Server Tanilli: Türkiye, 200 yıldan beri bir kültürsüzleşme süreci içindedir

Batı’nın etkisine girmiş Doğu toplumlarını inceleyen bir Fransız sosyologu şu çözümlemeyi yapıyor: “Bütün kültürler, zamanın akışı içinde bazı değişimlere uğrarlar.

Başka kültürlerle temasın ve toplumlardaki doğal gelişmenin sonucunda ortaya çıkan yeni görüşler, toplumun temel değer yargılarının çerçevesinde kalmak koşuluyla onun kültürünü etkiler. Toplum, temeliyle çelişmeyen görüşleri zaman içinde benimseyebilirken, çelişenleri reddeder. Bu seçme hakkı yitirilmediği sürece, kültür, dengesini ve benliğini korur. Seçme hakkının ortadan kalktığı durumlarda ise (yeni sömürgecilik, vb.) temel değerler değişebilir ve yaşamsal kurallar sarsılabilir. Bu gelişme sonucunda kültür yıkılır, parçalanır ve kültürsüzleşme (deculturation) dediğimiz durum ortaya çıkar.”
Türkiye, 200 yıldan beri, işte bu anlamda bir kültürsüzleşme sürecinin içindedir.
Hangi etkenlerdir onu bu sürecin içine sokan? Kültürümüz ne iken ne olmuştur?
Bu soruları yanıtlayabilmek için, kültürümüzün kaynaklarına eğilmek, değişim evrelerini saptamak ve bir evre olarak, özellikle “Batılılaşma” üzerinde durmak gerekir.

Kültürümüzün Kaynakları

Türk tarihinde belli başlı dört kültür değişim evresi vardır: Türklerin İslam dinine geçmeleri, kültür değişmesinde bir evredir. Anadolu’ya yerleşmeleri, bu topraklarda daha önce yaşamış ya da o sıralarda yaşayan uygarlıklarla alışverişleri ikinci bir evredir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yayılışı, çeşitli dinlerde ve etnik ayrımlarda çeşitli halkları yönetmesi de, gene karşılıklı bir kültür alışverişi çerçevesi içinde bir evredir.
Ve son olarak, Batılılaşma isteği ve bu yoldaki denemeler, geçirdiğimiz değişim evrelerinin son halkasıdır.
Anadolu ve İslam-Türk bireşimi
İlk üç evre, sonuçta, Osmanlı kültürünün kişiliğinde bir “İslam-Türk bireşimi”ne ulaşmıştır.
Anadolu, bir bireşimin yurdudur.
Gerçekten, “Anadolu, kültür bakımından önemli nitelikleri olan bir toprak parçasıdır. Bir çeşit köprü durumundaki Anadolu’dan tarih boyunca çok sayıda ve değişik özellikte kavimler geçmiş, bunların önemli bölümü bu toprakları yurt edinerek yerleşmiş, Anadolu halkıyla kaynaşmış, onu meydana getirmiştir. Anadolu, çeşitli kavimlerden kurulu bir imparatorluğun temeli olmak nedeniyle, çok değişik geleneklere sahip toplulukları barındırabilmiş; farklı gelenekler, düşünüş ve deyiş tarzlarını günümüze dek yaşatabilmiştir. Ancak, bütün bu topluluklar, özelliklerini İslam-Türk kültürünün çerçevesinde korumuş, onunla özdeşmişlerdir. Bölgesel, dinsel ve etnik ayrılıklar, çelişen kültürlerin anarşik görünüşüne bürünmemiş, her birinde kendini duyuran aynı temel kültürün göze ve kulağa hoş gelen değişik ifadeleri şeklinde belirmişlerdir.”20
Anadolu’da oluşmuş İslam-Türk bireşiminin ana çizgileri nelerdir?
Aslında, pratik ve “akılcı” yanı ağır basan bir dünya görüşüdür bu. Gerçekten, çağı içinde ele alındığında, örgütünün ve yönetiminin “akılcı” ilkelere dayanması bakımından, Osmanlı İmparatorluğu ayrıca dikkati çekmektedir. Çeşitli ülkelerin ve halkların merkezî bir yönetim altında toplanması ve yüzyıllar boyunca birlik halinde yönetilmesi de, pratik ve “akılcı” yanı ağır basan bir dünya görüşü ile olabilirdi ancak. “Cemaatçilik, toplu güvenlik, kanaatkârlık, düzen ve uyum” bu dünya görüşünün birer parçasıdırlar.
“Birey”i, bireyle toplum ilişkilerini de, kendine özgü bir biçimde yorumlar bu dünya görüşü.

“Anadolu Türk toplumu, insanla toplumun tam anlamıyla birlik ve bütünlük teşkil ettiği bir toplum değildir. Böyle bir topluma, ancak ilkel topluluk ya da aşiret dediğimiz kuruluşlarda rastlıyoruz. Ama, Anadolu Türk toplumu, köleci, feodal ya da kapitalist toplumlar gibi, sınıfların birbirinden kesin olarak ayrıldığı ve fertlerin tam anlamıyla ortaya çıktığı bir toplum da değildir… Bu toplumda, fert ile toplum arasındaki kaynaşmışlık ve birlik tamamen kaybolmamıştır; ama fert, kendini topluma bağlayan göbek bağını da tamamen kopartmamıştır… Bu toplumda sınıflar vardır… Ama tek tek sınıflara karşılık, toplumun bütünlüğü ve birliği ağır basmaktadır. Ayrıca, belli sınıflara mensup fertlerin bir başka sınıfa geçmesindeki kolaylık (mesela köylü çocuğunun sadrazam olması gibi), sınıf mücadelelerinin Batı’da görüldüğü gibi keskin ve amansız olmasını imkânsız kılan bir başka nedendir. Toplumun birlik ve bütünlük olarak ağır basması ve sınıf mücadelelerinin iktidara yönelmiş bir ölüm-kalım meselesi haline gelmemiş olması, Anadolu Türk toplumuna mensup ferdin de Batı’daki gibi bir “fert” haline gelmemesi sonucunu doğurmuştur.”

Anadolu, kültür kişiliğini ve bütünlüğünü, -aşağı yukarı- 19. yüzyıla değin koruyacaktır. Ne var ki, kendi içindeki ters gelişmelerin de yer yer zorlamakta olduğu bu kültürel yapı, Batı ile temasın sonucunda yaralar alacak ve iktisadi çöküntüye koşut olarak gelişen bir yozlaşma, etkisini kültür planında gösterecektir.
Batılılaşma ve kültür ikileşmesi
19. yüzyıl Türkiye’de, “Batılılaşma hareketinin başladığı bir yüzyıldır. Türkiye’nin yalnız iktisadi, sosyal ve siyasal yaşamı bakımından değil, aynı zamanda kültürel yaşamı bakımından da önemli sonuçlar doğuran bir harekettir bu.
Nedir Batılılaşma hareketi?
Ve niçin 19. yüzyılda ortaya çıkar?
Batılılaşma hareketi, 1800’lerde III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde başlatılan, ilk kez Gülhane Hatt-ı Hümayunu (1839) ile hukuksal bir biçim kazanan ve günümüze değin süren bir olgudur.
Tarihimizde, 1800’lerden önce, örneğin Kanuni döneminde Batılılaşma diye bir sorun yoktur. Ama, 19. yüzyılda vardır.
Niçin?
Osmanlılar, Batı karşısında ilk yenilgilerinde Batı’ya ilgi duymaya başlamışlardır. Ancak, Batılılaşmanın ortaya çıkışını, bu ilgiden çok, Batı kapitalizminin gelişmesi ve kendi ulusal sınırlarını aşarak Osmanlı İmparatorluğu’™ karşı tezgâhladığı girişimlerde aramak tarihsel gerçeklere daha uygun olur.
Böylece, Batılılaşma ile, Türkiye’ye kapitalizmin bir iktisadi sistem olarak girişi arasında bir koşutluk olduğu açıktır.
Ne var ki, Osmanlı İmparatorluğu, bir burjuva sınıfı yaratarak kapitalizme geçme konusunda, zaman bakımından da geç kalmıştı. Kesin ıslahat hareketlerine girişildiği dönemde, yani 19. yüzyılda, kapitalizm, kendisine ortak kabul etmeyecek ölçüde güçlenmişti çünkü. Böylece, Türkiye’de, Batı kapitalizmiyle işbirliği yapabilecek derme çatma bir ticaret burjuvazisinin doğup gelişmesine izin verilebilirdi ancak. Doğuşunda “ulusal” olmayan bu sınıf, “dışarıya bağımlı” olarak kalacaktır.
Gelişen kapitalizm de öyle.
Yönetici kadronun belli bir kesimi ile birkaç iyi niyetli aydın, Batı kurumları topluma aktarılınca geriliğin üstesinden gelinebileceğine ve böylece çökmekte olan imparatorluğun kurtarılabileceğine inanmışlardı. Ne var ki, Batılılaşma hareketinin asıl itici gücünü, Osmanlı egemen güçleriyle, Batı kapitalizminin kendisi oluşturmuştur: Osmanlı toplumunda artık-ürünü ele geçiren kesimle, Batı’nın istekleri bu dönemde birbirine uygun düşüyordu. Öyle olunca da, hiç çekinilmeden, tam bir liberal uygulamaya geçilir ve Batı kurumlarını topluma aktarma da “reform” diye halka sunulur.
Ancak, bizdeki Batılılaşma hareketi, aşağıdan gelmez. İç dinamiğin, giderek halk kitlelerinden gelen istemlerin ortaya çıkardığı bir hareket değildir. Tersine, egemen sınıf ve zümrelerin kendi iktidarlarını uzatmak için giriştikleri; böylece, yığınların yararına herhangi bir yapı değişimini içermeyen yalınkat bir hareket olarak kalır. Hareketin iktisadi, sosyal ve siyasal alandaki bu yalınkatlığı, düşünce akımlarında, daha genel bir deyimle, kültürde de apaçık görülür. Son olarak, Batılılaşma, ekonomik ve sosyal açıdan etkinlik taşıyan bir hareket değildir; ne toplumun temellerine ne de halkın yaşamına işlemiştir.
19. yüzyılda başlayan ve bugün de sürdürülen Batılılaşma hareketi, nasıl bir tablo ortaya çıkarır?
– İktisadi planda, Batı kapitalizminin Türkiye üzerindeki emelleri gerçekleşir.
Daha önce de anlattığımız gibi, 1838’de İngilizlerle imzalanan Ticaret Antlaşması’nın açtığı, daha sonra çeşitli “reform”larla gelişen çığır, imparatorluğu sonunda Batı kapitalizminin “yarı-sömürgesi” durumuna düşürür. Bu anlamda, Batılılaşma ile Osmanlıların yarı-sömürgeleşmeleri arasında bir koşutluk vardır.
Ve yalnızca kötü bir rastlantı da değildir bu.

Bugün de, Türk ekonomisini Batı kapitalizmine daha da bağımlı kılacak birtakım girişimlerde (örneğin Ortak Pazar’a girme) bulunurken, -dışarıdan ve içeriden- ortaya atılan gerekçeler arasında “Türkiye’yi Batılı bir ülke haline getirmek” düşüncesine sık sık rastlanır.

– Sosyal planda, bir “ikileşme”nin içine itilir toplum.
Gerçekten Batı’ya benzemek için Batı kurumlarını aktarmak, çoğu halka karşın yapılmıştı. Bütün bu çabalar, hep halktan kopuk, giderek halkın zararına ve tepeden inme bir nitelik taşıyınca, Batıcılık halka ters düşecek ve toplum, iki yüzyıla yakın bir süredir devam eden bu ikileşmenin içine itilecekti.

Bu ikileşmenin sosyal yaşamdaki görünüşünü, İsmail Cem güzel belirtiyor: “Batılılaşmaya yönelenlerin ilk yapacakları, üzerinde iğreti duracak bir Avrupai görünüşe bürünmektir. Uzun süre Batılılaşma, cümleler arasına sıkıştırılan ve çoklukla yanlış kullanılan üç-beş Fransızca sözcükte ifadesini bulacak; Türkiye’nin koşullarıyla ve halkla alay edermişçesine sürdürülen israfçı bir yaşantı önce eski İstanbul’un “Cercle”lerinde, sonra Cumhuriyet Ankarası’nın “Palas”larında, giderek modern İstanbul’un “ Kulüplerinde yeni kültürün nişanesi olarak belirecektir. Batı kültürünün üstün nitelikleri olan araştırıcılık, yaratıcılık, hoşgörürlük gibi özelliklerin bizim yerli Batılılarca benimsenmesi boş yere beklenecektir.
Geleneksel kültürlerini koruyanların içe dönüklüğü ise, onları sömüren ve ekonomik anlamda tutucu olan zümrelerin eline güçlü bir koz verecektir. Halkın, kendi erdemlerine çok yabancı bulduğu yeni kültür karşısında gösterdiği tepkinin kapsamını, bu zümreler ustalıkla genişletecek ve tepkinin koruyucu kanadı altına bütün bir ekonomik düzen de sokulacaktır.”

– Kültürel planda, Batılılaşmanın yarattığı çoğu edebiyat ve düşünce ürünleri de, topluma yabancı kalmışlığın ve taklitçiliğin belgeleridir.
Türk düşünce dünyası, tam anlamıyla bu yabancılaşmayı aşabilmiş, giderek taklitçilikten kurtulabilmiş değildir henüz. Batı, her yaptığımız işin ölçüsüdür. “Doğrunun araştırılması” yerini “Batı’ya uygunluğa” bırakmıştır. Hiçbir gerçek felsefi gereksinmenin karşılığı olmayan ve sadece taklitçilikle şu ya da bu düşünceyi Türkiye’de tanıtmakla yetinmek, yani “fikir ithalatçılığı” yapmak bizim kültür yaşamımızın temel özelliklerinden biridir. Öyle olduğu içindir ki, Batılılaşma hareketi içinde gerçek bir felsefe okulundan ve “filozoftan bahsedilemez. Ancak, Osmanlı toplumunun eski ideolojik yapısının yerine konmak üzere, Batı’dan aktarılmış ve sadece günümüz gereksinmelerine yanıt verir yalınkat düşünceler ileri süren “ideologlardan ya da dayanıksız bazı fantezilerden bahsedilebilir.
Bu süreç içinde, belli bir “aydın tipi” de ortaya çıkar.

Selahattin Hilav’ın deyimiyle, “iki dünya arasında kalmış; eski dünyasını kaybetmiş, ama yeni dünyasına henüz ulaşmamış” bir aydın tipidir bu. “Kendi durumunu açıkça göremez; kendi bilincine ulaşmasını sağlayacak şartlar ve birikim henüz ortaya çıkmamıştır. Taklitle ve ‘kendini şu ya da bu sanma’ ile tatmin olur; düşüncesini derinleştirmeye, köklü eleştirilere yönelmeye, kendini aşmaya ihtiyaç duymaz. Henüz iyimserliğini kaybetmemiş; içinde bulunduğu çıkmazı fark etmemiştir. Batıdan Le Play’nin ‘sosyal bilimler’ metodunu ya da Durkheim’ın ‘sosyolojisi’ni getirmekle, her derde devam bulacağını sanır. Islahat devri aydını, hem iyimser, hem de felsefi bakımdan ‘idealist’tir. Yani fikir, bilgi ve eğitim yoluyla toplum hayatını düzene kavuşturacağına inanır, meselenin her şeyden önce ‘bir kültür ve ahlak meselesi’ olduğunu söyler. Kültür ve ahlakın bir ‘neden’ değil bir sonuç olduğunu göremez. Bundan ötürü emir vererek tepeden ‘devrim’ yapılabileceğini sanır; halkın bu ‘devrimleri’ benimsemeyişini anlayamaz ve hayretle karşılar. Kısacası, bu aydın tipi henüz kendi yalınkat düşüncelerinin ötesine geçememiş, kendisini içinde yaşadığı toplumu ve bu toplumun öteki toplumlarla olan ilintisini nesnel bir şekilde kavrayamamıştır. Yani ‘kendinin-bilinci’ne ulaşmamıştır.”

Bu aydın tipine, toplumumuzda, yalnız “Batılılaşmacı” burjuva çevrelerde rastlanmaz. Onun bir başka çeşidi, “sol” çevrelerde dolaşır: “Diyalektik materyalizme inandığını söylediği ve gerçekten de inandığı halde, “metafizik” yöntemle düşünen ve eyleme kalkan; çok daha başka koşullarda başarıya ulaşmış şu ya da bu “sosyalist devrim”i kuru bir model olarak alıp, her türlü nesnel koşulları göz ardı ederek, Türkiye’de tıpatıp gerçekleştirmek isteyen, taklitçi, ezberci, slogancı, şamatacı bir tip.
“Türkiye solu”nun baş belalarından biri de budur!
Ve halk kitlelerine uzaklık bakımından, bu tiple “Batılılaşmacı” tip arasında pek büyük bir fark da yoktur!
Sonuç
Bu açıklamalardan sonra -yakın tarihimizin bize öğrettiklerine de dayanarak- bir değerlendirmede bulunacak olursak, Batılılaşmacı görüşün Türk toplumunun çoğu sorunlarını yanlış yansıttığını, yetersizliğini kabul etmek zorundayız.
Gerçekten, Batılılaşma düşüncesi, toplumun somut verilerini, olanı çarpık bir şekilde yansıtmıştır, saptamaları yanlıştır. Bu saptamalardan hareket ederek doğru sonuçlara ulaşmak olanaksızdır. Hareket noktası yanlış olursa, doğru bir sonuç vermemesi doğaldır. Gerçekten en iyi niyetli ve yetenekli yaklaşımlar, sığ bir yerde takılıp kalmıştır. Türk toplumunun sosyo-ekonomik yapısını, tarihsel plandaki yaşanmışlığını dikkate almayan girişimler, toplumu ve içindeki insanları çarpıtmaktan başka bir işe yaramamıştır. Burjuvası olmayan bir toplumda burjuva dünya görüşünü uygulamaya çalışmakla; ne bir burjuva sınıfı yaratılabilmiş, ne de burjuva dünya görüşü -bütün boyutlarıyla- yerleştirilebilmiştir. Toplum, kendine yabancılaştırılmış, iktisadi yapısında zorla ortaya çıkarılan çarpıklıklara uygun, ama tarihsel ve sosyal gelişimine yabancı bir ideolojinin arkasından gitmeye mahkûm edilmiştir. Türkiye’nin ve Türkiyeli insanın gerçeklerine hiç -ama hiç- uymayan bir ekonomik, sosyal, kültürel ve hukuksal düzeni ona zorla kabul ettirmeye uğraşmak, günümüzdeki bütün tutarsızlıkların nedenidir.
Batılılaşma, iktisadi plandaki “sömürünün üstünü örtmeye yarayan bir şal”dır aslında.
Böylece, Tanzimat’la başlatılan üstyapı değiştirmelerinin toplumu ileri götürür bir niteliğinin bulunmadığını kabul etmek zorundayız. Batılılaşma hareketinin bu niteliği, tarihe ve sosyal olaylara, bilimsel açıdan yaklaşan ya-zarlarca iyice açığa çıkarılmıştır. Ne var ki, yeni yeni ortaya çıkan bu bilimsel gerçekler, düşünce dünyamızda kolay kolay kabul edilmemekte, tepkiyle karşılanmaktadır.
Gerçekler, kendilerini kesin olarak kabul ettirinceye dek, sürecektir bu tepkiler de…

Uygarlık Tarihi- Server Tanilli

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Andre Gide’nin Günlüğünden 10 Alıntı: İnsan kendi mutluluğuna engel olmakta çok beceriklidir
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gözünden İstanbul: “Bu bir hayal olabilir…”
Kapat