Şiddete Karşı Felsefe – Afşar TİMUÇİN

0
41


Yaşamı insan değerlerine göre düzenleme yeteneği taşımayanlar bir amaca varmak istediklerinde en kolay yolu, şiddet yolunu seçerler. Sevgi üretemeyenler, fikir üretemeyenler, sağlıklı ilişki üretemeyenler genellikle tehdit ya da benzeri bir yolla şiddet üretirler. Tabancalar ve okşayışlar kadar gözyaşları da şiddet aracı olarak kullanılabilir. Her zaman güçlü güçsüze şiddet uygular diye düşünmek doğru değildir. Güçsüzün güçlüye şiddet uyguladığı çok görülmüştür. Gözyaşları böylesi bir şiddetin araçları olurlar. Şiddet her zaman nazi subayı kılığında, sevimsiz bürokrat kılığında, mahalle bekçisi kılığında dolaşmaz, o çok zaman yakınmalarda, tatlı gülüşlerde, içtenlikli görünümlerde, hüngür hüngür ağlayışlarda, çok iyi düzenlenmiş çekip gitme gösterilerinde, boynunu büküp öylece kalmalarda, ilkeli gibi görünen davranışların katılığında kendini belli eder.

Her şiddet girişimi köktenci ve bütüncü bir tutum içindedir, her şiddet iyi kötü Machiavelli’ci bir dizgede açıklığa kavuşur. Şiddete yönelen kişi, amacına engel saydığı, yoluna çıkmış sinsi bir tuzak gibi gördüğü her şeyi niteliğine, anlamına, geçerliliğine, değerine bakmadan gidermeye çalışır. Şiddetin mantığı Machiavelli’ci bir çerçevede bir engeli toptan giderme mantığıdır; bir tartışma mantığı değil, bir ya hep ya hiç mantığıdır. Onda insan değerleri hiç önemli değildir ya da ancak amaca giden yolları açtığı ölçüde önemlidir. Bu da değerlerin kötüye kullanılması anlamına gelir.

Şiddeti yüce kavramların arkasına gizlemek iyi bir yoldur. Şiddete yönelik bilinç en yüce değerleri bile amaç olmaktan çıkarıp araç edinebilir. Her şiddet bir ulaşma yöntemi olarak bir kesin sonuca göre düzenlenmiştir. Bu amaca varmada gerekirse insanla ilgili her şey zedelenebilir. En kısa yoldan ve her türlü haklı haksız tepkiyi hiçe indirgeyecek biçimde bir sonuca ulaşma istemidir bu.

Ancak bu umut hep gerçekleşir görünen ama hiçbir zaman gerçekleşmeyen bir umuttur. Şiddetin sonuçları çok zaman amaçlanan sonucun kendisi gibi görünür. Oysa şiddetin sonuçları geçicidir, aldatıcıdır. Şiddet öngörülen ülküsel bir sonu değil, kendi doğasından bir başka şeyi, bir başka şiddeti yaratarak son bulur. Şiddetin görünmez tepkisel oluşumları bize her şiddet girişiminin kesin bir sona ulaşabileceğini düşündürür. Oysa şiddet hiçbir şeyi onarmaz, hiçbir şeyi düzeltmez, hiçbir şeyi biçimlemez, yalnızca şiddet tohumları eker.

Şiddete büyük bir umut bağlamış olan şiddet uygulayıcısı şiddetin umulan sonucu vermemesi karşısında çılgına döner. Geçici sonuç ortadan kalkınca eski görünüm yeniden ortaya çıkmış olur. “Bu oğlanı daha dün dövdüm, dövmek de ne demek, kemiklerini kırdım, dün uslu uslu oturdu, bugün gene…” diye düşünür anne ve kuduracak gibi olur. O durumda yapılacak şey dayağı daha sağlam bir biçimde tazelemektir, hatta dayağın yanına bir başka ceza daha eklemektir, örneğin sokağa çıkmama ya da aç kalma cezası uygulamaktır. Şiddet yeniden uygulanır ve yeniden aynı sonuçları verir ya da beklenilen sonucu ne olursa olsun vermez. “Dayak arsızı” denilen insan şiddete alışmış insandır. Bir süre sonra şiddet onun oyuncağı durumuna gelir. Artık kendisi de şiddet uygulamakta ustalaşmıştır: hiç söz dinlememekte, göz göre göre yalan söylemektedir.

Şiddet baskının sert ya da kaba biçimidir. Öyleyse “şiddet” kavramını “baskı” kavramından ayırmak gerekir mi? Şiddet baskının keskinleşmiş bir biçimidir. Baskı denilince şiddeti, şiddet denilince baskıyı düşünürüz: şiddete yaslanmayan baskı yoktur, baskıcı olmayan şiddet de yoktur. Şöyle de diyebiliriz: şiddetin sessiz biçimlerini baskı diye adlandırabiliriz. Baskı her an şiddete dönüşebilir ya da baskı kaba şiddete dönüşmeye hazır olan örtülü şiddettir. Önemli olan insan ruhunu belli bir sona göre koşullamaktır. Etkenin niteliği ne olursa olsun, amaç ruhu kaldıramayacağı bir yükün altına koymaktır.

Şiddeti şiddet yapan ruhta yaratacağı çözülmedir. Şiddet bilinci dağıtır, bulandırır, bilincin inanç dizgesini bozar, giderek bilincin gerçeklikle olan bağını zorlar ve koparmaya çalışır. O durumda bilinç birdenbire kendi kendini tartışan mutsuz bir bilince dönüşebilir. Evet, şiddeti şiddet yapan ruhta yaratacağı çözülmedir, bezginliktir, bıkmışlıktır, inanmazlığa kayıştır.

Bedene yönelik her katı davranış şiddet anlamı taşımaz. Eli ağır ve densiz tipler şaka yapmak adına birinin ensesine okkalıca tokatlar indirmekten haz duyarlar. Çocuklar şakalaşırken itişip kakışmaya başlarlar, hatta kavga havasına girerler, bu arada birbirlerine katı davranışlarda bulunurlar. Bunlar şiddet uygulaması değildir. Ruh bu gibi durumlarda kendini bir kıyıya çekerek korur. İtişip kakışma şiddete dönüşürse ruh o zaman başka bir duygusallığa bürünecektir. Aynı durumları ya da benzer durumları gerek ruhsal çerçevede gerek bedensel çerçevede aşk oyunlarında görürüz. Kadın sevgilisini üzer, oysa onun kılına dokunanı parçalamaya hazır durumdadır. Sevişmeler sık sık şiddet görünümleri alabilirler. Aşktan çıkan adam çok zaman kavgadan çıkmış gibidir. Ancak burada da şiddet sözkonusu değildir. Cinsel etkinlikte şiddet gibi görünen, dıştan bakıldığında şiddet gibi algılanabilecek olan pek çok edimin şiddetle hiçbir ilişkisi yoktur.

Hiçbir şiddet eylemi yaşamın akışını değiştiremez. Çünkü yaşam bilinçlenme süreçleri boyunca dönüşür ve biz istesek de istemesek de dönüşür. Yaşamı durdurmak isteyenlerin de hızlandırmak isteyenlerin de yapabilecekleri çok bir şey yoktur. Hatta şiddet bir bilinçlendirme etkeni olarak alınırsa onun gelişime belli bir katkısı olduğu da söylenebilir. Şiddet yaşamsal akışı durdurur ya da yavaşlatır göründüğü noktada onu hızlandırabilir. Bu yüzden pek haklı olarak Atina’lı devlet adamı filozof Solon “Şiddetin ürünleri kalıcı değildir” der. Yaşamın getirdiği doğrular şiddetin gideremeyeceği doğrulardır. İnsanoğlu yaşamı bildiği gibi koşullayabileceği sanısına kapılır çok yerde. Oysa yaşam koşullanmaz, koşullar. Yaşamı oldu bittiye getirmek olası değildir. Önünde sonunda kendini en doğru biçimde ortaya koyacak olan doğru, en doğru biçimde yaşama geçmelidir. “Doğru kendini şiddete dayanmadan ortaya konmalıdır.” der Tolstoy. Şiddetten destek almayan bir doğru kendini daha kolay benimsetecektir. Doğru şiddet biçiminde ortaya çıktığı zaman insanlar ondan ürküp kaçabilirler.

Savunduğumuz şeyin doğru olması önemli değildir ya da yeterli değildir, doğruyu doğru savunmak gerekir. Şiddet doğruyu savunmanın en kötü ya da en yanlış biçimidir. Şiddet ne ölmekte olan bir doğruyu yaşama döndürebilir ne gelmekte olan bir doğruyu daha çabuk, daha güçlü bir biçimde yaşama getirebilir. Doğruyu yaşama benimsetmenin tek yolu ya da baş koşulu şiddetten uzak durmaktır. Şiddete başvuran haklı kişi haksız çıkmayı göze almış olmalıdır. Doğrular kaba güçle değil, kendileriyle yaşama geçerler. Doğru’yla kaba güç yan yana gelmemesi gereken şeylerdir. Şiddet doğru davranışı yanlışa iter. Shakespeare, Kral Richard II’de “Şiddet ateşleri kendi kendilerini yakalar” der. Geçmişte, ileri bir dünyanın şiddet yöntemleriyle kurulabileceğini düşünenler olmuştur. Örneğin Fransa’nın toplumcu düşünürü Georges Sorel şöyle der: “Toplumculuk modern dünyaya esenlik getirmesini sağlayan yüksek ahlaki değerleri şiddete borçludur.” Sorel’in birbirine çok uzak iki kavramı, şiddet ve yüksek ahlaki değerler’i bağdaştırabilmesi son derece ilginçtir.

Yalanla, aşağılamayla, öldürmeyle, kısıtlamayla zedelenmiş bir dünyada, yani şiddetin egemen olduğu bir dünyada insanın mutluluğu bulabilmesi olası değildir. Mutluluğu arayan insanın önce içindeki şiddeti yoketmesi gerekiyor. Şiddetten yardım uman kişi bir başka koşulda şiddetten yakınan kişi olacaktır. Çünkü şiddet yapısı gereği insan varlığını zedeleyici bir uygulamadır. Kavgada yumruk attıkça kendini bulan adam, yumruk yemeye başladıkça yılgınlığa uğrar. İnsanı tanıyan, insan yaşamının koşullarını bilen insan şiddetten yardım ummayacaktır. Bu çerçevede hukukun da bir intikam düzeneği olmadığını, cezalandırmanın yalnızca eğitici, düzeltici, yetiştirici bir anlamı olması gerektiğini unutmamalıyız. Hukuk şiddet uyguladığı ölçüde, daha doğrusu şiddeti öngördüğü ölçüde adaletten uzaklaşır. Kana kan, dişe diş formülü bir intikam formülüdür, bir adalet formülü değildir. Adalet intikam almaz, bu yüzden şiddet uygulamaz: o yalnızca toplum dışına düşmüş insanları yeniden topluma kazandırmak için iyileştirme yöntemleri geliştirir.

Her bilinçli birey şiddetin şiddet yaratmaktan başka bir işe yaramayacağını bilir. Gerçek anlamda bilinçli birey olmanın baş koşulu iyi bir felsefe eğitiminden geçmektir. Bu yolda, felsefeciler için felsefe ilkesini değil de toplum için felsefe ilkesini temel almak gerekir. Bilincin ne olduğunu, sağlıklı bilinçlenmenin hangi koşullara sağlanabileceğini yalnızca felsefenin verimli alanında öğrenebiliriz. Felsefenin bilinçlendirdiği insan yüksek düzeyde gelişim fikrine ulaşmış insandır, bu fikri yaşama geçirmede şiddete yer olmadığını ya da gerek olmadığını bilen insandır. Çünkü gelişimin sağladığı yeni doğrular yaşama geçebilmek için şiddete ve benzeri etkenlere gereksinim duymazlar. Yaşam kendini her şeye karşın yeniler. Yeni doğrular adına şiddet uygulayanlar doğruların bilincine varamamış acelecilerdir.

Gelişimi sağlamada da şiddete yer yoktur. Herhangi bir gelişimin koşulları onaylatmalarla ya da benimsetmelerle değil bilinçlendirmelerle sağlanır. Yepyeni doğrular yepyeni bilinçlenmelerin ürünüdür, bu doğrular ortaya çıktıkları anda yeni bilinçlenmelere yol açarlar. Şiddet çok zaman doğrular adına değil de saplantılar adına kullanılır. Şiddeti besleyen en büyük kaynak önyargılar kaynağıdır. Bilinçsiz insanın önyargıları yani düşünsel saplantıları vardır, o bu önyargıları tartışmadan, irdelemeden, araştırmadan benimsemiştir. İnsanlar sindiremedikleri fikirleri iğreti taşırlar, onları gerektiğinde önyargılar olarak kötüye kullanırlar ve olmadık bir zamanda da kaldırır atarlar. Bilinçsiz kişinin neye niçin nasıl inandığı belli değildir, çünkü onun kafasındaki bilgiler iğretidir ya da uydurmadır. Ancak bilincin etkin yapıcı ve yaratıcı gücüne inanan insan gelişimi sağlayabilir. Bize yaşamın özünü gösteren, yaşamın ne olup olmadığını bildiren, yaşamın gerçek anlamlarını araştıran ve öğreten felsefe ilerlemenin baş etkeni olduğu gibi şiddetin de baş düşmanıdır. Her türlü şiddete dur diyebilmek için felsefeyi etkin kılabilmek gerekir. Gerçek bilinç şiddet üretmeyen ve şiddete her durumda sonuna kadar karşı duran bilinçtir.

İnsanın kendi üzerindeki gerçek zaferi kendini iyi tanımasıyla gerçekleşecektir. İnsanoğlu doğanın ya da evrenin bir sınırı var mı yok mu, evrenin bir başlangıcı oldu mu olmadı mı, tek bir doğa yasası mı vardır yoksa doğa yasaları mı vardır, bu soruları belki yüzyıllarca yanıtlayamayacak. Ama onun kendi bilincine, kendi bütünsel bilincine varmakta gecikmeyeceğini söylemek belki yanlış olmayacaktır. Doğayı tanımak bizim çabamızla olduğu kadar doğanın gizlerindeki özelliklerle belirgindir. İnsanın kendini tanıması kendi üzerindeki yoğun ve dikkatli çabasının bir sonucu olacaktır. Bunun için felsefi düzeyde bütün bir insanlık geçmişinin yoğun bilgisinden başka bir şeye gereksinmemiz yoktur. İnsan kendini bildikçe, kendini öğrenmeye doğru gittikçe şiddetten uzaklaşacaktır, şiddetin bugüne kadar kullanılmış yöntemlerin en kötüsü olduğunu görecektir. İnsanlığın çok uzun tarihi şiddetin tarihidir. İnsanlığın bundan sonraki tarihi tartışarak yaratmanın tarihi olmalıdır.

Afşar TİMUÇİN
(Felsefe Bir Sevinçtir)

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz