Şipşak Kafka: Yazarların ve Yayıncıların Yazarı Franz Kafka – Karla Reimert

Yazarın çok sayıda arkadaşı ve yakını Fransa, İngiltere ya da Amerika’ya kaçmak zorunda kaldı, aralarında üç küçük kız kardeşi ile gençlik aşkı Milena Jesenská’nın da bulunduğu çok sayıda yakını acımasızca öldürüldü.

Herkes için Kafka

Önce iyi haberi verelim: Bugün biri çıksa ve Kafka’nın eserlerinin tümünü etraflıca açıklayan bir eser ortaya koyduğunu iddia etse herkes onun keçileri1 kaçırdığını düşünür, ki bu keçiler de en iyi ihtimalle Kafka’nın kendilerine “bir yuva olacağını” düşünerek yollara düşmüş mahluklardır. Ne var ki yuva falan bulamaz, başıboş dolaşmaya devam ederler. Sayıları 12.000’i bulan yorumlama girişimine rağmen bugün edebiyatbilim bile Kafka’nın metinleri üzerindeki “esrar” perdesinin tam anlamıyla kaldırılamadığını kabul etmiştir.

Peki, nasıl oluyor da Kafka’nın etkisine karşı bir ilaç bulunamıyor? Eğer yorum ortalığı kasıp kavuran bir hastalıksa, Kafka’nın yazdığı metinler bu hastalığa direnç gösteriyor demektir. Yataklarında oturmuş afacanlar gibi neşe içinde “Alt tarafı bir hekim, alt tarafı bir hekim” diye şarkılar söylüyor olmaları işten bile değil. Kafka’nın eserlerini “şifreleyerek” kaleme aldığını, onları –ve elbette ki yazarı da– “anlamak” için sadece ve sadece doğru şablonu kullanmamız gerektiğini düşünmek ise koskocaman bir yanılgıdır.
Evet, Kafka yorumcularının dünden bugüne büyük bir aşkla yaptığı şey tam da budur. Kafka’nın arkadaşı Max Brod bunların başında gelir. Brod 1927’de Kafka’nın eserlerinin “Siyonist” yorumu üzerine yazdığı makalede: “Şato’da ‘Yahudi’ sözcüğüne hiç rastlanmaz” der ve devam eder: “Buna rağmen Şato’da Kafka’nın asimilasyonu nasıl tüm dehşeti ve anlamsızlığıyla ortaya koyduğu elle tutulur biçimde fark edilir.” Belki elle tutuluyor olabilir, ama ne yazık ki gözle görülmediği su götürmez bir gerçek.

Kafka’nın eserlerinin okura ulaşmasını sağlamakla yetinmeyen sadık dostu Max Brod, çok sayıda başka eserinin yanı sıra Şato ve Dava gibi iki büyük yapıtın da sonsözlerini yazmış, bu iki eseri teolojik açıdan yorumlayarak Tanrı figürünün iki biçimde yani “merhamet” ve “yargı” olarak metinlere sızdığını iddia etmiştir – böylece de onunkinin izini süren ya da sürmeyen birçok farklı yorumun önünü açmıştır. Günümüze gelene kadar çok sayıda araştırmacı Kafka’nın eserlerinde Yahudilik olgusu hakkında çalışmalar yapmışlardır. Bu çalışmalarda kimi zaman Kabalacı ya da Siyonist etkiler ön plana çıkarken, kimi zaman da Yahudi halk tiyatrosu, Yahudilerin dili ya da daha genel anlamda doğuda yaşayan Yahudiler gibi konulara ağırlık verilmiştir. Tam da bu noktada tehlike arz eden bir durum söz konusudur: İnsanın “dini” ve “kültürel yapısı” ömür boyu devam eden bir süreci ifade etmesine rağmen, bu süreç bir duruma indirgenmiş, dolayısıyla aldatıcı bir biçimde kısaltılmış olur. Yine de Kafka’nın metinlerinde “Yahudiliğin izleri”nin peşine düşmek, özellikle de Yahudilerin dünya görüşünün izini sürmek son derece ilginç bir deneyim vaat edebilir. Hatta öykülerini okurken satır aralarında “Yahudi” Kafka’yla karşılaşmak keyifli bile olabilir.

Bunun yanı sıra hiç de inandırıcı olmayan Kafka yorumlarıyla da karşılaşılır. Bunlardan biri özellikle 50’li yıllarda öne çıkan Kafka’yı “Hıristiyanlaştırma” girişimidir ve iki temel yöntem izlemiştir: ya Kafka’nın Mesih tarafından kurtarılmayı kabul edemeyen kahramanlarından derme çatma “Yahudi”ler inşa etmiş, ya da Kafka’nın Kierkegaard okumalarına gereğinden fazla önem vererek, Kafka’nın eserlerinin temelde dini çatışmaları konu aldığını ileri sürmüşlerdir. Sonuçta, bu görüşler az ya da çok sadece sahiplerinin yaşadığı çatışmaları ve kurtuluş tasavvurlarını ortaya koymaktadır.
Kafka’nın ölümünden kısa bir süre sonra Avrupa önce nasyonal sosyalistler ile faşistlerin, sonra da Stalinistlerin ve onların hem büyük hem de küçük burjuva destekçi ve sempatizanlarının terörüne sahne oldu. Kafka’nın eserleri 1935’ten itibaren Berlin’de, kısa bir süre sonra da Prag’da yayımlanamaz hale geldi. Yazarın çok sayıda arkadaşı ve yakını Fransa, İngiltere ya da Amerika’ya kaçmak zorunda kaldı, aralarında üç küçük kız kardeşi ile gençlik aşkı Milena Jesenská’nın da bulunduğu çok sayıda yakını acımasızca öldürüldü. Hayatta kalmayı başaranlar gittikleri ülkelerde –önce Fransa, sonra Amerika ve İngiltere’de– Kafka’nın tanınmasını sağladı, öyle ki bugün Kafka Anglosakson dünyasında son derece popüler bir yazar halindedir.

Benjamin, Musil, Tucholsky, Thomas Mann ya da Canetti gibi çağdaşları genellikle yazarın tanıklık ettikleri yaşamından yola çıkarak özellikle eserlerindeki “iktidar” olgusu üzerinde yoğunlaşmışlardır. Örneğin Canetti, iktidarı Kafka kadar iyi anlayan bir Alman yazarı daha olmadığını ileri sürmüştür. Canetti’nin yanı sıra Milena Jesenská ve Philip Roth başta olmak üzere, Kafka’nın eserlerinin 20. yüzyılın dehşetine işaret eden “yarı-peygamberce” öngörüler içerdiğine inananların sayısı hiç de az değildir. Bahsedilen dehşet, 20. yüzyılda sandık odalarından dışarıya taşan işkenceleri; sapkın bir bürokrasinin sadece Auschwitz’e giden trenlerin tarifelerine ve özürlülerin yaşam maliyetlerinin hesaplandığı matematik problemlerine yansımakla kalmayan canavarlığını ifade etmektedir.

Kafka’nın sadece dar bir yazar çevresinde kalmayıp genişleyen popülaritesinden dolayı, kimlerden etkilendiği merak konusu haline gelmiş, bu dilsel evrenin kaynağı, köklerinin nerelere dayandığı herkesçe merak edilmiştir. Yanıtlar Homeros’tan Cervantes’e, Kant’tan Hegel’e, Aydınlanma geleneğinden varoluşçulara, Georg Büchner ya da E.T.A. Hoffmann’dan ekspresyonistlere kadar uzanan bir yelpazede dağılım göstermektedir. Bu bağlamda tarihselliğin belirleyici olmayışının nedeni, –Jorge Luis Borges’in Kafka için söylediği gibi– gerçek bir yazarın durup dinlenmeden “kendi öncülerini yarattığı” gerçeğidir. Kafka, zihinsel gelişimine katkıda bulunanları belirtirken son derece titiz davranmıştır. Dostoyevski ve Kierkegaard’ın dışında Kleist, Flaubert ve Gillparzer’i de anmadan geçmemiştir. Pek üzerinde durmadıysa da Goethe’den de etkilendiğini dile getirmiştir. Kafka’nın Goethe’den bahsetmeyişinin bir nedeni de Weimar’daki Goethe Evi’nde Margarete Kirchner ile “dillere destan” bir aşk yaşamış olmasıdır.

Kafka’nın eserlerinin okurla buluşmasını sağlayan önemli girişimlerin çoğunun kaynağı ABD’dir. Örneğin Kafka romanlarının Max Board tarafından düzenlenen bölümleri titizlikle gözden geçirilerek yeniden sıralanmış, yazarın yaşamı ve eserlerinin alımlanışına ilişkin değerlendirmeler de eklenmiştir. Kafka, daha önce de belirttiğimiz gibi, sadece “yazarların yazarı” olmakla kalmayıp aynı zamanda yayıncıların yazarı da olduğundan, hakkındaki eleştiriler ve araştırmalarda kullanılan dil düzeyi sıklıkla son derece yüksektir, bu nedenle kendi başlarına bir edebi eser kabul edilirler. Kafka hakkında yazdıkları edebiyat bağlamında değerlendirilen yazarlar arasında Canetti’den Hesse’ye, Wagenbach’tan Ilse Aichinger’e, Reinhard Baumgart’a, Philip Roth’a ve elbette Nobel ödüllü Imre Kertész’e kadar birçok isim sayılabilir. Bu noktada 50’li yıllarda hayatını tehlikeye atmak pahasına da olsa yeni veriler toplayıp Kafka’nın gençlik yıllarını konu alan bir biyografi kaleme alan ve bu çalışmasıyla diğerlerine önayak olan Klaus Wagenbach’ı anmadan geçemeyiz. Wagenbach, yazdıklarıyla yazarın yaşamına ışık tutmakla, Max Board’ın çizdiği Kafka profilini revize etmekle kalmadı, Kafka’yı Germanistiğin restoratif ellerinden kurtardı. Klaus Wagenbach’ın Kafka biyografisi günümüzde hâlâ temel eser kabul edilmektedir. Yazar, çıplaklık kültürü, vejetaryenlik ve o dönem Filistin’deki Kibbutizm gibi çok sayıda yenilikçi harekete yakınlık duyan Kafka’yı oldukça modern biri olarak tanıtmıştır.

Ayrıca Hartmut Binder de Kafka’nın eserleri üzerinde yıllarca süren çalışması sonucunda detaylı bir araştırma ortaya koymuştur. Bugünkü ölçütler göz önünde bulundurulduğunda onun çalışmasından bağımsız bir Kafka araştırması düşünülemez.
Demirperde’nin böldüğü topraklarda insanlar her iki tarafta da Kafka okumayı sürdürdü. Doğu bloğu ülkelerinde sosyal adaletsizliği eleştirdiğine inanıldı ve sevilerek okundu. Stalin zamnında yasaklandıysa da sosyalist ülkelerin çoğunda okuruyla buluşması engellenemedi.

Kafka’nın eserleri, içerdikleri düşsel öğeler, dini unsurlar ve muğlak dil kullanımı nedeniyle psikolojinin de ilgi alanı haline gelmiştir. Hellmuth Kaiser 1931 yılında Kafka üzerine yazılmış ilk psikanalitik çalışmayı yayımlamıştır. Kaiser bu araştırmasında daha önce dini birer motif olarak değerlendirilen öğelerin çoğunu cinsellik açısından ele almıştır. Kafka ile ilgili bir yığın biyografik detay bulunması nedeniyle hakkındaki yorumlar her defasında yazarın hayatı ile eserleri, edebiyatı ile gerçekliğini birbirine karıştırma eğilimi göstermekte, dolayısıyla Kafka’nın estetik kaygıları kadar eserleriyle arasındaki analitik mesafe de göz ardı edilmektedir. Öyle ki roman ve öykülerindeki kahramanlarla Kafka arasında çoğunlukla kayda değer bir fark gözetilmektedir.

Bu yüzden özellikle “Ceza Kolonisinde”, Dava ve “Dönüşüm”de Kafka’nın eşcinselliğine ya da en azından sado-mazoşist eğilimlerine dair kanıtlar bulunduğuna inanılmıştır. Yazar hakkındaki psikanalitik açıklamalar arasında Kafka’ya ağır Oidipus kompleksi tanısı koymayan yok gibidir. Ayrıca bu yorumlar arasında, Kafka’daki bilgi açlığı ve bilgiyi gizleme davranışları arasındaki dengesizliğin temelinde, çok arzulanan anne figürünü elde edemeyişinin yattığı açıklamasında da sıkça rastlanmaktadır.

Edebiyatbilim fazlasıyla basit olan bu gibi yorumları son yirmi beş yıldır bir kenara bırakmış ve metinleri farklı bakış açıları ışığında aydınlatma ya da oluşum öykülerini araştırma yoluna gitmiştir. Bu şekilde, içerdikleri tartışmalı tezlerden ziyade uzmanlık bilgileriyle kendilerinden bahsettiren yeni, büyük incelemeler ve biyografiler ortaya çıkmıştır. İşte Reiner Stach’ın ortaya koyduğu geniş çaplı biyografik projenin büyük övgüyle karşılanmasının nedeni de, masal anlatma sevdasına kapılmaksızın titiz bir biçimde Kafka’nın izini sürerken, hassasiyetle ve zekice seçtiği alıntılara yer vermiş olmasıdır.

Kafka’nın izini sürmek, onun eserlerinin âlemine dalmak, bu âleme alışmakla kalmayıp, tam bir Kafka müptelası olmak, okurların yüreğine derin korkular salsa da edebi maceraların en harika ve karşı konulmaz olanıdır. Kafka’nın metinlerinin derinlerine de inseniz, yüzeysel bir okumayla da yetinseniz, bir “son”a ulaşamayacağınız kesindir. Sonuçta gerçek olan tek şey, Kafka’nın Felice Bauer’e dinlemenin, okumanın, metne güvenmenin, kendini metne bırakmanın sırrını açıklarken söylediği gibi, bir metnin “içsel gerçekliği”nin asla baştan saptanamaz olduğudur, “her okur ya da dinleyici tarafından her defasında yeniden ya kabul görmeli ya da reddedilmelidir.”

Şipşak Kafka – Karla Reimert

1. Metnin Almanca aslında Kafka’nın “Bir kafes kuş aramaya çıktı” aforizmasına gönderme yapılarak “kuş” ve “kafes” benzetmesi kullanılmıştır. (ç.n.)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mina Urgan, annesi Şefika’yı anlatıyor: Ömrü boyunca üç şeyle çok övünürdü

Bekârken de, evliyken de, boşandıktan sonra da, annemle her zaman beraber oturdum. Şefika ile aynı evi paylaşmak, çok ilginç olmakla...

Kapat