee’ler” tarafından ilhakında olduğu gibi…) iğrenç kolonyalist pratikleri mahküm etse de… Bilindiği gibi, Marx, bu mantıktan hareketle, Taiping hareketini mahküm etmişti (zira oradaki realiteden habersizdi). Oysa aynı Marx daha iyi bildiği durumlar söz konusu olduğunda, kapitalist yayılmanın çok farklı bir kavranışını ortaya koyuyordu. Mesela İrlanda’nın İngiltere tarafından sömürgeleştirilmesini (kolonizasyonunu) asla olumlu bir şey olarak görmüyordu. Tam tersine, ödünsüz bir şekilde İngiliz işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkisinden söz ediyordu. Çinden biraz daha iyi bildiği Rusya söz konusu olduğundaysa, Rusya’nın (Lenin’in bir kavramını kullanmak gerekirse), dünya kapitalist sistemi zincirinin “zayıf halkasını” oluşturduğu sezgisine sahip görünüyor. Dolayısıyla, bu nitelikten ötürü de orada anti-kapitalist bir sosyalist ilerlemenin imkân dahilinde olabileceğini düşüyordu. Nitekim, Marx’ın Vera Zassoulitch’le yazışmaları bunu doğruluyor. Eğer servajı lağvederek, feodal sömürüyü etkisizleştirmeyi başarırsa – ki, bu sefer de yeni zengin köylülerin ve yeni latifundiyaların (eski feodaller) (Mir biçiminde örgütlü) köylü topluluklarının direncini arkasına alan köylü tabanlı bir devrim ona olanaklı görünüyordu. Dahası böyle bir devrimin sosyalist ilerleme yolunda original bir yolun aralanabileceğini düşünüyordu.

Lenin ve “Leninist” tarihsel marksizm, büyük bir ileri adım attı. Lenin “emperyalizmi” mahkûm etti. Belki Marx’a saygısından olacak –ki, pek önemli de değil- kapitalizmin yeni-yakın dönemini bir aşama olarak niteledi. Ve ondan gerekli iki sonuç çıkardı: Avrupa’da “devrim” gündemde değildir ve buna karşılık “Doğu’da” “devrim” gündemdedir. Lenin bu sonucu hemen çıkarmıyor, tereddüt ediyor. Mesela hâlâ umut edilyordu ki, sistemin zayıf halkasında (Rusya’da) başlayan devrim, (başta Almanya olmak üzere) Batı’da işçileri ayağa kaldıracaktır. O hâlâ (1870 de başlayıp Birinci Dünya Savaşına götüren) kapitalizmin birinci büyük sistemik krizinin öldürücü sonuncu kriz olacağını umuyordu. Fakat Lenin vakit kaybetmeden olaylardan bir sonuç çıkardı: Avrupadaki (Almanya’daki) devrim konusunda yanılmıştı, devrim yenilgiye uğramıştı, buna karşılık, sömürgelerde (kolonilerde), işte (Çinde, eski Osmanlı İmparatorluğunda, sömürge ve yarı-sömürgelerde devrim gündemdeydi… Bununla birlikte Lenin, yaptığı yeni marksizm okumasını, kapitalist dünya sisteminde çevre veya yarı-çevre olan Rusya’daki durumun tahliline teşmil etmedi. Rusya’daki durumu, onun yarı-asyatik niteliğini bir koz olarak değil, daha çok bir engel olarak görüyordu. Lenin gündemde olan yeni “devrim” sürecinde köylülüğün merkezi öneminin farkında değildi. Doğru ya da yanlış, Rusya’da kapitalizmin gelişmesiyle (mir’in) potansiyelinin ortadan kalktığını düşünüyordu. (Zaten gençlik eserlerinden birinin adı da öyleydi). Oradan çıkardığı sonuç şu idi: Rus devrimi köylülere toprak verecekti ama onları mülkiyet sahibi yapmak için.

Bu tarihten gerekli sonucu çıkarma işi Taiping’in mirascısı olan Mao’ya düşecekti. Mao, Dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde yürütülecek anti-feodal, anti-emperyalist devrimin, sosyalizme uzun geçişin hedeflerini ve stratejisini formüle etti. Bu anti-“feodal” devrimin hedeflerini tanımlarken, ne surette olursa olsun, geçmişle ilgili gerici –karanlıkçı (passéist) her türlü yınılsamayı mahkûm etti. Çevre halkları tarafından yürütülecek devrim, kaçınılmaz olarak universalist bir sosyalist devrim perspektife sahip olabilirdi…

Mao’nun Çin komünizmi, Çinde sosyalizme doğru hareket için iç tutarlılığı olan bir devrim stratejisi ortaya koymuştu ki, onun dersleri çevrenin tüm halkları ( Asya, Afrika, Latin Amerika) için geçerliydi. İşte bu aşamada buradaki temel sorunumuz olan: Birlik ve çeşitlilik sorunuyla karşı karşıya geliyoruz.

Anti-emperyalist/anti-feodal/halkçı ve demokratik devrim (burjuva demokrat değil), farklı sınıfları, ideolojik ve kültürel sosyal tüm hareketleri birleştiriyor. O bir “proleter devrimi” olamaz. En azından bu güne kadar modern perfiferi (Çevre) toplumlarında öyle bir potansiyel sadece zayıf bir çekirdek (ambriyon) olarak mavcuttu. Ezilen ve sömürülen köylü çoğunluğu için de öyleydi. Aynı şekilde devrimci entelijansiya, eğitimli orta sınıfın önemli kesimleri için de… Ortadan kaldırmasa da sosyalizme doğru hareketi frenlemeye çalışan yerel (locale) burjuvaziyi etkisizleştirebilir. Söz konusu burjuvaziyi doğal komprador davranışından uzaklaştırıp, ulasalcı bir pozisyona yöneltebilir de.

Fakat o aşamada Çin’in nesnel koşulları sadece bir devlet sosyalizmini mümkün kılıyordu. Ve o da yapıldı. Fakat başlangıçta Sovyetik görünümlü bu sosyalizm, hızla bir çok farklı ve önemli konuda Sovyetler Birliğiyle arasına mesafe koydu. Tabii politik ve ekonomik yaşamın demokratikleştirilmesiyle, ondan ayrı düşünülmesi imkânsız kır kesiminin yönetimi konusunda da…

Mao’ya göre bağımsızlık savaşı döneminde pekişen halkın birliği, kır-kent ilişkisi öyle bir şekilde yönetilmeliydi ki, (işçilerin ve köylülerin) eşitligine helâl getirmemeli ve aynı zamanda “sosyalist ilkel birikim” de reddedilmeliydi. Aksi takdirde kalkınmanın ve endüstriyel modernleşmenin yükü köylülerin sırtına binerdi… Bir kere böyle bir tercih yapılınca, artık toplumun demokratikleşmesi yönünde yol almak mümkün hale gelirdi. Bu konudaki Maoist formül: “Kitle çizgisi” oldu. Okuyucu, tüm bu sorunlarla ilgili olarak, Çinde sistemin sosyalizme doğru hareketinin evrimi, ilerlemeleri ve (Mao sonrasindaki) gerilemeleri, geleceğe dair muhtemel farklı alternatifler (devlet sosyalizminin devlet kapitalizmine dönüşmesi), yakın dönemde yazdıklarıma bakabilir.

Çin’in evrimine (1950’den günümüze) dair yaptığım okumalardan çıkardığım önemli ders şu: (halkın ve ulusun) birliği ve (ulusu oluşturan unsurların) farklılığı ilişkisinin ele alanış biçimi ve yönetimi, Pekin iktidarına bir meşruluk sağlamak, oradan hareketle de rejime sosyal bir istikrar kazandırmak bakımından başarılıydı. Diğer çağdaş ülkelerle (mesela Hindistan, Brezilya ile karşılaştırıldığında), Çin’in bu günkü önemli yükselişi, birlik/çeşitlilik ilişkisini iyi (ya da daha az kötü) yönetebilmesinin bir sonucudur.

Diğer çevre ülkelerde de sosyalizme doğru hareket örnekleri, bu birlik/çeşitlilik ilişkisini uygun bir biçimde yönetebildiklerinde mümkün oldu. Bu da başlangıçtaki anti-emperyalist evrimi kolaylaştırdı, kapitalist mantığın dışına çıkmaya imkân verdi ve uzun sosyalizm doğru mücadeleye evrilmesini sağladı. Bu vesileyle Viet-nam’ı ve Küba’yı hatırlamak gerekir…

Aynı şekilde, geride kalan son onyıllarda Latin Amerika’da, Venezüella’da, Bolivya’da, Breziyla’da, Ekvator’da sağlanan ilerlemeleri de dikkate almak gerekiyor. Halk sınıflarının güçlü isyanlarından beslenen bu hareketler, seçimleri kazandılar (çağımızda bir istisna) ve bir ilk etabı aşmayı başardılar. Fakat daha ileri gidebilmeleri ve gerçek anlamda sosyalizme doğru hareket olabilmeleri için, sadece sözünü etmekle yenimleyip, gerçekten birlik/çeşitlilik çelişkisine etkin cevaplar bulmak durumundalar.

Bu vesileyle büyük halk hareketlerinin başarızlık örnekerini de hatırlamak gerekir. Söz konusu hareketler geride kalan onyıllarda kanlı diktatörleri indirmeyi başarsalar da, kendilerini sosyalizme doğru hareket olarak dayatamadılar. Bunlara örnek olarak, Mali’de Moussa Traoré, Filipinlerde Marcos, ve Endonezya’da Suharto rejimlerini verebiliriz. Bu hareketlerin hiç biri birlik ve çeşitliliğe dayalı bir program formüle edip, pratiğe taşımayı başaramadı. Bu çelişkinin yönetim zaafı 2011’den beri Arap dünyasında (Mısır, Tunus, Suriye) ortaya çıkan hareketler için de geçerli. Netice itibariyle bu ülkelerde nesnel koşullar gayet elverişle olduğu halde, hiç birinde sosyalizme doğru hareketten söz etmek mümkün değil. Daha da ötede durum içler acısı…

Daha geride , Bandung döneminde (1955-1975), Asya ve Afrika’da başarılı ulusal kurtuluş hareketlerinin yükseldiği dönemde de durum aynıydı. Yaptığım tahlilde ifade edildiği gibi, tüm bu hareketlerde,sosyalizme doğru hareket olma istidadı ve olasılığı mündemiçti. Peki gerçekte ne oldu, yükselişleri, zaferleri ve âkibetleri?

Bu sorunun cevabnın müanse edilmesi gerekiyor. Evet, sosyalizme haraketlerin yükselme dönemlerinde bazılarının diğerlerinden daha belirgin ve umutvar olduğu durumlar olabiliyor. Mesela böyle bir durum “komünist” Güney Yemen’de (ama aslında halkçı-ulusçu) ya da tırnak içinde Sudan’da söz konusuydu. Bir çok Afrika deneyinde, ulusal kurtuluş hareketini örgütleyip yöneten partiler, kendi kendilerini sosyalist, dahası marksist kimi zaman da Leninist ilan ettiler ama ekseri söz konusu olan reel bir gerçeklikten çok hayâliydi. Bu görünüş dogmatik değildi, daha çok yönetici grupların ve arkalarındaki halkın arzularının dışa vurumuydu. Yine de tüm bu rejimler “halkın birliği-bütünlüğü” konusunda ısrarcı oldular (tabii yöneticilerinin arkasında birlik) ve ekseri ulusu oluşturan büyük ulusal ittifak içinde rekabet halindeki başka sosyal çıkarları (etnik, dinî, dil kökenli), farkılıkların önemini dikkate almadılar veya inkâr ettiler. Bu güdük yönetim anlayışı ve pratiği, başka türlü söylersek, sosyalizme doğru hareketin temel çelişkisi, onların istikrarlı bir şekilde ilerleyememelerinin asıl nedeniydi. Sonuç olarak bu hareketler sınıra ulaştığında hızlı bir tempoyla aşınmaya maruz kaldılar. Meşruiyetlerini kaybettiler ve bunun sonucu olarak da yeniden çağdaş emperyalizmin ve müttefiklerinin salladığı beşiğe girdiler, komprador burjuvazinin, dahası komprador devletin tarafı oldular.

Tabii daha fazlası için ayrı ayrı her bir ülkedeki durumun tahlil edilmesi gerekiyor. Bu başarısız sosyalizme doğru hareketlerle, bazı Afrika, Asya ülkesi ve Arap dünyasıyla, özellikle de Mısırla ilgili somut analizler sundum.

Bu çalkantılı tarihte, kendilerini marksist-leninist olarak niteleyen partiler – tabii varoldukları dönemde- evrimi sosyalizme doğru hareket yönüne döndürmeyi başaramadılar. Zaaflarının sebebi çeşitliydi ama asıl Moskova tarafından yönetilen komünist enternasyonal kampına dahil olmaları, onlara bağlanan umudun sönmesinin başlıca nedeniydi. Nitekim, Moskova tarafından önerilen “kapitalist olmayan yol” tezine meyletmeleri, bu alanda dramatik bir örnekti… Neticede söz konusu partiler sağa kayan bir iktidar sisteminin “sol kanadı” haline geldiler… Hindistan örneğinde eski Hindistan Komünist Partisinin (CP of India) bölünmesi ve de facto Kongre Partisine ve anayasaya yaslanması ve (Maoizmden esinlenen) CP-M’nin kurulması, nitel bir sıçrama yaratmayı başaramadı. Oysa, bunun için Çin Komünist Partisinin yaptığını ikinci nüshasını üretmek gerekiyordu. Bu başarısızlığın nedenleri çok ve çeşitli: Sınıf mücadelesinin sürdürülmesinde kastların kutsal karakterini koruması ve bunun yabancılaştırıcı etkileri, Hindistan Birliğini oluşturan kurucu ulusların çeşitliliği. Batı Bengal’de ve Kerala’da Maoist- Komünist Parti’nin (seçimlerle) hükümete dahil olması, şüphesiz bazı olumlu kazanımlar elde edilmesini sağladı, lâkin, Hindistan Birliği dahilinde güç dengesini sosyalizme doğru hareket yönünde değiştirmeyi başaramadı. Ve giderek sistem tarafından “yutuldu”, söz konusu iki eyaletteki sınırlı etkisinin ötesine geçemedi. Marksist-Leninist Komünist Parti’nin kurulması ve dalit/köylü savaşını başlatmasıyla, Maoist Hindistan komünizmi radikalleşti ve ivme kazandı. Fakat kaydetmek gerekir ki, sonuç başarısızlık ve ardından partinin parçalanması oldu. Yine de aynı çizgideki hareket, Nepal’de kimi olumlu sonuçlar ortaya çıkardı ve tırnak içinde sosyalizme doğru hareketin imkân halinde olduğunu gösterdi…

Bu ilerlemeler ailesini “Güneyin ilk uyanışı”, (Bu Bandung on yıllarıydı), ve “ ulusçu-halkçı” rejimler olarak nitelendirdim ki, bunlarda sosyalizme doğru hareket sadece tırnak içinde mavcuttu. Söz konusu hareketlerin yöneteci elitleri, komprador beşiğe girerek, iktidarlarını korumayı tercih ettiler.

Sosyalizme Doğru Hareketlerin Yüzleşmek Durumunda Olduğu Meydan Okuma: Modern Ekonominin Yönetiminin Sosyalizasyonu

Kendilerini sosyalist, komünist, marksist, marksist-leninist, maoist olarak tanımlayan devrimci ilerlemelerin ve gerçekten reformist hareketlerin, yüzleşmek durumunda oldukları temel sorun veya asıl meydan okuma, “modern” ekonominin yönetiminin ne ve nasıl olacağıyla ilgiliydi. Ve söz konusu ekonominin temelleri, ister merkezde, isterse çevrede olsun, tarihsel kapitalizmin, yayılmasının, genişlemisinin sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Merkezde reformist sosyalist sapma ve daha sonra Marx’a referanstan vazgeçilmesi, mantıkî olarak “kapitalizmden sonra” sorusunun sorulmasını engelledi. Buna karşılık, sosyalizmi kurma perspektifine sahip olan devrimler arenası olan çevre ülkelerde, ekonomik yaşamın yönetimi sorunu, devrimci öncülerin ve devletlerin başlca tartışma ve çatışma konusu oldu. Fakat, dünya kapitalizminin çevresinde devrim koşullarının özel nesnel durumu, terazinin ağır basah küfesi oldu: “yakalamak” (üretici güçleri geliştirmek gerekiyordu) bunun için de “kopyalamak” (kapitalist organizasyon biçimlerini yeniden ütetmek) ve “farklı bir şey” yapmak (sosyalizmi kurmak) gerekiyordu. Bu soruyu verilen cevap, ya “devlet sosyalizmi”, ya da “devlet kapitalizmi” oldu. Bu ikisi arasındaki sınır da muğlâk ve oynaktı. Kaydetmek gerekir ki, sosyalizmi amaçlayan teorik değerlendirmeler ve parti programlarında olsun, ekonomi yönetiminin sosyalizasyonu alanındaki ilerlemeler ve politik yönetimin demokratikleştirilmesi her zaman birbirinden ayrılmaz, birbirini tamamlayan iki veçhe olarak görüldü. Geleceğin sosyalist/komüninist projesinde bu ilkenin merkezî bir yer tuttuğunu hatırlamak gerekir. Lâkin, Sovyetlerin, Çinlilerin ve diğerlerinin deneyleri, pratiklerinde bu iki temel veçheyi büyük ölçüde birbirinden kopardılar. Netice itibariyle, söz konusu meydan okumaya verilen cevap yetersiz kaldı.

Kapitalizmin Sonbaharı, Halkların İlkbaharı

Her nekadar madalyonun iki yüzü gibi görünse de, kapitalizmin sonbaharı, hakların ilkbaharından farklıdır.

XIX. yüzyılın sonlarından itibaren, kapitalizmin yeni biçiminin – tekeller kapitalizminin- ortaya çıkmasıyla, sistemin sonbaharı da başladı, söylediğim gibi, kapitalizm parantezinin kapanması gündeme geldi. Kapitalizm “gününü doldurdu”, nihayetinde kısa bir dönemde (19. yüzyıl) misyonunu tamamladı ve ilerici işlevi sonlandı. Bununla kastettiğim şu: Eğer 19. Yüzyıl’da sermaye birikiminin “yaratıcı” veçhesi baskın idiyse de (işte, insanlık tarihinin önceki çağlarında eşine raslanmaz bir hız ve kapsamda teknolojinin fantastik ilerlemesi, bireyin özgürleşmesi (emansipasyonu), her ne kadar sınırlı ve çarpıtılmış, ayrıcalıklı kesimler için söz konusu olsa da), hâlâ söz konusu birikimin yaratıcılığı yıkıcılığına baskındı. Tekellerin ortaya çıkması, emperyalist yayılma ve çevrenin kapitalizme entegre oluşuyla, yıkıcılık bariz bir biçimde görünür oldu ve sistemin yıkıcılığı yapıcılığının önüne geçti, bu ikisi arasındaki ilişki ters-yüz oldu.

İşte böyle bir uzun dönem perspektifinden hareketle, “gününü doldurmuş”, “bunak” kapitalizmin iki sistemik krizini tahlil ettim. Birinci uzun kriz (1971-73’den 1945-55’e) kadar devam etti, ikincisi ki, hâlâ devam ediyor yüz yıl sonra, 1871-73 de başladı. Söz konusu tahlilde, sürekli krizden çıkmak için sermayenin harekete geçirdiği asıl unsuru, III. sektörü özellikle vurguladım: Üçüncü sektörün (sektör III) ortaya çıkışı ve başdöndürücü büyümesi. (orada söz konusu olan, Marx’ın tahlil ettiği üretim araçlarını üreten sektör (sektör I) ve tüketim araçlarını üreten sektöre (sektör II), iki sektöre ilave olarak ortaya çıkan sektör kestediliyor. Böylece tekel rantının ve eş-zamanlı olarak emperyalist rantın emilmesi (soğrulması) mümkün hale geliyor. Bu konuda Marx’ın tahliline bakılabilir.

Lenin, kapitalizmin doğasında ortaya çıkan bu nitel değişimi dikkate almıştı ama belki iyimserliginden olacak, kaptalizmin birinci sistemik krizinin onun sonu olacağı düşüncesiyle, sadece lânetlemekle yetinmişti. Emperyalist yayılmanın sistemin merkezindeki toplumlarda neden olduğu bozucu, sapkın, çürütücü sonuçları hafife almıştı. Mao, söz konusu sonuçları gerektiği gibi dikkate alarak, sabırlı olma yolunu seçti: Sosyalizm yolu uzun ve zorunlu olarak tuzaklarlar doluydu…

20’inci yüzyıl, Güney halklarının birinci “uyanış” yüzyılı oldu. Daha doğrusu sistemin çevresindeki halkların, ulusların, devletlerin uyanışıydı: (bir yarı-çevre olan) Rusya’dan hareketle, Çin’i, Asya’yı, Afrika’yı Latin Amerikayı kapsayan bir uyanış… Bu anlamda 20. yüzyıl söz konusu halkların birinci ilkbaharıydı. Yüzyılın başından itibaren sahneye çıkan bu ilkbaharı haber veren önemli olaylar silsilesine işaret etmiştim: Rus devrimi ( 1905, 1917), Çin (1911) ve sonrası, Meksika (1919) ve diğerleri. Bu sürece çağdaş Asya ve Afrika’nın biçimlenmesinde çok önemli, taçlandırıcı ama aynı zamanda evrensel tarihin o dönemini sonlandıran Bandung’u da (1955-1980) dahil ettim. Bir bakıma emperyalist yayılmaya hakların verdiği o cevabı, Taiping devriminin devamı ve üç kıtaya yayılması olarak okumak mümkündür.

Buna karşılık Paris komünü’nün, gelişmiş Batı’da devamı gelmedi, sürdürücüsü olmadı. Cesur girişimlerine rağmen, III. Enternasyonal komünistleri, emperyalist tekellerin belirleyici olduğu Batı toplumlarında hegemonik blok karşısında alternatif bir tarihsel blok oluşturmayı başaramadılar. İşte 20. Yüzyılın gerçek dramı da orada yatıyordu, Yoksa, Çevrenin uyanışının yetersizliğinden değil, Merkezde öyle bir uyanış olmadığı için. Eğer, Merkez halkları, pro-emperyalist sapmadan yakayı kurtarabilselerdi, muhtemelen Çevre uluslarının yetersizlikleri ve daha sonraki –zorunlu saplamar- bertaraf edilebilirdi.

20. ‘inci yüzyılda tarih sahnesine çıkan halkların ilkbaharı etkisini kaybetti. Bir sapmadan diğerine sürüklendiler ve sonuç itibariyle de çöktüler. Sermayenin karşı saldırısı karşısında sağa savruldular. Bu çöküş, 1990’larda bir dizi başarılı karşı-devrimler şeklinde tezahür etti. Soluğu kesilen bu hareketler, ya sola yönelebilirler, değilse merkez sol formül dahilinde istikrara kavuşabilirlerdi ama birbiriyle ilintili üç nedenle o yol kapandı: (1). Sosyal harcamaların ve yardımların yetersizliği, sosyal ve jeopolitik kaygılara yabancılaşmış demokrasi pratiğinin yetersizliği; (2). İktidarların baskıcılığı ve; (3). Emperyalist Batı’nın müdahaleleri. Böylesi koşullarda Sovyetlerdeki ve Doğu Avrupa’daki “devrimleri” (1989-1991), “halkların ilkbaharı” olarak nitelemek tam bir kaba gürültüdür, farstır… Kapitalist gerçeklikle ilgili bir yanılsama üzerine inşa edilmiş bu hareketlerin olumlu bir şeyler üretmesi asla mümkün değildir. Söz konusu ülkeler olsa olsa gelecekteki ilkbaharlarını bekleyebilirler.

Tüm bir 20’inci yüzyıl boyunca ve bu güne kadar kapitalizmin sonbaharıyla halkların ilkbaharı (ki, sadece çevre haklarının baharıydı) birbirinden kopuktu. Dolayısıyla kapitalizmin sonbaharı evrimin ana unsuru, asıl motoru olmaya devam etti. Onu giderek büyüyen barbarlığın rotasına yerleştirdi ki, sermaye egemenliğinin ihtiyacına cevap veriyordu ve sürekliliğini sağlıyordu. Önce emperyalist barbarlık, ABD’nin ve sultası altındaki Avrupalı müttefiklerinin (NATO), gezegeni Triad’ın ( ABD, AB, Japonya) tek yanlı çıkarları için militarize etmeleriyle daha da şitdetlendi. Ama aynı zamanda kurbanlarının, Güneyin bazı halklarının barbarlıktan başka bir şey üretme yeteneği olmayan (gerici-karanlıkçı) bir rotaya savrulmalarını da kolaylaştırdı…

Kapitalizmin sonbaharıyla, halkların ilkbaharı biribirleriyle kavuşmadıkça, tüm çevre haklarının ama aynı zamanda Merkezin mücadelesi etkinlik kazanmadıkça, -bu gün için geçerli olan bu risk- devam edecektir. XXI’inci yüzyıl, Güney’dekilerin devrimci mücedele hamleleriyle, Kuzey’dekilerin pro-emperyalist sapmalarının devam edeceği XX. yüzyılın bir tekrarı mı olacak?

Çeşitliliği Kabul Ederek Birliği İnşa Etmek

Kapitalizme karşı mücadele yürüten farklı sosyal güçlerin stratejik mücadele birliğini sağlamadan, sosyalizme doğru hareketlerin ilerleme şansı yoktur. Tabii öncelikle söz konusu sosyal farklılıktan ne anlaşıldığına açıklık getirmek gerekir. Dikkate alınması gereken farklılıklar var, dikkate alınmaması gereken farklılıklar var. Zira, farklılıkların kaynağı ve biçimi çok çeşitlidir, namütenâidir. Farklılıkların bir dökümü yapılacak olsa, herhalde bir kaç istatistik tablosuna sığmazdı: Kadınlar ve erkekler, gençler ve yaşlılar, milliler [ulusa mensip olanlar) ve göçmenler, bazı üklelerde derisi şu veya bu renkte olanlar, şu veya bu dine, şu veya bu kültüre mensup olanlar, şu veya bu dili konuşanlar, mülk sahibi olanlar ve olmayanlar, kalifiye işçiler, kalifiye olmayanlar, vb…

Basitleştirici olmayan bir sınıfsal analiz sorunun netleştirimesi, bilince çıkarılması yolunda daha ileriye gitmeye imkân verir. Esas itibariyle kapitalizmde burjuvalarla (üretim araçlarına sahip olanlar/veya mülkiyeti yönetenler) ve proleterler (sadece işgücünü satabilir durumda olanlar) arasında temel bir çelişki (karşıtlık) mevcuttur. Fakat bu karşıtlık (çelişki) büyük sosyal faklılıklar/tezatlar biçiminde tezahür ediyor. Kalifiye işçi olmaktan ötürü belirli bir istikrar ve güven ortamında çalışan ücretliler (emeğini satanlar), sürekli istikrarsızlığa ve güvensizliğe mahkûm olanlar. Küçük, ortaboy ve büyük kapitalistler, büyük finans tekellerini yönetenler, vb…

Bu temel sınıfsal farklılıklar, egemen bir capitalist/emperyalist ülkeye veya egemenlik altındaki bağımlı Çevre ülkeye menup olma durumuna göre de çok büyük farklılıklar arzeder. Zengin bir ülkenin proleterinin durumu, yoksul bir ülke proleterinin alter ego’sundan farklıdır. Bu günün egemen merkez ülkelerinde köylü kitlesi önemsiz bir varlığı sahip iken, çevrede çok önemli bir kitleyi oluşturuyordur, vb…

Şüphesiz, kapitalist sermaye birikimi sosyal yapılanmayı basitleştirme istidadına sahiptir (mülkiyetin yoğunlaşması, denetiminin merkezileşmesi) ama kapitalizmin sosyal yapılandırmasının basitleştiriciliğine dair görüş bir kaç bakımdan sakattır. Bunlar: (1). Burjuvazi-proletarya karşıtlığının, politik alanda kendini ifade eden diğer sosyal güçleri ortadan kaldıracağı; (2). Bir yanda burjuvazinin, diğer yanda proletaryanın çok az farklılaşmış homojen bloklar haline geleceği; (3). Kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılmasının, ileri ülkelerdeki sosyal yapılanmayla, “yakalama” yolunda olan (veya “kalkınma yolunda” denilen) ülkelerdeki sosyal yapılanmayı birbirine benzeteceği, vb.

Mesela XIX’uncu yüzyılda Avrupa’da sanayi kapitalizminin gelişmesini alalım. Kıtanın hiç bir ülkesinde yeni egemen sınıf olan burjuvazi, Eski Rejimin aristokratlar sınıfını tasfiye etmedi. Her yerde onlarla politik kompromi (uzlaşma) içine girdi. İktidarın önemli mevkilerini onlara bıraktı (subaylar sınıfı gibi). Ve eğer, 1914 savaşı emperyalistler arası bir savaş idiyse, aynı zamanda tüm Avrupa’nın başı taçlılarının da savaşıydı. (Fransa savaştaki tek cumhuriyetti, ABD savaşa dahil olana kadar!).

Burjuvazi tüm üretim araçlarına sahip, sadece mülk sahiplerinden ibaret bir sınıf değildir. Hisse sahipliği (aksiyonarya) sisteminin devreye sokulmasıyla, mülkiyet tabanı genişleyip, yaygın hale gelebiliyor ama tabii denetimi değil! Burjuvazi sadece küçük, ortaboy ve büyük kapitalistlerin pramit şeklinde oluşturdukları homojen bir sınıf değildir. Orta sınıfın bazı katmanlarını da (geliri ücrete dayalı orta sınıf unsurları gibi) kapsar. Bunlar toplumun politik ve sosyal yönetiminde rol alırlar. Burjuvazi yükselen bir sektörde ve/veya bölgede, ya da gerilemekte, körelmekte olan bir sektörde konumlanışına göre de farkılıklar arzeder.

Çevredeki burjuvazi sadece geç sahneye çıkmış, dolayısıyla Batı modelinde gelişen bir burjuvazi değildir. Öte yandan biri ulusçu (iyi birjuvazi), diğeri komprador (kötü burjuvazi) olmak üzere iki parçalı da değildir. Kapitalizmin gelişme/yayılma döneminde ortaya çıkan söz konusu burjuvazi, doğası gereği ve bir bütün olarak kompradordur. Fakat, ona uygun bir manevre alanı sunan koşullar oluştuğunda, ulusal burjuvazi tavrı ortaya koyabilir. Çevre ülkelerdeki burjuvazinin niteliğine dair bu tarz Maoist tahlili önemsediğimi belirtmek isterim.

Aynı şekilde, Çevrede halk sınıflarının yapısı da merkezdekinden farklıdır. Nitekim Güney’deki köylülük, kısmen miras aldıkları pre-kapitalist geçmiş, kısmen de modern kapitalizme eklemlenmenin ve tâbiyetin bir sonucu olarak, çok büyük farklılıklar arzediyor. Dünya ölçeğindeki birikimin Çevrede yarattığı yoksullaşma, enformel sektörde yaşamaya çalışan ve giderek büyüyen bir “iğretiler” ve çaresizler kitlesi ortaya çıkardı. Son üç on yıl, finanslaşmış küresel kapitalist tekellerin genelleştiği bir dönem oldu. (okuyucu, kapitlizmdeki bu nitel değişimle ilgili çalışmalarıma bakabilir). Aslında bu dönemin neoliberal olarak adlandırılması yanıltıcıdır. Söz konusu dönemde geçerli temel eğilimler şunlardı: (1). Proleterleşmenin genelleşmesi (en azından merkezde işgücünü satanların oranı %80’lere ulaştı) ama aşırı düzeyde de farklılaştı; (2). Merkezde ve çevrede bağımsız izlenimi veren tüm aktiviteler, özellikler köylüler ama aynı zamanda sanayiler de tekellerin etki alanına girdi ve bir tür onların taşeronları statüsüne indirgendi; (3). Burjuvazide somutlanan kapitalizmin tarihsel organizasyon biçimlerinin yerini, soyut bir sermaye egemenliğinin alması (piyasada, daha doğrusu “finans piyasasında” tecelli eder hale geldi. Artık burjuvazi çok kazanan ücretlilerden oluşan bir burjuvaziye dönüşüyor. (Occupy Wall Street’in ve Ispanya indignados’larının işaret ettiği %1).

Genelleşmiş tekeller kapitalizmindeki bu yeni yapılanma, göreli de olsa bir istikrar yaratmadı (yaratamazdı) ama tam tersine, neden olduğu sosyal bozulma/kötüleşme, halk isyanlarını tetikliyor. Aynı şekilde Çevre-Merkez ilişkisinde de göreli bir istikrar yaratamadı (yaratamazdı). Tam tersine aralarındaki çelişkileri ve çatışmaları daha da büyüttü, keskinleştirdi. Tarihsel emperyalist merkezler (ABD, Avrupa, Japonya’nın oluşturduğu triad), dünya ölçeğindeki egemenliklerini ancak gezegenin militarizasyonu sayesinde sürdürebilir. Washington ve sultası altındaki müttefiklerinin bu saldırısı karşısında, bazı (yükselen) Güney ülkeleri, farklı derecelerde olmak üzere bu saldırıya karşı çıkıyorlar ki, bu da Kuzey –Güney çatışmasının giderek büyüyen nedenidir. Çevrenin diğer ülkelerindeyse, küreselleşmiş kapitalist egemenlik, hiç bir asgari meşruiyeti kalmamış komprador devlet iktidarlarıyla ittifak yapıyor. Bu da halkların büyüyen isyanının ikinci nedeni…

Burada hatırlatıldığı gibi, genelleşmiş tekeller kapitalizmi gözlerimizin önünde çatırdıyor ve bu yeni bir devrimci durumun önümüze çıktığı demeye geliyor. O halde bu yeni durumda sosyalizme doğru hareketi rayına sokup-ilerletmek ve mümkün olanı somut bir gerçekliğe dönüştürmek için neler yapmak gerekir? Bu sorunun cevabı, mücadelenin stratejik birliğiyle, halk hareketi bileşenlerinin çeşitliliği arasındaki ilişkiyi iyi yönetebilme yeteğinde gizli…

Geçmişte, diyalektik birlik/farkılık (çeşitlilik) çelişkisine somut cevap verilebildiği durumlarda (sosyalizme doğru hareket yolunda) önemli devrimci ilerlemeler kaydedildi.

Burada diyalektik çelişkiden söz ediyorum. Zira, çözüm bu ikisinden birini yok saymakta değil, fakat karşıtlıkların aktif tamamlayıcılığını sağlamaktan geçiyor. Çelişkinin metafizik kavranışı veya metafizik çelişki anlayışı, sorunu (meydan okumayı) kavramaktan ve çözüm yeteneğinden yoksundur. Zira ve maalesef hâlâ söz konusu metafizik anlayış hâkim anlayış olmaya devam ediyor. Kolay cevaplar çözümün olanaklı ve tek mümkün cevap olduğu anlayışının ürünü…

Mesela halkın birliğinin mutlak gerekliliğine vurgu yapılıyor ve çeşitliliğin birliği zora sokan dahası imkânsız hale getiren gerçek nedenleri inkâr ediliyor. Veya tam tersine, birliğin gerekliliği, vazgeçilmezliği inkâr ediliyor (mücadelenin ortak stratejik safhaları ve onu gerçekleştirecek ortak cephe) birbirinden kopuk (isyan halindeki farklı bileşenlerin) farklı mücadelelerin, kendiliğinden harketlerin sorunun çözümü için yeterli olduğu söyleniyor. Böylece, vazgeçilmez olan iktidar sorunu savsaklanıyor. Ne yazık ki, söz konusu çelişkiye verilen bu tür metafizik cevaplar, Güneyde olsun, Kuzeyde olsun, hâlâ her yerde geçerliliğini koruyor…

Maalesef bu tutum, toplumsal mücadelelerin savunmacı bir pozisyona savrulması sonucunu duğurarak, ister Güneyde, iterse Kuzeyde olsun, inisiyatifin sermaye tekellerinin ve onların hizmetindeki devletlerin eline geçmesini sağlıyor. Netice itibariyle de sosyalizme doğru hareketleri ilerletmede yetersiz kalıyor.

Geçmişte bu soruya gerekli diyalektik stratejik cevabın verilebildiği durumlarda, başarı sağlandığı biliniyor. 1917’de Rusya’da Lenin, isyan halindeki halkın farklı bileşenlerinin ihtiyaçlarına uygun ortak stratejik hedefler önererek: Toprak ve barış vaadederek, fırsatı başarıya dönüştürebildi. Köylü-asker kitleye toprak vaad ederek, Bolşevik Parti’yi tecrit olmuşluktan kurtardı. Zira, o zamana kadar Bolşevik Partisi köylü kitlesinde gerçek bir tabana sahip değildi. Mao da 1930’lu yıllarda sömürülen yoksul köylülükle sağlam ve kalıcı bir ittifak temelinde komünist partiyi yeniden kurdu. İşte, 1949 zaferinin sırrı orada yatıyordu. Burada, önemli olmakla birlikte, (birlik ve çeşitlilik konusunda) sosyalizme doğru hareketin oluşturduğu tarihsel blokun, devrim sonrasındaki evrimine girmiyorum.

Şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, her iki durumda da meydan okumaya verilen cevap doğruydu. Somut tahlilden hareket ediliyordu ve zaten olaylar tarafından da doğrulandı. Farlılıklar ne idi, hangileri daha önemliydi (devrimci hareketi başarıya götürme istidadı daha büyük olanı hangisiydi), hangisi ikincildi, vb… Bu alanda somut tahlilin yerini alalabilecek hazır bir reçete mevcut değildir. Bu gün asıl farklılıklar, Fransa’da, ABD’de, Çin’de, ve Hindistan’da, Kongo’da ve Peru’da aynı değil…

Çağımız radikal solunun meydan okumaya vereceği cevapla ilgili olarak formüle ettiğim önerilerin “genel” bir çerçevedeki özeti, durumun gerektirdiği cesaret ve kararlılık olabilir… Okuyucu bu konuyla ilgili yazdıklarıma bakabilir. Bu önerilerin muhtevasını iki parağrafta özetleyeceğim:

(1). Emperyalist merkezlerde radikal sol (birinci aşamada) tereddütsiz bir şekilde tekelleri millileştirmeye-devletleştirmeye cesaret etmelidir; ikincisi, eş zamanlı olarak bunların sosyalizyonunu sağlayacak ilerletici-demokratik bir planlamayı hayata geçirmelidir. Bu aşamada önemli farklılıkları etkisizleştirecek bir hareket planı devreye sokulmalıdır.

(2). Çevrede de radikal sol, farklı bileşenlerin iktidardaki komprador bloka karşı alternative bir hegemonik sosyal blokunu oluştarabilmelidir. Bunu başarabilmesinin koşulu, anti-komprador blokun etkin bileşenlerinin ihtiyacına cevap veren stratejik hedefler belirlenmelidir.

Ancak bu koşullar oluştuğunda, sosyalizme doğru hareketin anlamlı ilerlemeler kaydetmesi ve çağdaş toplumları gerçek anlamda ve tedrici bir şekilde dönüştürmesinin yolu açılabilir.

İnsan Uygarlığının İleri Bir Evresi Olarak Komünizm.

Çevre halklarının, uluslarının ve devletlerinin yeni bir yükselişine doğru.

Sosyalizme doğru hareket, esas itibariyle kapitalizm tarafından belirlenen toplumu farklı bir temel üzerinde yeniden inşa etme isteğine ve tutkusuna sahiptir. Bu gelecek, evrensel insan toplumunun daha ileri bir evresini gerçekleştirmek üzere planlanmıştır ama o sadece bildik uygarlığın (“modern” kapitalist uygarlığın) daha “adil”ve daha “etkin” bir versiyonu olamaz.

Ve lâkin, geleceğin hazırlanması, uzun da olsa, bu günden başlar. Dolayısıyla ne istediğini bilmek önemlidir. O halde hangi ilkelere dayananan, nasıl bir toplum modelinden söz ediyoruz: Bireyler arasında yıkıcı rekabet mi yoksa, dayanışmanın avantajlarını öne çıkarmak mı? Eşitsizliği meşrulaştıran özgürlük mü, yoksa eşitliğe eşlik eden özgürlük mü? Sorumsuz fütürsuzca hiç bir gelecek kaygısı olamadan gezegenin kaynaklarını sömürmek mi, yoksa gezegenin kendi kendini yeniden üretebilmesinin koşullarını dikkate almak mı?

Sosyalizm ya demokratik olacak, ya da sosyalizm diye bir şey mümkün olmayacak. Tabii toplumun demokratikleşmesini sonu olmayan bir süreç olarak anlamak kaydıyla. Zira, demokrasi formülünü sadece seçimlere ve çok partili, temsilî sisteme indirgemek, abesle iştigal etmektir. Egemen Batı medyası Güney ülkeleri için “önce demokrasi!” önerisinde bulunuyor… Onunla kastedilen de çok parti ve seçimden ibaret… Yazık ki, Güney’de çok sayıda sivil toplum örgütü de bu öneriye fit olmuş durumda. Oysa, yaşanan sayısız deneyler gösteriyor ki, orada söz konusu olan, emperyalistlerin ve gerici yerel müttefiklerinin kendi çıkarları için manipüle ettikleri sefil bir farstan ibarettir. Merkezde seçime dayalı temsili demokrasi, her zaman sosyal mücadelelerin radikalleşmesini engellemenin, başarızlığa uğratmanın bir aracı oldu. Dolayısıyla, verili koşullarda politik çatışmaların seçimleri düzenleyen koşullara eklemlenmesi, çalışan sınıfların aşırı sosyal farklılaşmışlığı ve bölünmüşlüğü temelinde, yükselen sınıf mücadelelerinin, halk hareketlerinin radikalleşmesini engellemede hep etkili oldu. (Lenin’in parlamenter sersemlik) dediği seçime dayalı pratik (seçimcilik) halk sınıflarının bölünmüşlüğünü derinleştiriyor ve birlik oluşturma amacı taşıyan stratejilerin etkinliğini yok ediyor. Yazık ki, Batı kamuoyu bu tür bir politik yönetim biçinime alternatif oluşturmayı sorun bile etmiyor. Artık komünistler de aynı yolun yolcusu olduklarına göre… Oysa, genelleşmiş kapitalist tekellerin oluşmasıyla, içi boş demokrasi oyunu (farsı densin) eski sağ-sol ayrımını bütünüyle ortadan kaldırmış bulunuyor…

Sosyalizme doğru hareketlere düşen görev, daha etkin yeni demokrasi pratiklerini ve prosedürlerini keşfetmek olmalıdır.

Elmar Altvater sosyalizm ya yeşil (“solaire”) olacak ya da sosyalizm diye bir şey olmayacak diye yazmıştı. Ben de buna, yeşil kapitalizmin imkânsız bir ütopya olmanın ötesine geçemeyeceğini, zira, adına yaraşır bir politik ekolojinin gerektirdiğinin, kapitalist birikimi yöneten temel yasalarla uyuşmazlığını ekliyorum. Bu düzeyde de, sosyalizme doğru hareketler, yeni ekonomik yönetim biçimleri, yeni ve original prosedürler keşfetmek durumandalar. Bu yeni ekonomik yönetim modelinin, uzun dönemde oluşacak sosyal ilişkilerin demokratik sosyalizasyonunu, gezende yaşamı güvence altına almayı ve ortak mallar (common goods) mirasının kuşaktan kuşağa taşınması gereğiyle uyumlanması gerekiyor.

Sosyalizme doğru hareket, bu sorulara uygun cevaplar vermeden ayakları üstünde duramaz, söylemleri boş laflar olmanın ötesine geçemez. Mesela bu gün 19. Yüzyıl ütopik sosyalizmini ihya etmek [remake] mümkün değildir. Ondan sakınmak için şu soralara cevap vermesi gerekir: (1). Bu gün geçmişte formüle edilmiş “ütopyaları” etkisizleştiren, sosyoyoji ve antropoloji alanındaki bilimsel bilgi düzeyimiz ne durumdadır?; (2). Gezegende yaşamın yeniden üretilebilmesi konusunda yeni bilimsel bilgi stoğumuz ne durumadır?; (3). Bu bilgileri yeni ve açık bir marksist düşünceyle bütünleştire bilirmiyiz?

Bu genel çerçevede, Afrika’da , Asya’da , Latin Amerika’da hakların ve devletlerin yeni ve yaratıcı projelerine hakettikleri önemi ve değeri vermek gerekir. Başarıyla yürüyen birinci yükseliş dalgası (1950-1980) söndü, soluğu kesildi ve o sayfa kapandı. Bu durum emperyalist güçlere inisiyatifi ele geçirme ve “diktasını” (sözde Washington konsensüsü değil) dayatma yolunu açtı. Kendi payına bu vahşi küreselleşme projesi de artık çatlama yolunda ve bu yeni durum, Çevre halkları için ikinci özgürleşme ve ilerleme dalgasınının koşullarını yaratıyor. Bu ikinci dalganın hedefleri ne olabilir? Bu alanda farklı politik ve kültürel güçler (gerici, aldatıcı, ilerici) karşı karşıya gelecek ki, bunların şansını tahlil etmek gerekiyor.

Geçerli Küreselleşme Çerçevesinin Dışına Çıkmak

Sosyalizme doğru hareketin geçerli küreselleşme dahilinde hiç bir gelişme, varlık gösterme şansı yoktur. Öyleyse, programını ve yakın ve uzak stratejik hedeflerini bu çerçevenin dışına çıkacak şekilde formüle etmesi gerekiyor. Aksi halde dipsiz yoksullaşma üreten, emperyalist merkezilerin taşeronluğuna ve kaynakların yağmasına dayalı “lümpen kalkınma” modelinin dışına çıkmak mümkün olmaz. Ve bu durum, liberal küreselleşmenin ihtiyaçlarıyla uyumlanmış tüm ülkeler için geçerlidir.

Sorun küresel, o halde çözümün de küresel olması gerekir. Birinci önerme doğru; ama ondan ikincisi çıkmaz. Küreselleşmenin yukardan aşağı doğru, mesela Birleşmiş Milletler Örgütü dahilinde, uluslararası görüşmeler yoluyla hiç bir dönüştürülme şansı yok. Nitekim birbiri ardından gelen uzun görüşmeleden bu güne kadar hiç bir sonuç çıkmaması (ki bu öngörülebilir bir şeydi) onun kanıtı. Dünya sistemi hiç bir zaman yukardan aşağı doğru dönüştürülmemiştir. Her zaman aşağıdan ve önce ulusal düzeydeki gelişmelerle (sonuç alıcı politik mücadelelerin gerçekleştiği ulus/devlet düzeyinde) başlar, zira ulus- devlet mücadelenin yuvasıdır. Oradan hareketle de dünya düzeyinde/uluslararası seviyede muhtemel dönüşümler gündeme gelebilir. Farklı bir biçimde yeniden kurmak için, sürekli olarak yıkmak (déconstruire) gerekir. Kriz halindeki Avrupa örneği onun kanıtıdır. Avrupanın inşası Brüksel tarafından yukardan asla dönüştürülemez. Eğer bir Avrupa devleti itaatsizlik eder ve başkaları onu izlerse, “başka bir Avrupa’nın” kurulması ihtimal dahiline girer.

Ulusal düzeylerdeki eylemlerden hareketle başlatılacak bir değişim stratejisi, şu cülmedeki gibi ifade edilebilir: Geçerli küreselleşmeyle uyumlanmayı reddetmek, onun yerine “bağmsız” (souverains) projeleri” hayata geçirmek, ulusal projelerin geliştirilmesi için de, dünya sistemini uyumlanmaya zorlamak.

İyi de “özerk (souverain) projeden” ne anlaşılmalıdır?

Bazı koşullarda özerk projeler, sosyalizme doğru hareketlerin ilerlemesi için uygun bir alan yaratırlar.

Şüphesiz, bizzat “özerk proje”nin (projet souverain) de tartışma konusu yapılması gerekiyor. Uluslararüstü yatırımların her ülkedeki ve her alandaki nüfûz etme düzeyi veri iken, şu soruyu sormamazlık edemezsiniz: Ne tür bir özerkliğe gönderme yapıyorsunuz, özerklikten “souveraineté” ne anlaşılması gerekiyor?

Bu gün dünyada doğal kaynaklara ulaşma konusundaki çatışma, çağdaş kapitalist dinamiğin en belirleyici unsuru. Özel önem arzeden bu sorunun bir takım genel mülâhazalar içinde boğulmaması gerekir. ABD’nin bir çok doğal kaynağa bağımlılığı ve Çin’in giderek artan talebi, özellikle bu kaynaklar bakımından zengin, o kaynakların yağmalanması tarafından biçimlendirilmiş, Güney Amerika, Afrika ve Ortadoğu için ciddi bir meydan okuma anlamına geliyor. Bu kaynakların rasyonel ve eşitlikçi kullanımı için ulusal ve bölgesel planda politikalar geliştirilebilir mi? Tüm halkların istifade edebileceği bir çözüm bulunabilir mi? Çin ile söz konusu Güney ülkeleri arasında bu perspektif dahilinde yeni bir ilişki biçimi geliştirilebilir mi? Çin’in bu kaynaklara ulaşmasını sağlayan ama aynı zamanda Çin’ini diğerleninin sanayileşmesini desteklemesi (ki, bu (OECD’nin “vericileri” tarafından reddediliyor).

Etkin bir özerk projeyi hayata geçirmek, sadece uluslararası alandaki çabalara indirgenemez. Reel bir ulus ve halk desteğine dayanmayan bir bağımsız proje, kırılganlıktan kurtulamaz ve başarı şansı yoktur. Bunun için deekonomik ve sosyal politikaların halk sınıflarının yararına bir “kalkınma” olması gerekir. Emperyalistelerin her ne pahasına olursa olsun istikrarsızlık yaratma girişimleri veri iken, sosyal istikrar, özerk projenin (projet souverain) başarısı için hayâtî öneme sahiptir. Dolayısıyla, mevcut ve muhtemel farklı özerk projelerin geçerli olduğu ülkelerde, iktidar sisteminin toplumsal temelini iyi tahlil etmek gerekir: ulusal, halkçı, demokratik proje mi veya (yanıltıcı ve temelsiz) ulusal kapitalizm projesi mi?

Öyleyse bu çerçevede, bu gün itibariyle hayat bulmuş olan “özerk projelerin” “yükselen” ülkeler düzeyinde kısa bir dökümünü yapabiliriz.

(1). Çin özerk proje (projet souverain) yoluna girmiş bu alandaki tek ülke. Bu, iç turarlığlığı olan bir proje: saldırgan bir tarzda ihracata yükleniyor olsa da, içi tutarlılığı olan bütünlüklü bir planlı sanayileşme stratejisi benimsemiş durumda, tarımsal alanda, özel mülkiyeti tanımayan (herkesin toprağa ulaşmasına imkân veren) küçük işletmelere dayalı bir tarımsal kalkınma modeli geçerli. Fakat, benimsenen bu özerk projenin muhtevası, özü ne denecektir? Orada söz konusu olan, hakçı/ulusal burjuva bir özerklik mi? Yeni ulusal burjuvazinin (kısmen devlet) tayın edici rolü yanılsamasına dayalı bir devlet kapitalizmi mi? Veya sosyal boyutu olan, sosyalizme uzun geçişin bir aşaması olan “devlet sosyalizmine” evrilme istidadı olan bir devlet kapitalizmi mi? Fiiliyatta bu sorunun cevabı henüz verilmiş değil. Okuyucu çağdaş Çin’in muhtemel gelecek alternatifleriyle ilgili yazdıklarıma bakabilir.

(2) Rusya uluslararası arenaya dönüş yapmış görünüyor ve kendini Washington karşıtı olarak tanımlıyor. O da özerk proje yolunda mı ilerliyor? Evet, belki küreselleşmiş tekellerin diktasından bağımsız bir devlet kapitalizmi düşüncesi var. Lâkin, ekonominin yönetimi Yeltsin döneminde peydahlanan özel tekeller oligarşisine ve Batı modelinde bir liberalizme dayanıyor. Bu politika, halka dayanmaya imkân veren her türlü sosyal boyuttan yoksun.

(3). Hindistan’da devlet tarafından desteklenen özel sanayi tekellerinin varlığı, özerk (souverain) bir politikanın unsurlarını içerse de, geçerli genel ekonomik politikalar, köylü çoğunluğun yoksulluğunu dramatik bir şekilde derinleştiren liberal politikalara dayanıyor.

(4). Brezilyada da büyük sanayi, finans özel sermayesi ve büyük toprak kapitalisleri tarafından sürdürülen özerk politika unsurları var. Fakat aynı Hindistan’daki gibi liberal ve artık %90’nı kentlerde yaşayan halkın yoksulluğuna (sosyal yardımlarla biraz hafifletilse de) hiç bir çözüm önermiyor. Aynı şekilde Hindistan’da olduğu gibi, Brezilya’da da iktidarın daha ileriye gitmekteki tereddüdü, büyük sermayenin uluslararası sermaye ile uzlaşma (kompromi) arayışını teşvik ediyor. Brezilyanın devasa doğal zenginliği ve o zenginliğin yürekler acısı kullanılış tarzı (Amazonların tahribi gibi) ülkenin mevcut dünya sistemine entegrasyonunu güçlendiriyor.

(5). Güney Afrika’da özerk bir (soverain) proje yok ve ekonomik sistem Anglo-Amerikanların denetimi altında. O halde bu ülkede özerk bir projenin ortaya çıkmasının koşulları nelerdir? Böyle bir oluşumun Afrika’yla yeni ilişki biçimi nasıl olablilir?

(6). Kıta ülkesi olmayanlar küçükler de özerk bir proje geliştirebilirler mi? Bu hangi sınırlar dahilinde mümkün olabilir? Bölgesel yakınlaşma ve işbirliği bu yöndeki ilerlemeleri nasıl kolaylaştırabilir?

 Nereden Başlamalı?

Sosyalizme doğru hareketlerin oluşumunu teşvik etmesi gereken özerk projelerle ilgili, ekonomik ve politik planda pompayı çalıştıracak şunları önereceğim.

Ekonomik Düzeyde: 

Pompayı çalıştırmak için küresel finanslaşmadan çıkmayı öneriyorum. Ama dikkat: Söz konusu olan sadece küreselleşmenin finansal veçhesinden çıkmaktır, mesela ticari veçhesi gibi küreselleşmenin tüm veçhelerinden değil. Zira, orada finansal veçhenin geçerli neoliberal küreselleşmenin zayıf halkası olduğu hipotezinden hareket ediliyor:

– Evrensel para olan dolar sorunu, ABD’nin giderek büyüyen dış borcu dikkate alınarak;

– Yuan, Ruble ve Rupi’nın “tam konvertibilite” ilkesinin kabulü perspektifiyle ilgili sorunlar (bkz: Yuan’la ilgili Samir Amin’in metni);

– Bazı yükselen ülkeler parasının (Brezilya, Güney Afrika) “konvertibiliteden çıkma” sorunu;

– Zayıf ülkelerin (özellikle Afrika) bu alanda ulusal paralarını yönetme konusunda almaları gereken tedbirler.

Bu alanda bütünleşmiş küresel finans sistemini bozmayı, etkisizleştirmeyi amaçlayan henüz mütevazı girişimler gerçekleşti. Bu bağlamda Şangay Konferansı’nın oluşmasını, Çin/ASEAN anlaşmasını, ALBA’yı, Güney Bankası’nı, “Sucre” projesini, BRICS Bankasını zikredebiliriz…

Politik Düzeyde:

Burada ABD ve müttefikleri (Triad) tarafından geliştirilen jeostratejiyi ve jeopolitiği başarısızlığa uğratacak etkin stratejilere öncelik verilmesini öneriyorum.

Bizim kalkış noktamız şöyle: Tarihsel emperyalist güçlerin (ABD, Avrupa, Japonya) kapitalist tekellerinin dünya egmenliğini dayatma girişimleri, büyüyen çatışmalar tarafından tehdit altında: 1). Bir yanda (egemenliğini sürdürmek isteyen) Triad (ABD, Avrupa, Japonya) ve 2). Diğer yanda yükselen ülkelerin istekleri ve “neo-liberalizmin” kurbanı olan halkların yükselen isyanı. Bu koşullarda ABD ve müttefikleri (kollektif Triad emperyalizmi) şiddete başvurmayı yeğledi ve askeri müdahalelere odaklandı: a) Amerikan üslerinin yayılması ve güçlendirilmesi (Africom ve diğerleri gibi); b) Ortadoğu’da askeri müdahaleler (Irak, Suriye, yarın İran?) ; c) Çin’i kuşatmaya dönük önlemler, Japonya’nın kışkırtmaları, Çin/Hindistan ve Çin/Güney Doğu Asya çatışmasını kaşıma amaçlı manipülasyonlar.

Fakat, öyle görünüyor ki, fiiliyatta emperyalist güçlerin müdahalelerinin şiddeti gündemde olmaya devam etse de, başarının koşulu olan tutarlı stratejilerin ihtiyaçlarına cevap vermekte zorlanıyorlar. ABD açmazda mı? Bu gücün gerilemesi geçici mi, yoksa belirgin mi? Washington’un günü birlik verdiği cevaplar hâlâ tehlikeli ve canice olmaya devam ediyor.

Bu önemli meydan okumalar karşısında, ABD’nin gezegenin militer kontrolü projesi hangi politik (ya da militer) ittifak stratejileriyle püskürtülebilir? Zira, bu alandaki muhtemel ilerlemelerin önemi çok büyük. Nitekim, BRICS ‘in ve onların arkasında duran farklı derecelerde özerk (souverain) projelere yönelmiş önemli sayıda Güney ülkesinin ve lümpen kalkınna çamuruna batmış diğerlerinin, ABD’nin militer macerasını desteklemeyi her seferinde daha çok reddetmeleri, ve Washington’un canını sıkacak aktif tavır almaları (Çin ve Rusya tarafından vetonun kullanılması) gibi… Velhasıl bu istikâmette daha sistematik ve kapsamlı bir şekilde daha ileri gitmek gerekiyor.

Samir Amin
Çeviri: Fikret Başkaya

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Voices of Music Topluluğu ve “An Evening With Bach/ Bach ile bir akşam” adlı albümü

Voices of Music topluluğu, David Tayler ve Hanneke van Proosdij ikilisinin kreatif yöneticiliğinde bir araya gelmiş olan bir müzik grubu....

Kapat