Sivas Katliamı öncesi ve sonrasına dair iki belge: kışkırtıcı bildiriler ve valinin itirafları

Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Etkinlikleri’nin başlamasından bir gün önce, yani 30 Haziran 1993 günü, “Müslüman Kamuoyuna ” başlıklı ve “Müslümanlar” imzalı bir bildiri, gizli olarak dağıtıldı. Daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’nce yapılan araştırma sonunda, 9 Temmuz’da Gaziantep’te de Aziz Nesin’i hedef alan benzer içerikli bir bildirinin dağıtıldığı saptandı. Müslümanlar’ı eyleme çağıran bu kışkırtıcı bildiri, İBDA – C adlı İslamcı terör örgütünün kamuoyuna yansıyan bildirileriyle büyük bir benzerlik taşıyor.
37 kişinin ölümüyle sonuçlanan yarı resmi katliam, İslamcı cephenin çeşitli fraksiyonlarında değişik yorumlara ve değerlendirmelere yol açtı. Bu yorumların en uç örnekleri ise, radikal şeriatçı İBDA – C örgütünün yayın organı TARAF dergisinde görüldü. Derginin çeşitli sayılarında, olayı açıkça savunan ve katliamı “Şanlı Sivas Kıyamı” olarak niteleyen yazılar yayımlandı. Bu yazılardan birini de belge niteliği taşıdığı için yayınlıyoruz.

Müslüman Kamuoyuna

Bismillâhirrahmânirrahim

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından ilendir. Onun hanımları da müminlerin analarıdır. ” (Ahzâb: 6)

Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resulü (S.A.V)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kabe’ye) ve Kitab’ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namusuna saldırılmaktadır.

Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar. Bunun başını ise satılmış, mürted Salman Rüşdi köpeği çekmektedir.

Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir.

Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; AYDINLIK gazetesi denilen bir paçavrada, me’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz Nesin, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur. Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır.

Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlar’la alay edercesine gezebilmektedir.

Kâfirler şunu iyi bilmeli ki:

İslâm’ın Peygamberi’ni ve Kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.

Gün; Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür.

Gün; Allah (C.C)’ın vahyi Kur’ân-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resulü Hz. Muhammed (S.A.V)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür.

“İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa : 76)

Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.

Müslümanlar

Şeriatçıların katliam sonrasında “Sivas Yorumu”

37 kişinin ölümüyle sonuçlanan Sivas katliamı, İslamcı cephenin çeşitli fraksiyonlarında değişik yorumlara ve değerlendirmelere yol açtı. Bu yorumların en uç örnekleri ise, radikal şeriatçı İBDA – C örgütünün yayın organı TARAF dergisinde görüldü. Derginin çeşitli sayılarında, olayı açıkça savunan ve toplu öldürümü “Şanlı Sivas Kıyamı” olarak niteleyen yazılar yayımlandı. Bu yazılardan birine, belgesel nitelik taşıdığı için burada yer veriyoruz.

Şanlı Sıvaş Kıyamı (*)

Kendini dünyanın en “zeki”, en “cin” insanı ve Anadolu Halkı’nı da dünyanın “en aptal” ve en “reaksiyonsuz” halkı sayan Soytarı, “bela”nın üstüne üstüne gidiyordu uzun zamandır:

“Ben delikanlıyım, ben cesurum, ben hiçbir şeyden korkmam, ben demokratım. Bu “Şeytan Ayetleri”ni ben yayınlayacağım ve göreceksiniz, kimsenin gıkı çıkmayacak! Ben Allahsızım, ben kitapsızım, ben sosyalistim, ben ilericiyim. Bütün Anadolu halkı, pısırık aptallar sürüsü. Bunlar parmaklarını bile oynatamazlar, bunların sülalesi gerici!”

Dünyada hangi halkın üzerine böyle giderseniz, “cevabını” alırsınız! Bunu bilmemek için, Soytarı gibi su katılmamış ahmak olmak gerekir.

İnsan psikolojisinden, toplum psikolojisinden pay sahibi bir insan için, Sivas Kıyamı hiç de şaşırtıcı değil. Hadiseler, “Arayan, Mevla’sını da bulur, belasını da” ve “Kurunun yanında yaş da yanar” atasözlerinin, yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelmiş hikmetleri çerçevesinde gelişti ve beklenen oldu: Sivas’ta halkın öfkesi tek bir yumruk oldu ve işgalci hainliğinin simgesi Soytarı’nın beyninde patladı!..

Patlamanın böylesini lügatta karşılayacak en uygun kelime, “şanlı” kelimesidir ve bu yüzden biz, Sivas halkının bu haklı kıyamına “Şanlı Kıyam” diyeceğiz…

Soytarı, yazmaktan okumaya fırsat bulamamış bir şeddeli cahil olduğundan, hâlâ kıvranıyor: “Gericiler ayaklandı, paşalarımız uyuyor mu? Menemen, 37 Mart!…….”

Fert ve toplum psikolojisine uygulanabilen bir fizik kanunu var: Etki – Tepki Kanunu! Yani, ne kadar etki, eşittir o kadar tepki!

Ancak, fert ve toplum psikolojisinde bu kanun, her zaman “etki eşittir tepki” şeklinde formüle edilemiyor. Bazen tepki, etkiden fazla, bazen etki tepkiden fazla, ama her halükârda, her etkinin bir tepkisi var!..

İşte Soytarı, kendini kilitlediği otel odasında 8 saat boyunca, o inanmadığı cehennemden küçük bir numune yaşayıp, korkudan dili dişi kilitlendiği saatlerde, topluluk psikolojisinde bu kanun işliyordu!

Bakın, topyekûn “ahmak” saydığı Anadolu halkı, yüzyıllar öncesinden bunu ne güzel formüle etmiş: “Etme bulma dünyası!” “Eden bulur!”…

Sivas’ta ne gericiler ayaklandı, ne yeni bir “Menemen” yaşandı; olan şu: Sivas halkı, Soytarı’nın küstahlığına karşı öfkesini tek bir yumruk haline getirdi ve vurdu! Vurduğu yer de yandı bitti, kül oldu! Halk vurdu mu, işte böyle vurur ve “Halkın dili, Hakk’ın dilidir” ölçüsünün tedaisinde, bu olayda halkın eli “Hakkın eli” olmuştur. Bir ismi Muntakim, bir ismi Cebbar, bir ismi Kahhar olan ve her bir ismine kurban olmaya amade olduğumuz Hakk’ın eli!…

Eee, Soytarı, “hava nasıl oralarda”?

Bu hadiselerde ölen 36 kişinin katilleri aranacaksa, bu katiller bellidir: Soytarı ve Aydınlık gazetesi!

Niçin?

Çünkü bu hadise, Soytarı ve Aydınlık’ın hedef saptırmaya çalıştığı gibi, bir “Alevi – Sünni çatışması” değildir ve hadise, Soytarı’nın Sivas’taki konuşmasından çıkmamıştır. Hadisenin kökeninde, Soytarı ve Aydınlık gazetesinin aylardır “Şeytan Ayetleri”ni vesile ederek bu halkın mukaddeslerine kin kusması vardır. Soytarı’nın Sivas konuşması ise, belki bardağı taşıran son damla olmuştur, hepsi bu! Sivas halkı, “Kahrolsun Aleviler” diye değil, “Sivas, Soytarı’ya mezar olacak” diye şahlanmıştır. Halk düşmanı Soytarı, şahlanan Sivas halkının öfkesinden kurtulmak için otele sığınmış ve halk onu cezalandırmak için otele yönelmiştir. Soytarı, iddia ettiği gibi “cesur” ve otelde ölenler ise “masum” ise; o zaman bu “cesur” Soytarı, kendini otel odasına kilitleyip, titreyerek ölümü bekleyeceğine ve kendisiyle beraber otelde kalan diğer kişilerin ölümüne seyirci kalacağına, “erkek” gibi ortaya çıkıp, “Ey aptal ve gerici Sivaslılar, sizin aradığınız benim. Oteldekiler masumdur. Beni alın ve bunları bırakın” diyebilir ve mesele biterdi! Ama, attığı zaman mangalda kül bırakmayan bu sahte kabadayı, kendi canını kurtarmak pahasına, 36 kişinin ölmesini tercih etmiştir. Tabii ya, bu ülkenin tek akıllısı o! Gerisi nasılsa aptallar sürüsü!.. Öyleyse, kurban olsunlar Soytan’ya!..

Bu olayda ölen 36 kişi, Soytarı’nın sahte kabadayılığı ve Aydınlık’ın tiraj hesaplarına kurban olmuştur! Hesap sorulacaksa, işte bunlar ortadadır ve telaşla kendi suçlarım örtmek için bu halka iftira etmeye devam etmektedirler.

Asker ve polis, kabaran halk öfkesinin önüne geçmemekle akıllılık etmiştir. Tersini yapmak, ölü sayısını artırmaktan başka bir işe yaramazdı… içişleri Bakanı, hadiseyi doğru tahlil etmiş ve sorumluları doğru teşhis etmiştir. Sorumluların olaydan sonraki “şirretlikleri” ne pabuç bırakmazsa iyi eder.

Generallerin Sivas’a gidişine bir mâna veremedik. Sınırları kevgire dönmüş, her gün bir askerî karakolun yerle bir edildiği, her gün kendilerine emanet edilen onlarca Anadolu çocuğunun cenazelerinin evlerine döndüğü bir ülkede generallere yakışan, Sivas gibi bir “iç güvenlik” meselesini vesile edip gövde gösterisine girişmek değil, -şayet niyetleri buysa- onlara yakışan, savaş elbiselerini giyip Güneydoğu sınırları boyunca “tetkik ve incelemelerde bulunmak” ve kendi karakollarını koruyamayan bir ordu görüntüsünden kurtulmanın çarelerini bulmaktır. Ordunun birinci görevi, “laikliği” değil “sınırlan” korumaktır. Ve şayet “laiklik” diye korunması gereken bir şey varsa, bu görev generallerin değil, Emniyet Genel Müdürlüğü’nündür.

Vali ve Emniyet Müdürü’nün kendilerini vilayete kilitledikleri bir hadisede, RP’li Belediye Başkanı’nın deli danalar gibi koşuşturup “asayişi” sağlamaya çalışmasına da bir mâna veremedik doğrusu! Bari, yaranmak istediği çevrelere yaranabilseydi!..

RP yönetimi, her şanlı halk hareketinde olduğu gibi, kendine biçilen “pasifist ajan” rolünü kusursuz oynadı; hemen halk düşmanlarına, kendilerinin ne kadar “zararsız” olduklarını ispata giriştiler ve şanlı kıyamı, “provokasyon ve provokatörlük” olarak karalamaya yeltendiler! Böylece, onlara yönelttiğimiz eleştirinin haklılığının ispatçısı oldular! Halis RP tabanı, şu sorunun cevabını kendi vicdanında aramalıdır: “Bu tıynetsiz, ödlek ve hımbıllar seçim kazanıp iktidara gelseler ne olur?” Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu, K. Maraş’ın dağ köylerinden birinden inip, şehirde şapşallaşan saz şairi Karakoyun’un akıl hocalığında sağlamayı düşündüğü “milli mutabakat” ve “Büyük Birlik”in akıbetini yeniden düşünmelidir. Türkiye’nin hızla değişen ve karmaşıklaşan siyasî yapısında “Müslümanca” politika yapmak, köy kahvelerinde saz elde “atışma”, “dudak değmez”, “muamma” tıngırdatmak kadar kolay değil ve Mümtaz Türköne gibi çapsızların kılavuzluğunda, burnundaki “bok” kokusundan kurtulmak mümkün değil! Yazıcıoğlu, “Büyük Birlik”m peşindeyse, önce eteğindeki bu çakıl taşlarından kurtulmanın bir yolunu bulmalıdır. Yoksa, Sivas örneğinde çok açık görüldüğü gibi, ayak altında kalmak ve gürültüye gitmekten kurtulamaz…

Bu halkın 70 yıldır biriken öfkesi, “liderlik” verine “engelcilik” yapanları da çiğneyip geçecektir.

“Kendinen zuhur” şeklinde ortaya çıkan şanlı Sivas kıyamından alınacak ne çok ders var herkes için! Biz sadece çok azının altını çizebildik! Sivas’taki “Cumada ani zuhur”dan, son olarak altını çizmek istediğimiz husus şu: Halk, hakkına sahip çıkıyor ve 70 yıldır kendisine hayatı zindan eden işgalci laiklere karşı “kısas”ın hayat veren soluğuna sığınıyor! Artık TC’de hayat, yalnız Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için de zor olacak! Sivas, sadece küçük bir haber! Herkes safını doğru seçmekle mükellef! Bizden söylemesi!

Gerisi: “Mevlam görelim neyler / Neylerse güzel eyler!”
(Faruk Akıncı Taraf, l Ağustos 1993)

Dönemin Valisi Ahmet Karabilgin itiraf ediyorAskerler : Geç geldiler, seyrettiler, mağazaları, kuyumcuları korudular
Polisler: Kitleyi teşvik edip  sırtlarını sıvazladılar
İtfaiyeciler: İsteksizdiler
İçişleri bakanı: Umursamadı, olayı ciddiye almadı
Belediye başkanı: Katliamı kutladı; “Gazanız mübarek olsun” dedi.

Can Dündar tarafından hazırlanan  “Sivas Cehennemi” adlı belgesele konuşan Karabilgin, 2 Temmuz akşamı saldırganların oteli yaktıktan sonra “Vali istifa” sloganlarıyla Valiliğe yürüyüp kapıya dayandıklarını hatırlatarak içerde yaşadıklarını şöyle anlattıyor:

“Yağmur gibi taş yağıyordu. 3 vali yardımcım, Emniyet Müdürü, Jandarma Komutanı, iki korumam ve odacım aşağıda. Başka kimse kalmadı. Herkes kayıp. Bir yandan Ankara’dan telefon yağıyor, bir yandan muhasara altındayım. Saldırganlarla aramda sadece 30-40 basamak var. Adamlar girecek, beni linç edecek, yeşil bayrağı da yukarı asacak. Bunun başka sonucu yok”.

İntihar edecektim!

Vali Karabilgin, o an yanındakilere “Sonumuz geldi” dediğini ve bir ara linç edilmektense kendi canına kıymayı düşündüğünü açıkladı:

“Bir şey yapmak lazımdı. İnsanlar kapıdan girdiği anda fiziki gücümüz onlarla mücadeleye yetmeyecekti. Canlı ya da cansız bizi parçalayacaklardı. 5 – 6 kişi ne yapabilir? işte o anda onlara teslim olmaktansa intihar etmeyi düşündüm”.

Umutların tamamen tükendiği o anda, Jandarma Komutanının, Alay binasını korumakla görevli 18 kişilik bir yedek timden söz ettiğini belirten Karabilgin, berber, bulaşıkçı, terzi, ütücü erlerden oluşan 18 kişilik bu timin başlarında bir başçavuşla, havaya ateş ederek hükümetin önüne geldiğini, saldırganları gerilettiğini ve kendilerini linç edilerek öldürülmekten kurtardığını anlattıyor.

Asker öylece bekledi

Karabilgin, askerin ilk andan itibaren olayları yakından izlediğini hatta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’in kendisini arayarak “Orada 6 bin mevcudum var, hepsi emrinde” dediğini de anlattı: “Güreş Paşa’ya, ‘Paşam bunları bana söylemeyin. Yanımda Tugay Komutanı var. Telefonu ona veriyorum. Ona söyleyin, talimatınızı ona verin’ dedim. Tugay Komutanı telefonu aldı, ‘Başüstüne komutanım’ dedi ve gitti”.

Ancak  beklenen askeri kuvvet bir türlü gelmedi. Öğleye kadar Valiyle olan Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Yücetürk, asıl hedef olan Aziz Nesin’in Madımak Otel’de bulunduğunu yangından 1 saat önce öğrenmiş ve Meclis Araştırma Komisyonu’na verdiği ifadede bu gecikmeden dolayı Vali’yi suçlamıştı.

“Oteli değil kuyumcuları korudular”

Vali Ahmet Karabilgin “Asker yetişti” sandıklarında yaşanan hayal kırıklığını ise şöyle anlattıyor: “Sonunda 20 – 30 asker geldi, hükümet meydanına… Ama orduevini koruyacak şekilde mevzi aldılar. Bunları maalesef ben yaşadım, gördüm. Halbuki benim güvenliğimle ilgili bir sorun yok, Madımak’ta sıkıntımız var, oraya yoğunlaşması lazım. Ama askeri birlikten parça parça gelen bu gruplar olay yerinden çok, ana caddedeki mağazaların, kuyumcuların, askeri risk altına atmayacak bölgelerin etrafında güvenlik önlemi aldılar”.

Asker seyretti

Yangından hemen önce komutanın, küçük bir askeri birlikle Madımak Oteli’nin bulunduğu meydana girdiğini anımsatan Vali Karabilgin, o birliğin de “Asker Bosna’ya”, “En büyük asker bizim asker” sloganlarıyla etkisizleştirildiğini söyledi. Karabilgin, bu tavrın nedenini de şöyle açıkladı: “Kahramanmaraş, Çorum, Sivas olayları masaya yatırılsa görülecektir ki, asker hepsinde olay bittikten sonra devreye girmiştir.

Polis teşvikçi, itfaiye isteksiz

Karabilgin, o gün kentte 350 civarında polis ve 80 civarında jandarmanın görev yaptığını, saldırganların sayısının ise 15 bini bulduğunu söyledi. Bu koşullarda polis, jandarma ve itfaiyecilerin çoğu görevini fedakarca yapsa da istisnalar olduğunu da vurguladı: “5 saat, polis ve jandarma Madımak’a saldırganların girişini engelledi. Yerine göre havaya ateş açtı, yerine göre cop kullandı, yerine göre kenetlendi, yerine göre de belki birilerinin sırtını sıvazladı. Bunlar da oldu, olmadı demiyorum. O noktada tıkandık artık. Polisin panzeri yok ki, topluluğu nasıl dağıtacaksınız. Emniyet Müdürü ‘itfaiyeye tazyikli su sıktırıp dağıtalım’ dedi. Ancak Belediye Başkanı ‘Su sıkıldığı zaman halk birbirini ezer’ gibi bahanelerle olumsuz tavır aldı. Bir süre sonra itfaiyeyi hükümetin önüne getirtebildik, ama ileriye adım atamadı. Hep kafamda bunları düşünürüm, acaba otelin yanacağını birileri biliyor muydu da o rahat dönemde itfaiye gelmedi diye.. Oysa araçlar yanarken bir tek itfaiyeyi otelin önüne ulaştırabilmiş olsaydık, kesinlikle oteli yaktırmazdık. itfaiye buna istekli miydi? Hayır, itfaiye de isteksizdi”.

‘Gazanız mübarek olsun’ deyince…

Eleştiri oklarını, dönemin Refah Partili Belediye Başkanı,  Saadet Partisi milletvekili Temel Karamollaoğlu’na da yönelten Karabilgin, Başkan’ın olaylar sırasında teskin edici bir konuşma yapmasının gündeme geldiğini, bunu kendisinin de onayladığını, ancak başkanın konuşmasına “Gazanız mübarek olsun” diye başladığını söyledi: “Başkanın konuşması grubu teskin mi etti, yoksa daha mı çok alevlendirip cesaretlendirdi, bunun kamuoyu yorumlasın” diyor.

(*) Kıyam: Ayağa kalkma, kalkışma, ayaklanma. (Redaksiyon)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na Aydınlardan sonra Sinemacılar da destek verdi

Seçimlere sayılı günler kala Türkiye'de bulunan birçok kesiminin desteğini arkasına alan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'na bir destek de dün ...

Kapat