Sonbahar üzerine ya da siyasi direnişin hatırlattıkları… Sonbaharın izinde…5 – Zahit ATAM

“Sonbahar bu haliyle bir devrimciye ağıt ve saygı ifadesi olarak sinema tarihimizdeki yerini alıyor. İnsan sevgisi kokan edimlerinde, etrafındaki insanların umutsuzluğu ve kendi küçük sorunları içinde kayboluşuna tanık olduğu dönemde Yusuf’un yapabildiği bir tür doğaya karşı haykırıştır.

Mücadelenin onurunu yaşamın her anına taşıyanlar ve hayatı sevgiyle yaşayanlar için, hak verilmez alınır inancı içinde ve elbette haklarını almak için Avrupa Birliği müktesebatının inanılmaz getirilerine inanarak beklemeyi seçmeyenler için. Damarlarındaki asil kana değil de, yüreklerindeki insan sevgisinde muhtaç olduğu kudreti bulanlar için”

[<< öncesi ]
Siyasi olmak üzerine ilginç bir anım var; 90’lı yıllarda evimizde geçmişti. Ağabeyim bir işçi toplantısının resmi düzenleyicilerinden birisiydi ve hakkında dava açılmıştı. Aynı dönemde kardeşimin de hakkında aldığı bazı çalıntı malları satın almaktan dava açıldı. Ağabeyim sosyalistti ve işçiydi, evde yıllardır siyasetten uzak olmanın yüce ve akıl işi olduğu inancıyla “sana karışma öyle işlere”, “şimdi görürsün” nutukları atılıyordu, kardeşime ise en fazla para cezası yer önemli değil havası içinde şakalar yapılıyordu. Ağabeyim sofrada, “yahu hiçbir düzenbazlık yok, aslında yasa dışı bir şey de yok, ama kardeşimin davası sempatikliğini artırdı, espri espri üzerine patlatılıyor, kendi ailem benden korkar oldu, şu inandıkları ve benim inanmadığım Allah’ın işine bak” diye şaşkınlığını dile getiriyordu. 1980’den önce siyasi olmak ahlak-erdem-bilgi işiydi, darbeden sonra korkulan ve kaçınılan insanlara dönüştüler. Kolluk kuvvetlerinin itibarı ve rantı alabildiğine arttı. Halk arasında “aman siyasete bulaşma da ne olursa olsun” sözleri günlük konuşma dilimize yerleşti.

1980’li yıllarda önce birey üzerine ahkâm dinledik, ardından liberalleşen insanların özeleştiri masalları geldi, Özal’la bolluk nutukları, gemisini kurtaran kaptan eğilimleri derken Sovyetler Birliği çöktü. Dünya çapında sosyalizm öldü masalları televizyon kanallarının bir numaralı konusu oldu. Sosyalist solun geçmişe göre giderek azalan sayıdaki militanlarının durumlarını; 1980 sonrasını yalnızca yazılı ve görsel medyadan izleyen insanlar bile eğer “sağcı-islamcı-milliyetçi (faşist)” ise ayrı bir hukukla, eğer sosyalist ise ayrı bir hukukla yargılandığı, ayrı bir hapishane koşullarında yaşadıklarını rahatlıkla anlayabilir. Hapishanelerde örneğin özel koğuşlarda kalanlar, özel olarak orayı dizayn ettirenler, dayayıp döşeyenlerin haberleri vardır medyada. Ya da en komiği örneğin Haluk Kırcı gibilerin yanlışlıkla salınması gibi muhteşem haberlerde eksik değildir. Örneğin sosyalistlerin yargılandığı mahkemelerde izlemeye çalışanlara saldırıldığı, eli düpedüz kanlı bir sağcımızın inanılmaz kaba nutuklar attığı herkesin malumudur. Ya da örneğin Hrant’ın katilinin yere göğe sığdırılamaması, ya da azmettiricisin bomba atmaktan yargılandığı davada yaralıların tümünün şikâyetlerini çekmesi olağandır bu ülkede. Ya da Sivas Katliamındaki belli kişiler hiç yakalanamazlar, ya da Zahid Akman şeref-izzet sahibi birisidir. Üzmez’in taciz ettiği kadınlar ise kötü yola düşmekten kurtulurlar. Özel bir ülke olduk, tek bir hukukla yönetildiğimiz ve hukuk devleti olduğumuz iddialarının gerektiğinde eksik olmadığı ülkemizde, kelimenin gerçek anlamında çok hukukluluk yerleştirilmiştir; 12 Eylül’ün miraslarından birisi. Örneğin MHP gençlik kollarından birisi açık açık geçmişte Kadir Çelik’in programında Nihat Akgün’ü tehdit etmiş ve bu ülkücü oteller zincirinin sahibi sonradan kendi marinasında öldürülmüştür, bunlar olağandır bu ülkede.

Sonuç olarak 12 Eylül’den sonra hapishanelerde yaşayan insanların koşulları gördükleri baskılardan hariç pek incelenmemiştir. Yemeklerin içindekiler oysaki Evren’e daha çok yakışırdı, yine Evren bir açıklamasında Diyarbakır hapishanelerinde olanları darbe öncesinde bu hapishanede mahkûmların görevlileri çok ezmesi nedeniyle “sinirlenmelerine” bağlayan müthiş psikolojik açıklamalar bile yapmıştı. Bu anlamda hapishaneler gerçek anlamda insanların yalnızca içeride geçirdikleri zaman bakımından değil, gördükleri işkenceler ve bizzat beslenme-barınma koşulları nedeniyle de yaşamlarından olabildiğince çalmayı bir merkezi politika haline getirilmişti.

Sonbahar bizzat bu politikaların yaşamın erken bir safhasında ölümü bekler hale getirdiği onurlu bir devrimcinin yaşamının son mevsimine kameraları çeviriyor. Hayatın karşısında başı dik insanlar ölümü beklerken, çevrelerindeki insanların farkına varmadıkları kendi gerçeklikleri içinde, kendi ahlaki duruşlarıyla yaşamın soğuk yüzüne bakıyorlar. Artık bu mekânlarda insanları ağlatmak için babanın sonradan gerçeği öğrenme durumları ve bilseydim o zaman karşısına çıkar göndermezdim ağlaklıkları yok. İnsan için bir toplumun geleceği masaya yatırıldığı zaman, inancı-aklı-ahlakı-bilimsel materyalizmle dünyayı görüş şekli halen belirli insanlar için ağır basabiliyor. Siyasi iktidarın sınırlı alanında sahte muhaliflik havaları içinde, iktidarla paslaşmanın olanaklarını hiç kaçırmadan, düzene yağlı yerinden eklemlenmenin fırsatlarını her zaman gözeten insanların dışında hala insanlık adına ve ezilenler için farklı bir dünyanın hayallerini kuran insanlar yaşamı yaşanılır kılmak için mücadele edebiliyor.


Sonbahar böyle bir militanın ölümü bekleyişi ve daha çok çevresindeki insanların bu süreci nasıl yaşadıkları üzerine bir film. Sonbahar bu haliyle bir devrimciye ağıt ve saygı ifadesi olarak sinema tarihimizdeki yerini alıyor. İnsan sevgisi kokan edimlerinde, etrafındaki insanların umutsuzluğu ve kendi küçük sorunları içinde kayboluşuna tanık olduğu dönemde Yusuf’un yapabildiği bir tür doğaya karşı haykırıştır. Özcan Alper’in filminde sosyalist kardeşimiz neredeyse hiç kendi adına konuşmuyor, kısmen hissettiklerine tanık oluyoruz, kısmen geçmişe gömülüyoruz, iç dünyasında yaşadıklarının izlerini görüyoruz, ama insan ilişkilerinde samimiyetinin-içtenliğinin-insana değer vermenin izlerini görüyoruz, bu varoluş tarzıyla diğer insanların umutsuz tükenişi arasında, insana değer vermez ve sevgisiz ilişkileri arasında bir karşıtlık var. Belki de bu nedenle bile bu yaşam mücadele etmeye değer, varolabilmek için iktidara hakikati haykırmak gerekir, elbette sinmeden ve ideolojik kimliğinle çatışmadan. Özgür olabilmek için, özgürlüğünü kısıtlayan yasaların, ahlakın, sistemin kurallarına isyan etmekten başka bir muhalefet yolu yoktur çünkü. Onun dışında sahte muhaliflerin korkunç insaniyet nutukları ve kötü niyet betimlemeleri içinde kalmak, kendileri için istedikleri uygar muamelenin başka insanlardan, özellikle mücadele edenlerden sakınıldığında susmak bu düzenin bir teslim alma politikasıdır. Onlardan bazılarının nutuklarına şimdiki refah düzeyleri içindeki yaşamlarının korunması için kolluk kuvvetlerinin yasaları çiğnemesi ya da örneğin bir Dursun Uyar’ın, bir Mehmet Ağar’ın, ya da Haluk Kırcı’ların başka bir muamele görmesi “öteki sorundur”, hatta bazıları için bunların çözümü “hak verilmez, alınır” ilkesi gereğince değil, Avrupa Birliği müktesebatınca alınacaktır. Bu arada elbette mücadelenin içinde yaşamlarını yitirenlerin ve halen mücadelenin içinde seslerini duyurmaya çalışan insanlar yerine “memleketimizin bilirkişilerimizin nutukları” duyuluyorsa bu da sahte demokrasimizin çarpık görünümlerinden birisi olmalı. Sonbahar ise Yusuf’umuzun kendi ağıtıyla ve kızıl bayrakla doğup büyüdüğü topraklarda hüzünle ve sevgiyle uğurlanıyor. Onurlu bir yaşamın mirası olarak, geleneğimizin bir parçası olarak, direnişini sevgiyle hatırlayarak, insan sevgisini ve insana değer vermenin izlerini taşıyarak ve elbette eşitlik-özgürlük-kardeşlik duygularıyla; bir ağıt eşliğinde, ucuz pazarlıklarda varoluşunu kirletmeden, kapitalizmle uyuşmadan. Elimde olsa bu filmi Açlık (yönetmen Steve McQueen’in ilk filmi, özellikle IRA’nın militanlarından Bobby Sands ile papazın yaptığı konuşmada mücadelenin ahlakı, insanın idealleri üzerine konuşmaları) filminden sonra seyrettirirdim, seyredenler bilir ki, IRA’lı kardeşlerimizin çok önemli hapishane direnişinin bittiği yerde, sanki bir parantez açılmış gibi Sonbahar başlıyor. Sonbahar, muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda değil, insan sevgisinde ve evrensel insanlık ideallerinde bulanlar için…

<< Sonbahar’ın izinde… – 4

Zahit ATAM
Sinema Tarihçisi
Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın Kurulu üyesi ve yazarı

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Galiptir bu yolda mağluplar”, Sonbaharın izinde… 3 – Zahit ATAM

[<<Öncesi ] Yukarıda sözünü ettiğim iki film vardı; bunlardan birisi Açlık*, diğeri ise yargı-suçlu-yargının amacı ve affetme-acı çekme üzerine bir...

Kapat