Sevan Nişanyan: Feminizmin tarihi hareket noktası şiddettir

Kadını ücretsiz ev kölesine ve kocanın cinsel hizmetkarına dönüştüren kurumun adı evliliktir. Tarihin her çağında problemli bir kurum olmuştur; faydalarıyla sakıncaları başa baş gitmiştir. Bireysel tatmin talebinin ve olanaklarının çok geliştiği günümüz dünyasında tahammülü zor bir cendereye dönüşmüştür.

“Kadına yönelik şiddet” diye genellenen hadisenin kaynağı tamamen ve sadece bu kurumdur. Evinde köle besleyeceksen ara sıra dövmen gerekir, yoksa baş kaldırır, ya da kaçar. Kızını ileride köle olarak satmayı düşünüyorsan şimdiden eğitmeye başlamanda yarar vardır.[1] Evli kadınların – ve dolaylı olarak evli olmayan kadınların – kâbusunun nedenlerini, o halde, evlilik kurumunda aramak gerekiyor. Çözümü de eğer varsa oradadır, psikolog muayenehanesinde yahut karakolda değil.
Türkiye gibi ülkeler özelinde, bir yanda geleneksel evlilik (= kölelik)[2] kurumunun ön kabulleriyle, diğer yanda bireysel tatmini öne çıkaran çevresel baskılar arasındaki gerilim had safhaya varmıştır. Son yıllarda kadınlara karşı sayıca artan ve nitelikçe ağırlaşan şiddet olaylarının altındaki neden de sanırım budur. Söke Cezaevindeyken eşe şiddet/tehdit/yaralama nedeniyle hapse düşen çok sayıda insanla tanışma olanağı buldum. Şiddetin tipik tetikleyicileriyle ilgili epey gözlemim oldu, ama şimdi ayrıntıya girmenin sırası değil.

Feminizmin tarihî hareket noktası bu net ve korkunç gerçektir. Mary Wollstonecraft ve Flora Tristan’dan başlayıp 1968 kuşağının feminist öncülerine dek tümünün eleştirilerinin odağında evlilik kurumu bulunur. Köleliğe ve proleterliğe karşı mücadelenin doğal, mantıki uzantısıdır. Başlıca tartışma ekseni evlilik kurumunu toptan reddedenlerle ıslahını önerenler arasındadır. Batıya oranla çok ürkek bir dille de olsa, 1910’larda Türkiye’de başlayan feminist hareketin odağı da evlilik meselesi olmuştur.

Bu saydıklarım benim gözümde mübarek insanlardır. Büyük bir toplumsal yaraya cesaretle parmak basmışlar, toplumun bir bölümünün kendi hastalıklarına uyanmasına yardımcı olmuşlardır. Özgürlük mücadelesinin ufkunu büyütmüşlerdir. Eğer feminizm buysa ben feminizmden yanayım. Tüm benliğimle desteklerim. Kendimi bildim bileli de öyleydim. Bu bana o kadar bariz bir gerçek geliyor ki, belirtmeye bile çoğu zaman gerek duymadım. Yani büsbütün şuursuz değilsen, toplumsal yaşamın her alanında özgürlüklerden yana olup toplumun yüzde ellisini ilgilendiren bir kölelik kurumuna nasıl göz yumabilirsin? O kurumu eleştirenleri nasıl gönlüne yakın bulmazsın? W. Godwin’in anarşizmine ve Shelley’in devrimci coşkusuna sempati duyuyorsan, ilkinin eşi ve ikincinin ruh anası olan Wollstonecraft’ın öfkesine nasıl kör olabilirsin? Bu kadar basit.
O yüzden son günlerde “aslan hocam, karılara haddini bildirdin” gibi mesajlarla beni desteklediğini sananlar beni üzüyor. “Kadının yeri evidir, kırsın başını otursun” diyenlerle işim olmaz. “Saçı uzun aklı kısa” sananların süzme aptal olduğunu düşünürüm. Ha, kadın aklını anlamakta bazen (her erkek gibi) zorluk çekerim. Ama on vakanın dokuzunda “herhalde benim aklım kısa” sonucuna varmışımdır.

*

Çağdaş feminizmin yön değiştirmesi kanımca 1980’lerdir. Evlilik kurumunun eleştirisi o yıllardan itibaren gündemden düşer. Sebebi nedir? Aklıma çeşitli nedenler geliyor, ilki şu: Batı toplumlarında 1960’lardan itibaren evlilik kurumunun çöküşünden kaynaklanan sorunlar birikti. O yüzden evlilik kurumunun kendisine yönelik eleştiriler insanlara eskisi kadar cazip görünmemeye başladı. Hollywood sinemasını o yıllarda bir salgın gibi saran “aile” güzellemelerini hatırlayın. “Kölelik kötü diyorsun, boşanma daha mı iyi, evladım babasız mı büyüsün?”

Fakat asıl önemli neden bu değil bence, sosyolojik bir dönüşüm. 1980-sonrası fikir öncülerinin hemen hepsi, 1968 kuşağının son derece açık, liberal, “uygar” aile yapılarının ürünüdür. Eski usul cinsel köleliği tanımazlar. Toplumun geniş kesimlerinde kölelik koşulları sürse de, o kesimlere ilişkin gerçek bir tecrübeleri ve duygudaşlıkları yoktur. Devrimciliğin modası geçmiştir. “Sosyal gerçekçilik” adı verilen fakir edebiyatı banal ilan edilmiştir. Toplumun temel yapılarını sorgulamak eski çağın modasıdır; yeni kuşak gençlere yorucu gelir.

Hedef değişir. “Saçını süpürge etmek”, zorla satılmak, “kötü kadın” damgası yemek, ekonomik çaresizliğe mahkum edilmek gibi sıkıntılar unutulur. Seçkin kesimin kadınlarına – özellikle üniversiteli kadınlara, en çok da seçkin üniversitelerin kadınlarına – yönelik sözel densizlikler daha çok ilgi çekmeye başlar. “Vay sen kadınları nasıl aşağılarsın!”
Cinsel kölelik unutulur; cinsel ilginin kendisi analiz ve eleştiri konusu olur. Cinsel ilginin ifadesi, gün geçtikçe katılaşan yasaklarla çerçevelenir. Öpemezsin! Hesabı ben ödeyim diyemezsin! Erkek filozoflardan söz edip kadınları anmazsan benle yatamazsın! “Yavrucuğum” dedin, öl. Feminizm bir isyan ve özgürlük çağrısı olmaktan çıkıp tatsız bir şakaya dönüşür.
2000’lere doğru önce üniversite kampüslerinde, sonra o kampüslerin ürünü olan seçkin çevrelerde feminizm artık egemen normdur. Her egemen norm gibi kendi iktidar yapılarını yaratır. Normdan sapanlar kınanır; sonra lanetlenir, demonize edilir; en ağır şekilde cezalandırılmaları gündeme gelir. Norm muhafızlığı, erktir. Her erk sahibi elindeki gücü kendi iktidarını pekiştirmek için kullanır. “Bize yan baktı, yürüyün aslanlarım kahredin melunu.”
Bugün geldiğimiz noktada feminizm – Batıda ve Türkiye’de – tatsız şaka olmaktan çıkmış, ciddi bir siyasi problem haline gelmiştir. Bir özgürlük çağrısı değildir. Özgürlüklere yönelik bir tehdittir.

*

Türkiye’de mesele Batıdakine benzer dinamiklere sahiptir, ama vurguları farklıdır.
Basit gözlem. Türkiye’de cinsel kölelik hala milyonlarca kadını etkileyen bir gerçektir. Ama Türkiye’de feminizmi son moda bir giysi gibi üstlerinden taşıyanların hiç biri kölelikten mustarip olan sosyal sınıflardan gelmez. Hemen hepsi, cinsel özgürlükler ve kariyer olanaklarına erişim açısından Türkiye’de ilk yüzde birden daha küçük bir kümenin mensubudur; pek çoğu eşit ölçüde seçkin ailelerin çocuğudur. Kocasından ya da abisinden dayak yemeyi, hatta kocasının donunu ütülemeyi ağza alınamayacak bir avamlık olarak görürler. Motto: “Biz onlardan değiliz şekerim.”
Net söyleyelim. “Feminist” olmak Türkiye’de bugün sınıfsal bir tavırdır. Burjuva sınıfına mensupluğun – Cihangir’de ev donatmaktan daha ucuz, Kemalcilikten daha seçkin – bir alameti, bandrolüdür. Sosyal medya profillerinde tasarım kokan evler, Tayland tatilleri, Batılı pop kültürü simgeleri, iyi cins kediler, kalpaklı paşalar ve – şıklığın son zirvesi – birtakım zararsız devrim sloganları ile bir nefeste anılır.
O yüzden Türkiye’de cinsel eziyetin asıl mağduru olan kadınlar arasında “feminizme” ilgi ya da sempati duyan hemen hiç kimse çıkmaz.

*

Cinsel içerikli aşağılamadan ve cinsel tacizden şikayetçiler. Haklıdır. Üçten beşten bir şey olmaz gerçi, ama hayatın bununla geçince bıkkınlık verir, nefret edersin, kafalarında odunu paralamak istersin. Amenna. Tanırım o duyguyu. Kim tanımaz?
Hakikaten kim tanımaz? Kürtler mi tanımaz? Çingeneler mi tanımaz? Başörtülü kızlar mı tanımaz? Suriyeli mülteciler, Kastamonulu apartman kapıcıları, şehre inmiş köylüler, evde kalmış kızlar, sivilceli ergenler, eşcinseller, şaşılar ve pepemeler, Sivaslı hamam tellakları, tamirci çırakları, gariban devlet memurları, ortaokul terkler, omuzu kalabalıklardan mustarip assubaylar, şişmanlar, beş parasızlar, hapisten çıkmış sabıkalılar mı tanımaz? Hayat zorluklarla dolu. Orası acımasız bir memleket, zaafı olanı zayıf yerinden vurmak adettir.

Evet cinsel içerikli aşağılama ve tacizle mücadele etmek lazım. Eğitim ve sabır gerekir. Belki herkes kendi evinin önünü süpürmekle başlasa bir süre sonra az da olsa bir başarı elde edilir. Ben şahsen bu konularda tanıdığım herkesten daha duyarlı olduğumu sanıyorum. Saydığım kategorilerden hiç birini, belki devlet memurları hariç, mecbur kalmadıkça ve acıtıcı bir darbe yiyip afallamadıkça, aşağılamamaya özen gösteririm. Özellikle kadınlara yönelik kategorik aşağılamayı iğrenç ve aptalca bulurum. (…)

Cinsel aşağılama ve tacizi dünyanın en önemli problemi sananlara sempatim yok. Şımarıklıktır. Daha beteri, demin anlattığım sınıfsal tavrın berbat bir tezahürüdür. “Hassas duygularım incindi, Mehmet Efendi koş bana sigara getir.”

*

Daha var söyleyecek şeyler. Tacize ilişkin saplantının sınıfsal niteliğine ilişkin daha söyleyecek şeyler var. O saplantının, geleneksel “iffet” anlayışını pekiştirmeye nasıl hizmet ettiği meselesi var. Feminizm üzerinden inşa edilen kontrolsüz erkin Türkiye’de hangi siyasi amaçlara alet olduğuna ve olabileceğine dair söyleyecekler var. Onları da başka zaman söyleyelim.

*

Evlilik kurumundan şikayetçi olmak sana mı düştü diyecekler, onu da kısaca şey edeyim.
Evlilikle köleliği birbirine karıştırmamayı Türkiye şartlarında olabileceği kadar iyi başarmış bir toplum kesiminden geliyorum. Kendi yaşamımda evliliği önemsedim; cinsel istikrarı zaman zaman özledim; soyu sürdürmeyi ve düzgün çocuk yetiştirmeyi ahlaki bir görev saydım. İyi bir evliliğin, her iki taraf için işkenceye dönüşmeden ve köleleşme/köleleştirme dinamiklerine teslim olmadan nasıl sürdürülebileceğine dair hayat boyu kafa yordum.

İlk eşim Amerikalıydı, alabildiğine elit bir tabakanın ürünüydü, kolay mı köleleştirmek? Her cahil genç gibi aşkla ve çok konuşarak her sorunun üstesinden gelinebileceğini sandık. Altı sene sürdü. Olmadı.

İkinci eşimle başka bir yol denedik. Tam eşitliği gözeterek birlikte işler kurduk, kamuoyunun gözü önünde ideal bir yaşam modeli inşa etmeye çalıştık, fiziksel mekanımızı büyütüp güzelleştirerek kendimize (ve etrafımızdakilere) nefes alanı yaratmayı denedik. Benim dinmek bilmez tutkularımın etrafımdaki herkesi köleleştirdiği suçlaması, evet, yapılmıştır. Ama cinsel roller üzerinden kimseyi köleleştirdiğimi söyleyen iftira eder.

Milletin diline sakız olan şiddet eyleminin evlilik kurumuyla da, cinsel rollerle de bir alakası yoktu. Dehşet verici, anlaşılması ve affedilmesi imkansız bir aymazlığa karşı kapıldığım çaresizliğin bir çığlığıydı. Kadın olmasa, ya da eşim olmasa farklı olur muydu? Hımm. Olurdu sanırım. Bir insana göbeğinden bağlı değilsen yapılan şeyi unutabilirsin, intikam alabilirsin, başka türlü canını yakabilirsin, dava edebilirsin. Bağlıysan ne yaparsın?

Üçüncü eşim yaşça ve konumca benden çok küçüktü; köleleşme/köleleştirme riski büyüktü. Başka bir model önerdim. Yerimiz büyük, hareket alanımız geniş; ayrı evlerde oturalım, birbirimizi bunaltmayalım. Çocukları beraber kollayalım. Arzu ediyorsan sana kendi işimizde geniş otonomi alanı veren bir görev tanımlayalım; istersen köyde veya İzmir’de senin için başka bir iş kuralım. O da yürümedi. Korkarım feminist önyargılar ve telkinler de yürümeyişinde pay sahibidir.
Bakalım, şimdi ufukta dördüncüsü görünüyor. Allah encamımızı hayır eyler inşallah.

Nişanyan’ın feministlerle derdi neymiş | nisanyan1.blogspot.com

[1] Art arda iki adet ŞARTLI cümle. If … then. Manşet lazımsa yardımcı olayım: “Nişanyan kadınları dövmek gerekir dedi.” Spot: “Kadınları dövmeyi savunan Nişanyan, kızları da erkenden köleliğe hazırlamak lazım dedi.”
[2] Manşet: “Evlilik köleliktir diyen Nişanyan gene evleniyor.”

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Sanat ve Propagandanın Cepheleri – George Orwell

Kapat