Se­çil­miş Hi­kaye­ler: Kan – Orhan Veli Kanık

Çift at­lı ara­ba­mız, ay ışı­ğı­nın ya­rım ya­ma­lak ay­dın­lat­tı­ğı dağ yo­lun­da ala­bil­di­ği­ne gi­di­yor­du. Beş ki­şiy­dik: Es­ki muh­tar Ha­san Gök­bay­rak, Şa­ban Kâh­ya, Hü­se­yin Ça­vuş, Güm­rük­çü, bir de ben. İki­miz­de mar­tin var­dı, iki­miz­de çif­te, bi­ri­miz­de Fran­sız mav­ze­ri. At­la­rı Şa­ban Kâh­ya sü­rü­yor­du.

Ara­ba­nın sa­hi­bi de oy­du za­ten. Pek az ko­nu­şu­yor­du. Bir ara­lık, ge­ri­ye bi­le dön­me­den:
— Ars­lan gi­bi beş ki­şi­yiz, de­di; bir de­ğil on ta­ne Ka­ra Hüs­nü çık­sa kar­şı­mı­za vız­ge­lir.
Ha­san Gök­bay­rak, Güm­rük­çü ile ba­na:
— Siz bil­mez­si­niz bu Ka­ra Hüs­nü’yü, de­di, çok na­mus­suz adam­dır. Ge­çen­de o So­lak Çeş­me’de­ki dü­ğün­de bi­zim Mus­ta­fa ço­cu­ğu öy­le kan için­de bı­rak­ma­la­rı­na se­bep de odur. Alt­mış se­ne­lik kan! So­nun­da öç­le­ri­ni al­dı­lar.
Bu kan hi­kâ­ye­si­ni, bu Ka­ra Hüs­nü hi­kâ­ye­si­ni bi­zim kö­yün kah­ve­sin­den din­le­ye din­le­ye hal ol­muş­tum. İş­te ni­ha­yet on­la­rın köy­le­ri­ne, on­la­rın dü­ğün­le­ri­ne gi­di­yor­duk. Git­me­mek de var­dı ama ka­ba­da­yı­lık da büs­bü­tün öl­me­di ya! Bi­ri­nin ko­lu gi­der­se öte­ki­nin gö­zü çı­kar. Da­ha öte­si bir can… Ha­ni şu Ka­ra Hüs­nü’yü me­rak et­mi­yor da de­ği­lim. On bir kö­yün bir be­la­sı ne bi­çim adam­dır aca­ba di­yor­dum.

Bir hen­dek­ten çı­kıp öbü­rü­ne gi­ri­yor, bir çu­kur­dan kur­tu­lup bir baş­ka­sı­na da­lı­yor­duk. En so­nun­da kö­yün ışık­la­rı gö­rün­dü. Şa­ban Kâh­ya diz­gin­le­re asıl­dı, “Dur­sak mı?” di­ye sor­du. “Du­ra­lım!” de­di­ler.

Kö­ye eş­raf ter­ti­bi gi­re­cek­tik. Her­kes ce­bin­den bi­rer kâ­ğıt li­ra çı­kar­dı. Bir değ­nek uzun­la­ma­sı­na ya­rıl­dı; li­ra­lar ya­rı­ğa ge­çi­ril­di. Bu beş par­ça­lı bay­rak ara­ba­nın yan ke­na­rı­na di­kil­di. Çif­te­ler dol­du­rul­du, ho­roz­lar çe­kil­di, iki el si­lah atıl­dı. Şim­di da­vul­la zur­na­nın gel­me­si­ni bek­li­yor­duk. Ni­ha­yet o da sö­kün et­ti. Da­vul­la zur­na­ya, el­le­rin­de­ki ge­mi­ci fe­ner­le­ri, dü­ğün sa­hip­le­ri yol gös­te­ri­yor­lar­dı. Çal­gı­cı­la­rın bah­şi­şi olan beş li­ra­lık bay­ra­ğı kü­çük bir ço­cu­ğun eli­ne ver­dik, kö­ye doğ­ru iler­le­me­ye baş­la­dık.
Bi­zi, her ya­nı top­rak bir oda­ya al­dı­lar. Oda­da biz­den ön­ce gel­miş olan­lar da var­dı. Ama say­gı et­ti­ler, baş kö­şe­yi bi­ze bı­rak­tı­lar. Uzun uzun mer­ha­ba­laş­tık­tan son­ra, bi­raz ev­vel ke­na­ra çe­kil­miş olan içi şa­rap do­lu ba­kır bak­raç ye­ni­den mey­da­na çı­ka­rıl­dı. Or­ta­da bir tek bar­dak do­la­şı­yor, sı­ra­sı ge­len o bar­dak­la içi­yor­du. Bi­zim köy­ler­de, bi­zim dü­ğün­ler­de âdet hep böy­ley­di za­ten.

Mih­man­lar kom­şu köy­ler­den­di. Ka­ra­ça­lı’dan, Saz­lı­de­re’den, Mın­cı­rık­lı’dan fa­lan. Ba­zı­la­rı­nı ben de ta­nır­dım. Me­se­la Saz­lı­de­re’den Ali Ağa, yet­miş­lik ih­ti­yar, bir ara­lık kalk­tı, on se­ki­zin­de­ki de­li­kan­lı gi­bi, kar­şı­la­ma oy­na­dı. Bir ayak atı­şı var­dı, öv­me­le­re se­za. Bu iş­ler da­vul­la, zur­nay­la olu­yor­du hep. Pe­kâ­lâ şen­lik­li idi de. Ama bir­den­bi­re, ner­den ak­lı­na es­ti bil­mem, Şa­ban Kâh­ya dü­ğün sa­hip­le­ri­nin adam­la­rı­na, “İn­ce çal­gı­nız yok mu? di­ye sor­du. On­lar da il­kin bir du­ra­la­dı­lar, son­ra, “Ba­ka­lım,” di­ye ce­vap ver­di­ler. Dı­şa­rı çı­kıl­dı, tek­rar ge­lin­di, sa­ğa so­la ha­ber­ler sa­lın­dı, bir da­ha gi­dil­di, bir da­ha ge­lin­di… Ne ol­du­ğu an­la­şı­la­mı­yor­du. İn­ce çal­gı kö­yün öbür ba­şın­da­ki bir ev­de miy­miş, yok­sa yol mu ça­mur­muş… an­la­şı­la­ma­dı. Ha­sı­lı bir ara­lık bir laf çık­tı. İn­ce çal­gı­yı Ka­ra Hüs­nü bı­rak­mı­yor­muş di­ye. Ama son­ra he­men ya­lan­la­dı­lar: “Yok ca­nım, Ka­ra Hüs­nü ne di­ye bı­rak­ma­sın!” Ge­ne eğ­len­ti­ye de­vam edil­di.

Or­ta­ya me­ze ye­ri­ne baz­la­may­la pey­nir tat­lı­sı gel­di. Bak­raç­ta­ki şa­rap ta­ze­len­di. Bar­dak ye­ni­den do­laş­ma­ya baş­la­dı. İn­ce çal­gı me­se­le­si ye­ni ye­ni unu­tu­lu­yor­du, ka­pı açıl­dı, ka­pı­nın dı­şın­da, om­zun­da bir çif­te, boy­nun­da be­yaz bir at­kı, ağ­zın­da bir cı­ga­ra, es­mer, dev gi­bi bir adam gö­rün­dü. “Se­la­mü­na­ley­küm!” de­di. Ka­ra Hüs­nü imiş. Ha­san Gök­bay­rak bir­den­bi­re şa­şır­dı. “Hoş gel­din be ah­ret­lik,” de­di, “bu­yur­sa­na!” Ka­ra Hüs­nü’ye ya­nı­ba­şı­mız­da yer ver­dik. Bu­ra­lar­da böy­le adam ger­çek­ten gör­me­miş­tim. Ka­lın, ha­fif kı­sık ses­le, ya­vaş ya­vaş ko­nu­şu­yor­du. Söz­le­ri­ni da­ha çok Muh­tar Ha­san’a söy­lü­yor, en çok onun söz­le­ri­ni din­li­yor­du. Tü­fek­le ge­li­şin­den, ha­lin­den tav­rın­dan, her şe­yin­den bel­liy­di; bi­zim ha­zır­lık­lı gel­di­ği­mi­zin, bu kar­şı­laş­ma­da bir aca­yip­lik ol­du­ğu­nun o da far­kın­day­dı. Öy­le ya, dü­ğü­ne her­kes tü­fek­le mi ge­lir? Üs­te­lik bu­ra­sı onun ken­di kö­yüy­dü. Bir ara­lık laf ge­ne in­ce çal­gı­ya dö­kül­dü ga­li­ba, Ka­ra Hüs­nü bi­zim Ha­san’ı ko­lun­dan tut­tu: “Gel be­nim­le bi­raz,” de­di. Kalk­tı­lar. Güm­rük­çü ba­na bak­tı, ben de ona. Güm­rük­çü de güç­lü, kuv­vet­li bir adam­dı ha. Üs­te­lik se­ver­di de Ha­san’ı. Ney­se uzat­ma­ya­lım, çık­tı­lar. Biz hiç­bir şey ol­ma­mış gi­bi eğ­len­ce­mi­ze de­vam et­tik. Ne Şa­ban Kâh­ya, ne Hü­se­yin Ça­vuş, ne Güm­rük­çü, ne ben, bir­bi­ri­mi­ze hiç­bir şey söy­le­mi­yor­duk, ama ne sak­la­ya­yım, ak­lım da gi­den­ler­dey­di. Ara­dan beş da­ki­ka geç­ti, on da­ki­ka geç­ti, on beş da­ki­ka geç­ti, ya­rım sa­at geç­ti, dön­me­di­ler. Eni­ko­nu si­nir­len­me­ye baş­la­mış­tım. Da­ya­na­ma­dım, sor­dum Güm­rük­çü’ye. “Bun­lar saz ara­ma­ya mı git­ti­ler?” de­dim. Güm­rük­çü ba­na ce­vap ver­me­di. Dü­şün­ce­li bir yüz­le, et­ra­fın­da­ki­le­re, “Ne­re­de kal­dı ya­hu bun­lar?” de­di. Kar­şı kö­şe­den ha­fif bir ses: “Ge­lir­ler,” di­ye ce­vap ver­di.

Çok geç­me­di, ka­pı açıl­dı. Ge­len Ka­ra Hüs­nü’ydü. Om­zun­da tü­fek, geç­ti ye­ri­ne otur­du. Ha­san yok­tu gö­rü­nür­de. Bel­li et­me­me­ye ça­lı­şı­yor­duk ama si­nir­le­ri­mi­zin iyi­den iyi­ye bo­zul­ma­ya baş­la­dı­ğı­nı da his­se­di­yor­duk. Güm­rük­çü an­cak beş da­ki­ka da­ya­na­bil­di, bir­den­bi­re aya­ğa kalk­tı, “Ne­re­de Ha­san, ne­re­de Ha­san be ya­hu!” di­ye ba­ğır­ma­ya baş­la­dı. Kim­se ce­vap ver­mi­yor­du. Baz­la­ma­lar pa­ra­la­nı­yor, pey­nir tat­lı­sı­na uza­nı­lı­yor, bak­raç­tan bar­da­ğa şa­rap dol­du­ru­lu­yor­du. So­nun­da Ha­san da gel­di. Gel­me­siy­le Güm­rük­çü’nün ye­rin­den kal­kıp Ha­san’ın boy­nu­na atıl­ma­sı bir ol­du. Onu sol ya­na­ğın­dan öp­tü. Öte­ki mi­sa­fir­le­rin hiç­bir şey an­la­ma­dık­la­rı bu dost­luk gös­te­ri­si­ni Ka­ra Hüs­nü gü­lüm­se­ye­rek sey­re­di­yor­du. Otur­du­lar. Ko­nuş­ma ge­ne es­ki ta­bii ha­li­ni al­dı.
Şa­fak sö­kü­yor­du. Oda­nın tek pen­ce­re­sin­den gö­rü­nen gök­yü­zü bi­raz ev­vel sim­si­yah­ken şim­di ye­şil­le ma­vi ara­sı bir renk al­mış­tı. Ha­san Gök­bay­rak av me­rak­lı­sıy­dı. Bu­nu Ka­ra Hüs­nü de bi­li­yor­du za­hir. Ha­san’a de­di ki: “Be­nim ku­bay­lar bi­ti­şik ev­de, se­nin de ha­zır çif­ten var, is­ter­sen bi­raz­dan bi­rer ay­ran içer şöy­le bir çı­ka­rız. İs­ter­ler­se ar­ka­daş­lar da gel­sin. Hem açı­lı­rız, hem de bir tav­şan vu­ru­ruz.” Fi­kir he­pi­mi­ze par­lak gö­rün­dü.

Or­ta­lık ada­ma­kıl­lı ay­dın­lan­mış­tı. Tü­fek­le­ri­mi­zi alıp dı­şa­rı­ya çık­tık. Si­nir­li bir ha­va için­de uy­ku­suz ge­çen bir ge­ce­den son­ra ta­bi­at bi­ze ne ka­dar gü­zel gö­rün­dü. Ilık bir ba­har gü­ne­şi in­sa­nın içi­ni ısı­tı­yor­du. Ka­ra Hüs­nü kö­pek­le­ri çı­kar­dı. Yo­la dü­zül­dük. Köy­den bi­raz açıl­dık­tan son­ra yer yer ça­lı­lar­la kap­lı, gi­rin­ti­li çı­kın­tı­lı bir sır­ta gel­dik. Ara­zi­yi bi­len­ler he­pi­mi­zi bir ye­re koy­du­lar. Be­nim ile­rim­de Güm­rük­çü, onun ile­ri­sin­de Ha­san Gök­bay­rak, onun ile­ri­sin­de de Ka­ra Hüs­nü var­dı. Kö­pek­ler sa­lı­ve­ril­di. Bi­raz bek­le­dik. Üç beş da­ki­ka geç­ti geç­me­di, kö­pek­ler­den ha­fif ha­fif ses­ler du­yul­ma­ya baş­la­dı. Ses­le­rin art­ma­sıy­la hay­van­la­rın bir iz üze­rin­de ol­duk­la­rı­nı an­la­dık. Ben yal­nız Güm­rük­çü’yü gö­re­bi­li­yor­dum. Öbür ar­ka­daş­lar ya ça­lı ar­ka­sın­da, ya­hut da bir mey­lin öte ta­ra­fın­da ka­lı­yor­lar­dı. Kö­pek­le­rin ses­le­ri ya­vaş ya­vaş uzak­laş­tı. Te­pe­nin üst ba­şın­dan tek­rar ge­ri dön­dü­ler. Gö­zü­mü de­re için­de­ki ça­lı­lı­ğa dik­miş, bek­li­yor­dum. Bir­den­bi­re Ka­ra Hüs­nü’nün ta­ra­fın­dan bir tü­fek pat­la­dı. Ar­ka­sın­dan bir ta­ne da­ha. Kö­pek­ler ge­ne uzak­laş­mış­lar­dı. Tü­fek­le­rin ha­va­da çın­la­yan se­sin­den son­ra on­la­rın gü­rül­tü­sü du­yul­ma­dı bi­le. Or­ta­lı­ğı san­ki bir ölüm ses­siz­li­ği kap­la­mış­tı. Bi­raz son­ra Güm­rük­çü’nün se­si­ni duy­dum. “Ha­san!” di­ye ba­ğır­dı. Ha­san’ın se­si mey­lin ar­ka­sın­dan ce­vap ver­di:
— Hop!
— Vur­dun mu?
— Ha­yır.

Kö­pek­ler kâh yak­la­şı­yor, kâh uzak­la­şı­yor­lar­dı. Gelge­le­lim av na­mı­na hiç­bir şey çık­mı­yor­du. Sı­kıl­ma­ya baş­la­mış­tım. Yor­gun­luk da ken­di­ni iyi­den iyi­ye his­set­ti­ri­yor­du. Otu­ra­yım de­dim. Gü­neş ne de gü­zel ısı­tı­yor­du. Sı­cak­lık­tan gel­me bir sa­ade­tin ke­mik­le­ri­me, ilik­le­ri­me ka­dar iş­le­di­ği­ni du­yu­yor­dum. Tü­fe­ği sağ om­zu­ma da­ya­yıp sol dir­se­ği­min üze­ri­ne yas­lan­dım. Kö­pek­le­rin se­si büs­bü­tün ke­sil­miş­ti. Ya­vaş ya­vaş av­dan da ümi­di ke­ser gi­bi olu­yor­dum. Açık ha­va, gök­yü­zü, gü­neş, sı­cak­lık da­ha çok ho­şu­ma gi­di­yor­du. Gü­neş ısıt­tık­ça ısıt­tı, ısıt­tık­ça ısıt­tı. Uyu­mu­şum.
Uyan­dı­ğım va­kit, ba­şu­cum­da di­ki­li du­ran Ha­san Gök­bay­rak’ı gör­düm. İyi­ce yük­sel­miş olan gü­ne­şin al­tın­da bi­raz da ter­le­miş­tim. Ha­san: “Hay­di, de­di, va­kit öğ­le ol­du. Kalk da kö­ye er­ken dö­ne­lim.”
He­pi­miz uyu­mu­şuz. İl­kin Ha­san uyan­mış, sı­ra ile bü­tün ar­ka­daş­la­rı uyan­dır­mış. Ace­le edi­yor­du:
– Hay­di, hay­di! Al tü­fe­ği­ni ba­ka­lım.

Ekim 1947
Se­çil­miş Hi­ka­ye­ler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Reklam Linkleri |  kore dizileri  |  pdf kitap indir