Şiddet ve Cinsellik ilişkileri – Tomris Uyar

Tennessee Williams’ın “Bahçelievler” başlığı altında birlikte sahnelenegelmiş birer perdelik iki yoğun oyunu var: Söylenmemiş Bir Şey (Something Unspoken) ile Geçen Yaz Birdenbire (Suddenly Last Summer).

Söylenmemiş Bir Şey’de altmış yaşlarında, güneyli bir kız, daha doğru bir anlayışla, güneyli bir “zengin” ile yıllardır onun sekreterliğini yürüten kırk yaşlarındaki solgun, güzel, yoksul dul Grace Lancester tanıtılır bize. Oyun başladığı anda, bu iki kişi arasındaki söylenmemiş şeye ışık tutmaya başlar Williams: Miss Scott, “mor” kadifeler “gümüş” zarflı kahve fincanlarıyla askerî bir “üstünlük” içindedir. Genellikle çevresinin, özellikle de Grace’in üstünde kurduğu baskı sonucu eriştiği bir üstünlüktür bu. Çünkü Miss Scott, müzikten, borsadan, tiyatrodan, şiirden anlamakta, siyasal yorumlar yapabilmekte, dergilere yazılar göndermekte herkesin ziyaret etmeye can attığı bir bahçedeki villasında yaşamaktadır.

Grace Lancester’ın “hafiften aklaşan sarı saçları, silik renkli gözleri, pembe, ipek bir sabahlığa bürünmüş ince gövdesi, ona gerçekdışı bir hava vermektedir. Miss Scott’un Romalı görkemine taban tabana karşıttır onun konumu. Williams, iki kadın arasında “gizemli bir gerilim” olduğunu oyunun başında vurgular.

Bir karar günü yaşanmaktadır: O gün yapılacak Kardeşler Birliği yıllık yönetim kurulu seçimlerinde, yıllardır derneğe yaptığı hizmetlerin ödülü olarak Başpapaz seçilmeyi bekler Miss Scott. Gergindir, sinirlidir, seçimlere gitmemeyi yeğlemiştir çünkü kendisine karşı olan klik’in sinsi muhalefetinden tiksinmektedir. Grace Lancester, onu başka konularla, gündelik olaylarla, müzikle, şiirle, dergilerle oyalamaya çalışır. Ama her keresinde sert aşağılamalarla karşılaşır. Gerilime katlanamayıp kaçmaya kalkıştığında da, aralarındaki söylenmemiş şey’i artık söylemesini buyurur Miss Scott. Bir düzlemde, yıllar yılı birlikte yaşamış bir karı kocanın ilişkisini, alttan alta yürütülen kırıcı tartışmaları andırır bu gerilim: Grace, bir şey bilmemektedir, durmadan yanlışlar yapmaktadır, Cornelia’nın özverisini değerlendirememektedir, dahası onu hiç tanımamaktadır: Cornelia, hiçbir zaman bir yere adaylığını koymak istemiş midir? Asla. Tiksinir böyle şeylerden. Evdeki plaklar da pek parlak değildir. Grace’in isteklerine uyularak seçilmiştir çünkü. Ayrıca Cornelia, yalancılıktan ve ikiyüzlülükten de tiksinir. Özellikle suskunluktan.

Oyun süresince bir imparatorun başkalarının istencini bildiğince yoğuran, yönlendiren bir zorbanın çöküşünü, gücünü yitirişini izleriz. Telefon ulağı olarak kullandığı bir dostu ona seçimi yitirdiğini bildirecektir. Ama daha da önemlisi, Grace o gün ilk kere konuşacak, söylenmemiş şey’i dile getirecektir. Ne var ki Grace’in söze döktüğü şeyler, ilişkinin bir başka düzlemdeki özelliğini aydınlatan türdendir: “Bildiğim,” der Grace, “bazı şeylerin söylenmemiş kalmasının daha iyi olacağı. Ayrıca, bir şey daha biliyorum, iki kişi arasında sessizlik uzun zaman sürüp gitmişse, artık ikisinin de aşamayacağı bir duvara dönmüştür. (…) Belki sen yıkabilirsin onu.. Ben yıkamayacağımı biliyorum. Kalkışamam bile. İkimiz arasında güçlü olan sensin ve bal gibi biliyorsun bunu.” Sonra ikisinin ağaran saçları arasında bir benzetmeye girişir: Cornelia’nın saçları demir grisi’dit, Grace’inkilerse bir örümcek ağının bozu.

Grace söylenmemiş o şey’in daha çok iktisadi temellere dayandığını, bir sömürü olayında düğümlendiğini anlatmak ister sanki. Oysa Cornelia açık sözlüdür. Birlikte geçen on beş yılı kutlamak için o gün aldığı (önce, inci bir gerdanlık düşünmüştür ya) güllerle, ilk gördüğü gün, ince, güzel bulduğu, bir koruyucundan yoksun olmasına yandığı baharsı kıza aşkını imlemekten çekinmez. Kocası ölen Grace’i hemen yanına çağırmıştır. Ama Grace, onun kendisini “sonsuza kadar alıkoymaya nasıl can attığını” anlayamamıştır.

Söylenmemiş şey’in diplerden yüzeye vurması, Cornelia’yı kadınca yaralar, seçimi yitirişiyse erkekçe. Oyun, Williams’ın pek sevdiği, ustalıkla kurduğu bir denge değişimiyle biter. Artık, güçlü ve sarsılmaz olan Grace’tir. Miss Scott’u biraz düşmanca bir gülümsemeyle süzerek odadan çıkar Grace. İzleyici şu soruyla baş başa kalır: Acaba “güçlü” olan baştan beri Grace midir?

Geçen Yaz Birdenbire’de de mekân, soylu bir bahçeli evdir. Gelgelelim bu evin bahçesi evcil bir ormanı, dahası bir cengeli andırır: “Bu fantastik bahçe, dev eğreltiotlarının yükseldiği, canlıların yüzgeçlerinin bacağa, kabuklarının deriye dönüştüğü tarih öncesi bir dönemin tropikal cengeli’dir. Parçalanmış bir gövdenin, daha kurumamış kanı ışıl ışıl parlayan bir gövdenin organlarını çağrıştıran çok iri çiçekler görür ağaçlarda; tiz çığlıklar, ıslıklar, kamçı şaklamaları duyulur, sanki yırtıcı hayvanlar, yılanlar, kuşlar yaşamaktadır bu bahçede.”

Derken “soylu” bir kadın, “gümüş” saplı bastonuna dayanarak girer. (…) Adına yaraşan “erguvan” renkli, dantel bir giysi vardır üstünde. (Bir bakıma bu oyunda Cornelia Scott’u, Mrs. Violet Venable kimliğinde görürüz.) “Çok ama çok yakışıklı Doktor”a oğlu Sebestian’ın bahçesini gezdirmektedir. Sebastian şairdir, yani “işi, yaşamıdır onun, yaşamı da işi.” Ama ünden ve ünün getireceği düzmece değerlerden tiksindiği için annesine bırakmıştır şiirlerini, küçük bir dost çevresinin dışına çıkmamıştır: “Violet, sen benden çok yaşayacaksın, sonra ben ölünce, hepsi senin olacak, senin eline kalacak” demiştir. Her şair gibi o da bir kahindir aslında.

Mrs. Venable’a göre ikisi, ana ile oğul değil “ünlü bir çifttir”ler: Violet ile Sebastian. Her gittikleri yerde gözleri kamaştırırlar, herkes gölgede kalır onların yanında. “Birlikte yaşadıkları günleri bir yontu gibi oyarlar ince ince.”

Okur/seyirci, bu monolog aracılığıyla bir soruya yöneltilir: Erguvan “Violet” ile “Pak” Sebastian arasındaki göbek bağı nedir aslında? İlk akla gelen yanıt, buyurgan, baskın kişilikli bir annenin oğlunun üstünde kurduğu haksız egemenliktir. Bu evcengelindeki “sinekkapan” bitkisiyle simgelenen Mrs. Venable, ne yazık ki bu nadir bitkiyi “dışardan getirtilme böcekler”le besleyemeyecek kadar bitkindir artık: Bir “rahatsızlık” geçirmiştir geçen yaz. İkinci bir soru şu olabilir: Mrs. Venable’ı oğluyla, kırk yaşına kadar el değmemiş kalan, Rönesans içoğlanı kılığında fotoğraflar çektiren, güzelliğe tutkun oğluyla birleştiren şey, yaz yolculuklarında paylaştıkları estetik haz ve genç (yaşsız) kalma direnci midir? Onun, oğluyla birlikte Encantada’ların Galapagos Adası’na gidişlerini Doktor’a aktarışı, oyunun en çarpıcı bölümlerinden biridir. Başlangıçtaki cengel sesleriyle görüntülerini iyice berraklaştırarak oyundaki trajik gelişimin ipuçlarını verir Williams burada. Galapagos Adası’nda ana oğul, önce yumurtalarını kum çukurlarına özenle yerleştiren deniz kaplumbağalarının çabasını izlemişlerdir. Ana kaplumbağa yavrusunun yazgısını görmez, ama onlar adaya zamanında dönüp yavruların yumurtadan çıkışını, göğü karartan etobur kuşların saldırısı altında çaresiz bedenleriyle denize ulaşmaya çalışışını görmüşlerdir. Sebastian şöyle bir sonuç çıkarmıştır bu olaydan: Tanrı, insanlara kıyıcı bir yüz gösterir. Nitekim her yaz, o yazın şiirini yazan Sebastian, annesiz çıktığı yolculukta tek başına başaramamıştır, canıyla ödemiştir ihanetini. “Bensiz olanaksızdı!” diye haykırır Mrs. Venable. Oğlunu dünyanın kötülüklerinden, aldatmacalarından korumak için kocasının ölümüne bile ilgisiz kalmıştır bir zaman, onu kazanmıştır: “Ondan sonra yine o ışık ve gölge dünyasında yaşadık…” Ta ki…

Bu noktada, bir perdelik oyunların vazgeçilmez “gerilim anı”na geliriz: Bir karar gününe. Mrs. Venable, Doktor’dan, oğlunun onuruna yöneltilen bir saldırıyı, inanılmaz bir öyküyü kazıyıp atmasını istemektedir. Geçen yaz birdenbire oğlu, yeğeni Catherine’i götürmüştür yanında. Nankör bir kız, yoksul bir akraba, bir vandal’dır Catherine. Sebastian’ın acıma duygularını sömürmüş, başından geçen bir tecavüz olayını kullanarak Mrs. Venable’ın yerini almıştır. “Başaramayınca” da korkunç bir öykü uydurmuştur. Ne St. Mary Hastanesi’nde susturabilmişlerdir onu, ne başka kliniklerde… Yapılacak tek şey, bu öyküyü beyninden çıkarıp atmak, dolayısıyla onu da huzura kavuşturmaktır. Mrs. Venable, bu iyiliğine karşılık Doktor’a bilimsel araştırmalarını dilediğince yürütebilmesi için yüklü bir bağışta bulunacaktır. Catharine’in sarsak annesiyle, Sebastian’ın mirasına konmayı düşleyen paragöz kardeşi George’un sahneye girişiyle Williams’ın oyunlarında ustalıkla kullandığı ortam yaratılır: Çıkar ve nefret ilişkilerinde kenetlenen aile meclisi.

Catharine’in ilaç altında sürdürdüğü monologda yine cengel seslerine döneriz. Sebastian’dan söz ederken, “Benden hoşlanıyordu” der Catharine, “Ben de onu seviyordum. Elimi tutsaydı, onu kurtarabilirdim.”

Ancak Catharine, Sebastian’ın beyazlar giymiş aziz kimliğine bir başka ışık tutacaktır: insanlardan; yemeklerden söz edercesine söz eden bir obur’dur o. Bir kıyıcıdır. Cabeza de Lobo plajının esmer, aç oğlanlarından bıktığında, onların teneke parçalarını çalarak ardına düştüklerini gördüğünde, sorunu tek başına çözmeye karar vermiştir. Ne var ki denize inen yolu değil, tepelere tırmanan yokuşu seçer. Tepede kıstırıldığında ondan geriye kalan, parçalanmış, savrulmuş, ezilmiş bir gül demeti’dir. Çocuklar “ekmek” diye haykıran ağızlarına onun bedeninden kopardıkları parçaları tıkmışlardır: İsa’nın etini ve kanını.

Bu monolog sırasında Catharine başarısızlığını kabul ederek sağlığına usulca kavuşurken Mrs. Venable çıldırının sınırına gelir, yeni bir denge değişimiyle. Catharine, Violet Yengesi gibi yardımcı olmamıştır Sebastian’a, ona “soylu” erkekler “ayarlama”da, göbek bağını sağlam tutmada yaya kalmıştır. (Mrs. Venable’ın oyunun başındaki sahnede çok yakışıklı Doktor’a oğlunun bahçesini gezdirirken yaşadığı geçici gençlik duygusu o an yeni bir anlam kazanır.)

Oyun üstüne yazarken, konuyu özetlemeye gitmek, biraz zavallıca bir tutum. Ne yapalım ki Tennessee Williams, oyunlarını başkalarına “anlatılabilsinler” diye de yazmış. Seyircinin/ okurun kolaylıkla görebileceği gibi oyunda kullanılan yöntemler ve simgeler oldukça ucuz, çoğu zaman fazlaca bağırgan. Bazı durumlar da sessizlikle geçiştiriliyor. (Sözgelimi Catharine’in o yaz yolculuğunda, felç geçirip güzelliğini yitiren Mrs. Venable’ın yerini almasını sağlayan “ırza geçme olayı” uzun uzun anlatılmasına karşın, sağlam bir yere oturmuyor.) Aziz Sebastian, kendi kurbanlık sürecinde annesi Violet’i de, Catharine’i de sonuna kadar kullanmıştır, budur önemli olan.

Tennessee Williams “Yırtıcı Bir Şey…” adlı yazısında tiyatrodan neler beklediğini anlatıyor. Tertemiz giyinen, törene gider gibi tiyatroya koşanlar için yazmıyormuş o. “Loş kovuklar”, “cızırtılı gramofon müziği”, “yırtık pırtık döşeme”, “tavandan sarkan krepon kâğıtları” olmazsa, yadırgıyormuş tiyatroyu. St. Louis’de Mummers topluluğuyla çalıştığı dönemleri de özlemle anıyor yazısında. Mummers, işçilerden, memurlardan, garson kızlardan öğrencilerden, sokak kadınlarından oluşuyormuş.

“Bence sanat bir tür anarşidir” diyor. “Belki de sanat ve anarşi konusundaki görüşümü yumuşatmam gerekir. Sanat, yalnızca örgütlenmiş bir toplumla iç içe düşünüldüğünde anarşidir. Örgütlü bir toplumun görünüşte dayandığı varsayılan düzenliliğe karşıdır. Diğerkâm bir anarşidir: Öyle olmalıdır, gerçekte sanatsa, öyledir de.”

Gerçekten de Tennessee Williams, tavandan sarkan krepon kâğıtlarıyla, “My Blue Heaven”, “Estrellita” gibi gözde güncel şarkılarla, bol magazinle donatır oyunlarını. Bu alacalı posterle yeni bir lirizme, içli bir vahşete ulaşmayı dener.

Oyunların çoğu için “yetkin” sıfatını kullanamayız. (Genellikle, oyuncuların oyun gücüne bağımlı yapıtlar verir: Yapıttaki duygunluk/duygusallık ayrımını çizmek, oyuncunun gücüne bırakılmıştır.) Ama en önemli özellikleri, kimi eşcinsel yazarlar gibi saplantılarda takılı kalmaması, ekonomik koşulları hesaba katması, ilişkilere tek yönlü bakmaması, insan’ı derinden kavramaya çalışmasıdır. Gerçi oyunlarında sahnede görülmeden oyun kişilerinin yaşamlarını belirleyen yakışıklı ve görkemli bir “erkek”e rastlıyoruz sık sık. Yine de ben Williams’ı bu imgeyle değil, Vivien Leigh’nin Blanche’ıyla, Lillian Gish’in Miss Lucretia’sıyla ve elbette ki Mrs. Stone’un Roma Bahan’yla birleştirmeyi yeğliyorum. Şiddetin kaynağını oluşturan Güney’de, o şiddete ilk kurban giden, en ufak zorbalıkta un ufak olan soylu, hafif “çatlak” dilberlerle.

Belki de bir otel odasında yazmadığı bir oyunu, ölmesiyle Sebastian’ı da andırıyordun Kıyıcı ve kurban.

Çağdaş Eleştiri, Sayı 4, Nisan 1983

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Eminim, tüm fotoğraflarınızdan daha güzelsiniz – Murat Menteş

Kapat