Arthur Schopenhauer’da ölüm ve ölüm korkusu üzerine – Yrd. Doç. Dr. Deniz Soysal*

SchopenhauerKötümserliğiyle tanınan bir filozof ölümü kucaklar mı, ölümü kötüler mi, yoksa onu hafife mi alır? Başka bir biçimde söylersek hayatın kötülük dolu, mutluluğa yer bırakmayacak kadar acı ve hayal kırıklıklarıyla dolu olduğundan emin olan Schopenhauer ölümü acaba bekleneceği gibi bir kurtuluş, korkulmaktan çok beklenmesi, özlenmesi gereken bir şey olarak mı sunmuştur? Bu sorunun yanıtı doğrudan olumlu ya da olumsuz olamayacak kadar karmaşıktır ve oldukça uzun bir incelemeyi gerektirmektedir. Öncelikle söylenmesi gereken şey Schopenhauer’un ölüme ilişkin kuramını bütünlüklü olarak anlayabilmek için onun istenç metafiziğini bütünüyle ortaya koymak ve sonrasında ölüm kavramıyla ilişkilerini ayrıntılarıyla betimlemek gerekir.

Bu makalede Schopenhauer’un ölüm ve ölüm korkusu üzerine düşünceleri incelenmiştir. Ölüm korkusunun ustan kaynaklanmayan bir korku olduğunda diretir Schopenhauer. Schopenhauer’un felsefesinin temel kavramı olan yaşama-istenci temele alınarak yalnızca us temelli değerlendirmelerin yetersizliği ortaya konmuştur. Son olarak Schopenhauer’un ölüm korkusunun temel nedeni olarak ortaya koyduğu bilincin yok oluşu düşüncesi ve bu düşüncenin yaşama-istenci metafiziğiyle yenilebileceği iddiası çözümlenmiştir.

Her şeyden evvel hiçbir insan mutlu değildir; bütün hayatı boyunca hayali bir mutluluk peşinde koşup durur, onu nadiren ele geçirir ve ele geçirse bile, geçirmesiyle birlikte bir yanılsamadan, bir düş kırıklığından başka bir şey kalmayacaktır geride; ve kural olarak sonunda bütün umutları suya düşecek ve limana bir enkaz halinde girecektir. O halde yalnızca her an değişip duran şimdiden ibaret olan ve şimdi sona eren bir hayatta mutluluk olmuş mutsuzluk olmuş hepsi birdir.

Çağın en büyük kötümseridir Arthur Schopenhauer. İnsan yaşamında önemli olan her konuda düşünmüş ve yazmıştır. Önem verdiği ve üstüne kendine has düşüncelerini geliştirdiği konulardan biri de dolayısıyla ölümdür. Ölümün insan yaşamındaki yeri, ölüme nasıl bakmamız gerektiği ve ölüm korkusuyla nasıl baş edeceğimiz gibikonular sadece sıradan insanın üstüne kafa yorduğu konular olmakla kalmaz; ölüm gerçeği felsefenin merkezidir. Schopenhauer, Sokrates’in felsefeyi “ölüm için hazırlık” olarak tanımlamasını onaylar ve “ölüm olmasaydı herhangi bir felsefi uğraş neredeyse hiç olmazdı,” der. Felsefe bilgelik sevgisi olarak tanımlanır ve bilgelik tüm korkuları yenmiş olmayı gerektirir. Ölüm ise insanın en büyük korkusudur, dolayısıyla felsefe zorunlu olarak ölüm korkusunu yenmeye yönelik bir etkinlik olarak tanımlanmalıdır. “Tüm dinler ve felsefi sistemler,” der Schopenhauer, “temelde bu hedefe [ölüm korkusunu dindirmeye] yönelmişlerdir ve bu nedenle esas olarak düşünen usun [reflecting reason] kendi kaynaklarından ürettiği ölümün kesinliğine karşı bir ilaçtırlar.” Peki kötümserliğiyle tanınan bir filozof ölümü kucaklar mı, ölümü kötüler mi, yoksa onu hafife mi alır? Başka bir biçimde söylersek hayatın kötülük dolu, mutluluğa yer bırakmayacak kadar acı ve hayal kırıklıklarıyla dolu olduğundan emin olan Schopenhauer ölümü acaba bekleneceği gibi bir kurtuluş, korkulmaktan çok beklenmesi, özlenmesi gereken bir şey olarak mı sunmuştur? Bu sorunun yanıtı doğrudan olumlu ya da olumsuz olamayacak kadar karmaşıktır ve oldukça uzun bir incelemeyi gerektirmektedir. Öncelikle söylenmesi gereken şey Schopenhauer’un ölüme ilişkin kuramını bütünlüklü olarak anlayabilmek için onun istenç metafiziğini bütünüyle ortaya koymak ve sonrasında ölüm kavramıyla ilişkilerini ayrıntılarıyla betimlemek gerekir. Ancak Schopenhauer bu metafizik aşamaya geçmemizin ilk adımı olarak öncelikle saf bir “deneysel bakış açısı”nı ortaya koyar. Deneysel bakış açısı, Schopenhauer’a göre her ne kadar “bir bilmecenin yerine başka birini koyuyor” olsa da Schopenhauer bu bakış açısına büyük önem verir ve onu tüm ayrıntılarıyla tartışır. Stoacı doğa ve ölüm anlayışıyla büyük ortaklıklar içeren bu deneysel bakış açısının ortaya konması bu yazının ana eksenini oluşturacaktır.

1. Ölüm Korkusu Ustan Kaynaklanmaz
Deneysel bakış açısının ilk adımı insana odaklanmadan önce tüm canlı varlıklarda ölüm korkusunun var olup olmadığını değerlendirmektir, böylece insanın durumunu ayırt etmeye çalışır Schopenhauer. Ölümün kesinliğinin bilgisi yalnızca insanlarda vardır, hayvanlar da ölümü tanır ve bilirler, ama insanın öleceğinin farkındalığıyla kurduğu özel ilişki hayvanlarda görülmez. Bu da elbette soyut düşünme gücünün sonuçlarından biridir: “Yalnızca insan, soyut kavramlar içinde, kendiölümünün kesinliğini taşır.” Böylece insan, yaşamını sürekli bir ölüme yaklaşma olarak görür, her geçen an onu ölüme yaklaştırmaktadır, bunu her dakika bilinçli olarak düşünmese de ölüme giden bir varlık olduğu bilgisi her zaman kendini göstermeden tüm eylemlerine eşlik eder. İnsan öleceğine inanmasa da, ölümü kafasında kurgulayamasa da, sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi hissetse de; yani ölüm insanın tüm duyguları, inançları ve kurgularının ötesinde kalsa da, eninde sonunda öleceğini bilen, bilinci bu bilgiyle belirlenen varlıktır. Ölümün gerçekliğiyle ya da somutluğuyla başkalarının ölümünü gözlemlediğimizde karşılaşsak da, temelde bu bilgi soyuttur, soyut düşünebilmenin ürünüdür, yani kuramsaldır, ama bir bilgi olarak her zaman bilincimizin içindedir, “uygulamaya koyulamayan başka kuramsal doğrular gibi” sürekli onu düşünmesek de ölümün kaçınılmazlığının bilgisi bozulmaksızın usumuzdaki varlığını korur. Öte yandan ölüm korkusu sadece insanlarda değil hayvanlarda da vardır: “hayvanlar ölümden, gerçekte onun ne olduğunu bilmeksizin ve gerçekliği içinde onunla asla yüz yüze gelmeksizin içgüdüsel biçimde kaçmaktadır.” Bu nedenle insan da bir hayvan olduğuna göre onun duyduğu ölüm korkusunun arkasında insanın ayırıcı özellikleri olarak görülen us ya da bilgi olamaz: “Doğmuş olan her şey bu korkuyu dünyaya getirmiştir zaten.” Kendini korumaya çalışan hayvanın tek derdi acıdan uzak olmak değildir; “ölüm yok oluşa işaret eder” ve tüm organizmalar temelde kendilerini yok oluştan korumaya çalışırlar. Bunun nedeni bütün organizmaların yaşama-istencinden [will-to-live] ibaret olmaları ve eninde sonunda ölüme yenik düşecekleri için ölümün karşısında “zaman kazanmak istemeleri”dir. İnsan da bir hayvan, bir organizma olduğu için yukarıda söylenenlerin hepsi insan için de geçerlidir. Dolayısıyla, Schopenhauer’a göre, insan da hayvan da yaşama-istenci olduklarından yaşama sınırsız bir bağlılık duyarlar, onu ne pahasına olursa olsun korumak isterler. Yani ölümden korkmak için ölümün bilgisine, başka bir deyişle, öleceğimizin kesin olduğunu, ölümden kaçış olmadığını bilmeye, onun bilincinde olmaya gerek yoktur.
Ölüm korkusu aslında tüm bilgiden bağımsızdır, çünkü hayvan ölümü bilmemesine rağmen ölüm korkusuna sahiptir… İnsan da doğası gereği aynıdır. Kötülüklerin en büyüğü, bizi her yerde tehdit eden en kötü şey ölümdür, en büyük kaygı ölüm kaygısıdır. Başka hiçbir şey bizibaşkalarının yaşamının tehlikede olmasının yaptığı kadar karşı konulmaz bir şekilde diri bir ilgiyi uyandırmaz; başka hiçbir şey bir idam kadar dehşet verici değildir.
Öyleyse insanların ölümden korkmalarının nedeni us yetisine sahip olmaları, yani düşünüm yapabilmeleri ve ölümün kesinliğinin bilgisine sahip olmaları değildir, aksine ölüm korkusu tüm canlı varlıklarda olduğu gibi insanda da doğuştan vardır.

2. Usun Yaşama ve Ölüme Karşı Tavrı: Yaşam Istıraptır, Ölüm Kurtuluştur
Peki insan usu, Schopenhauer’un deyişiyle, “bilgi ve düşünüm” bu doğuştan gelen korku, bu yaşama sınırsız ve koşulsuz bağlılık ve ölümün kesinliği karşısında nasıl bir tavır alır?
…yaşama bu sınırsız bağlılık bilgiden ve düşünümden ortaya çıkmış olamaz. Aksine bu bağlılık bilgiye ve düşünüme aptalca görünür, çünkü yaşamın nesnel değeri pek belirsizdir ve en azından varoluşun var olmamaya tercih edilmesi gerektiği kuşkuludur; aslında, eğer deneyim ve düşünüme söz hakkı verilseydi var olmama kesinlikle kazanırdı. Mezar taşlarının üstünü tıklatsak ve ölülere yeniden doğmayı isteyip istemediklerini sorsak, başlarını iki yana sallarlardı.
Schopenhauer bu konuyla ilgili Voltaire’in şu cümlelerini aktarır: “Yaşamdan hoşlanırız, ama gelgelelim hiçliğin de iyi yönleri vardır. . Sonsuz yaşamın ne olduğunu bilmiyorum, ama bu mevcut yaşam kötü bir şakadır.” Voltaire, Leibniz’in olanaklı dünyaların en iyisi kuramına karşı yazdığı Candide adlı eserinde yaşamın kötülüklerini ve acılarını ortaya serer. Savaşlar, açlıklar, masumların başına gelenler, aile trajedileri, insanların ruhen çektikleri acılar, ıstıraplar ve sıkıntılar insan yaşamının pek de mutlu ve keyifli bir şey olmadığını göstermeye elbette yeterlidir. Öte yandan Schopenhauer bu tür kanıtların a posteriori kanıtlar olduğunun farkındadır. Schopenhauer, Voltaire’den farklı olarak ve belki de tamamen zıt bir sonuca ulaşmış olsa da Leibniz’in olanaklı dünyaların en iyisi kuramının kuruluşuna benzer bir şekilde yaşamın kaçınılmaz olarak acı verici olduğunu metafizik bir temele dayandırmıştır. Bu açıdan ona göre yaşamın acı ve sıkıntı dolu olması a priori bir hakikattir; yani yaşama istenci metafiziğinin kaçınılmaz sonucudur. Yaşamın sürdürülmesi için mutlaka arzularımızın doyurulması gereklidir vedoyurulma olduğunda duyulan mutluluk kısa süreli olmalıdır ve belli bir süre sonra tümüyle anlamını ve etkisini yitirmelidir ki yeniden yaşamımızı sürdürmemize olanak sağlayacak olan yeni bir arzu kendini gösterebilsin. Bunu düzenli olarak acıkmamıza benzetebiliriz. Yediğimiz yemek ne kadar lezzetli de olsa, karnımızı ne kadar doyursa da, belli bir süre sonra yeniden acıkırız ve önceki yemeğin güzelliği ya da verdiği tatmin ve tokluk tümüyle kaybolmaya mahkumdur. Bu bağlamda sürekli bir çabalama olarak tanımlayabileceğimiz yaşam gerçekten kötü bir şaka olarak görünür; ama tüm şakaların sonu gelir ve bu “kötü şaka”nın er ya da geç sonu gelecektir ve kötü bir şakanın bitmesi belki de onun en iyi yanıdır. Ancak yaşam bu a priori hakikati destekleyen sayısız a posteriori örnekle doludur. Heredot’un, der Schopenhauer, “söylemiş olduğu şey o zamandan beri çürütülmemiştir: bir sonraki günü asla yaşamamış olmayı bir kereden fazla dilememiş olan hiçbir insan var olmamıştır. Bundan dolayı, bu kadar sıkça kederlenilen yaşamın kısalığı büyük olasılıkla ona ilişkin en iyi şeydir.” Yaşama istenci ne pahasına olursa olsun varlığını sürdürme istencidir ve bu anlamda kördür. Schopenhauer var olmaya ya da yaşıyor olmaya duyulan bu katışıksız bağlılık ve niteliğinden ya da içeriğinden bağımsız olarak yalnızca varoluşu sürdürüyor olmaktan duyulan tatminle ilgili şunları söyler: “Hayvanlar safi varoluştan (sadece yaşıyor olmaktan) bizden daha fazla tatmin olurlar; bitkiler bütünüyle tatmin olur, insan ise bönlük yahut bunluk derecesine göre.” İşte bu yüzden, Schopenhauer’a göre, bönlük derecesinin üstüne çıkabilmiş düşünen insan için, bu kötü şakanın sona ermesinden korkmak ve bunu ertelemek için olağanustü çabalar harcamak gülünçtür.

Yaşama bu güçlü bağlanış, sonuç olarak, usa aykırı ve saçmadır; bu yalnızca bizim tüm kendinde-varlığımızın yaşama istenci olduğu gerçeğine bakarak açıklanabilir. Yaşam, yaşama istencine ne kadar acı, kısa ve belirsiz olabilse de en yüksek iyi olarak görünmelidir ve bu istenç özgün olarak ve kendinde bilgiden yoksundur ve kördür. Aksine bilgi, yaşama bu bağlılığın kökeni olmak şöyle dursun tam da bu bağlılığın karşısında durur, çünkü bilgi yaşamın değersizliğini ortaya koyar ve bu yolla ölüm korkusuyla savaşır.

3. Yaşama-İstenci ile Us Arasındaki Savaş: Hangisi kazanmalı?
Özetle ölüme ilişkin bizi etkileyen iki güç vardır. Biri varlığımızın, en azından doğal ya da bedensel varlığımızı oluşturan yaşama istencidir; öbürü ise usumuz ya da düşüncedir. İlki her koşulda yaşamaya devam etmemizi, ölümden korkmamızı ve kaçmamızı söylerken diğeri ölümün korkulacak bir şey olmadığını, onun bu acı dolu yaşamdan bir kurtuluş olduğunu söyler. Bu iki güç savaşmaktadır ve eğer yaşama istenci bir insan bilincinde her durumda ve her zaman bu savaşı kazanıyorsa, bedellerini umursamaksızın yalnızca kendi yaşamını korumaya çalışan bir insan portresi çıkar karşımıza. Schopenhauer böyle insanların her ne kadar en derin doğalarını gerçekleştiriyor olsalar da bizler tarafından genelde küçük görüldüklerini; yani böyle bir tavrın çoğu insan tarafından haklı olarak onaylanmadığını söyler. Bu da usun yaşama karşı tavrından kaynaklanmaktadır çünkü doğamız bize ölümden korkmamızı söylüyorken, usumuz bize bu korkunun yersizliğini hatırlatmaktadır.
Usun ölümle ilgili bu net ve açık tavrına rağmen en üst düzey eğitim almış olanlar ve en zor ve karmaşık sorunların üstesinden gelenler de dahil olmak üzere insanların çoğu ölümden korkmaya neden hala devam ediyorlar? İşte burada Schopenhauer usumuza rağmen ölümden korkmaya devam etmemizi açıklanması gereken bir olgu olarak görüyor ve çeşitli alternatifleri değerlendiriyor. İlk olarak acaba, doğuştan getirdiğimiz ölüm korkusunu bir yana bırakırsak, usumuz bize ölümden korkmamamızı söylemesine rağmen ondan korkmaya ve kaçmaya devam etmemizin nedeni “varolmama düşüncesi”nin bizde yarattığı endişe olabilir mi diye soruyor Schopenhauer. Yani öldüğümüz zaman yok olacağımızı düşünmemiz usumuzu yine de korkuya yönlendiriyor olabilir mi? Sahip olduğumuz en değerli ve en temel şeyin bu dünyadaki varoluşumuz olduğunu düşünürsek, bu ilk bakışta olanaklı gibi görünüyor. Ancak Schopenhauer böyle bir temelin oldukça mantıksız olduğunu basit bir karşılaştırma yaparak gösteriyor: “Ölümün bize bu kadar korkunç görünmesine neden olan var-olmama düşüncesi olsaydı, henüz var olmadığımız zamanı da mutlaka aynı korkuyla düşünmemiz gerekirdi.” Varolmamaktan söz edeceksek bizim iki ayrı varolmama durumuyla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Doğmadan önceki varolmayışımız ve ölümden sonra içine düşeceğimizden korktuğumuz varolmayışımız. Temelde iki varolmama durumu arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Biz doğumumuzdan, yani varoluşumuzdan önce geçen sonsuz zamanı düşündüğümüz zaman ne korku ne de endişe duyarız. O zaman varoluşumuzdan sonra geçecek olan sonsuz zamandan neden korkalım ki? Demek ki, diye sonuçlandırıyor Schopenhauer, “varolmama düşüncesi” us insanı ölümden korkmaktan alıkoyuyorken bu korkunun yine de devam ediyor olmasını açıklayacak bir etmen olamaz.
Biz henüz var olmamışken tam bir sonsuzluk doğal akışını sürdürmüştür ve bu hiçbir şekilde bizi rahatsız etmez. Öte yandan, çok az süren geçici bir varoluşa ait oyunun ardından bizim artık var olmadığımız bir ikinci sonsuzluğun gelecek olması bize zor ve hatta dayanılmaz gelir. Şimdi varoluş için duyulan bu istek onu tatmış ve onu çok zevkli bulmuş olmamızdan ortaya çıkmış olabilir mi? Yukarıda kısaca ortaya konduğu gibi, kesinlikle olamaz; kazanılmış deneyim çok daha ziyade var olmayışın kayıp cenneti için sonsuz bir özleme neden olmaya yeterli olmuştur. Ruhun ölümsüzlüğü için duyulan umuda her zaman “daha iyi bir dünya” umudu eklenir; bu da şimdiki dünyanın pek değerli olmadığının göstergesidir.
Ruhun ölümsüzlüğüne duyulan arzuyu incelediğimizde Schopenhauer’un yaşamın değerine ilişkin değerlendirmesiyle zorlanmaksızın yüz yüze geliyoruz. Eğer birisi ruhunun ölümsüz olmasını istiyorsa, yok olmaktansa bir ruh olarak varlığını, yani bilincini sürdürmeyi arzuluyorsa, aynı zamanda ölümünden sonraki yaşamının da bu yaşamdakinden çok daha iyi olacağını, daha mutlu olacağını ya da tek tanrılı dinlerin vaat ettiği gibi bir cennete gideceğini düşünüyor olduğu içindir. Ruhun ölümsüzlüğüne inanan ya da onu arzulayan kişi için bile içinde yaşadığı bu dünya her zaman ölümden sonra gideceğine inandığı, umut ettiği dünyadan daha kötüdür. Yani insanların ruhun ölümsüzlüğü arzusu temelde daha mutlu olacakları bir dünyada yaşama arzusudur. Bu da bize ölümden sonra yok olacağımız düşüncesinin ölüm korkusunun temelinde olamayacağını gösterir; çünkü ölüm gerçekten yok oluşsa, yaşam temelde anlamsız bir çaba olarak görünür ve bu anlamsız çabanın bitmesi kötü değil iyi bir şeydir. Peki o zaman neden hala ölümden korkuyoruz? Ölümün bir yok oluş olduğu varsayımı olsa olsa bize mutluluk vermelidir çünkü bu dünya kötüdür, acıdır ve değersizdir. Üstüne üstlük var olmadığımız onca zaman için hiçbir endişe duymazken, ölümden sonra var olmayacağımız sonsuz zamandan korkmak açık bir çelişkidir: “Artık var olmayacağımız zaman için yas tutmak henüz var olmadığımız zaman için yas tutmak kadar gülünçtür.”
Elbette Schopenhauer’un kötümserliği her noktada ölüme ilişkin yargılarını etkiler. Yaşam acılar ve mutsuzluklarla dolu olduğu için yaşamın “özlenmeyecek bir şey” olduğundan emindir. Daha önce söylediğimiz gibi bunu hem a priori hem de a posteriori olarak kanıtlamakta zorlanmaz. Dolayısıyla özlem duyulamayacak kadar kötü olan bu yaşamı “kaybetmiş olmak açıktır ki hiç kötü değildir; bu yüzden var olmadığımız gerçeğinden ne kadar az rahatsız oluyorsak var olmayacağımız gerçeğinden de o kadar az rahatsız olmalıyız.” Ancak bu noktada Schopenhauer’un kötümserliğinin dünyanın ve yaşamın mevcut durumunun kötü olduğu ama başka türlü olsaydı daha iyi olabileceği üzerine kurulduğu düşünülmemelidir. Aksine insan yaşamının acı ve ıstırap dolu oluşu, Schopenhauer’a göre bir zorunluluktur, başka bir deyişle insan varoluşu acı ve ıstırabı zorunlu olarak içinde taşır. Yaşama-istenci metafiziği yaşamın mevcut ve olanaklı tüm biçimlerinin a priori olarak acıyla dolu olmasını gerektirir. Ussal, fiziksel, teknolojik ya da bilimsel gelişmeler de dahil olmak üzere hiçbir gelişme yaşamı iyileştirme ve insanların mutluluğunu arttırma ya da garantileme olanağına sahip değildir. İnsanların, diye sorar Schopenhauer, “bütün arzuları, dilekleri daha doğar doğmaz yerine getirilmiş olsaydı eğer, insanlar ne ile doldururlardı hayatlarını ve ne ile geçirirlerdi zamanlarını” ve bu soruyu şöyle yanıtlar: “Ya can sıkıntısından ölürlerdi ya da kendilerini asarlardı ya da olmadı birbirlerine düşer, kavga dövüş birbirlerini boğup öldürürlerdi, böylece kendilerini şimdi tabiatın onlarayazdığından daha büyük bir acı ve ıstıraba uğratırlardı.” Demek ki insan varlığının özünde onun acı ve sıkıntıyla yaşaması bir zorunluluk olarak bulunmaktadır, yaşam ıstırap demektir. Tüm isteklerin yerine getirebilmiş, arzularını tatmin etmiş, aradığı her tür mutluluğa erişmiş bir insan düşünsek bile, doğa bunun bedelini ona can sıkıntısıyla ödetir. Mutsuzlukla başı dertte olmayan insan, çabalayacak herhangi bir hedefi kalmayacağı için, bu sefer can sıkıntısı içine düşer, bu da onun yeni sıkıntısı olur, ya can sıkıntısından patlayacak, yani acı çekecektir, ya da can sıkıntısını geçirmek için yeni bir dert edinecek ve bu sefer onun peşinden koşarken yeniden çabalama durumuna dönmüş olacaktır. Bu da en derin doğamızın sonucudur; biz insanlar yaşama istencinin insan organizması olarak biçimlenmiş şekli olduğumuzdan, doğanın bir parçası olarak her koşulda yaşamımızı sürdürmek ve ölümden kaçmak isteriz. Bilincin gösterdiği yola direnmemizin nedeni de budur.
…bilinç bilmekten oluşur ve bu nedenle bilinç için ölüm kötü değildir. Üstüne üstlük ölümden korkan gerçekten egomuzun bilen parçası değildir, fuga mortis [ölümden kaçış] basitçe ve bütünüyle yaşayan her şeyi dolduran kör istençten gelir. Ama zaten belirtildiği gibi tam da içsel doğası yaşam ve varoluş için çabalamaktan oluşan yaşama istenci olduğu için bu fuga mortis ona özseldir.
Tüm bunlar usumuzun yaşama-istencine yenilmesinin nedenini henüz bulamadığımızı gösteriyor. Schopenhauer bu durumda başka bir alternatifi incelemek gerektiğini düşünüyor. Çelişkiler varlığı olan insanın yine de ölümden korkuyor olmasının nedeni organizmanın, yani bedeninin parçalanacak, dağılacak olması olabilir mi? İnsan kaçınılmaz olarak bedensel bir varlığa sahiptir, doğumundan itibaren bir bedenin sahibi ya da bir bedenin bizzat kendisi olarak düşünür kendisini. Schopenhauer’un deyişiyle “organizma kendini beden olarak açığa
çıkarmış olan istencin kendisidir.” Ölüm ise bu bedenin işlemesinin sona ermesi ve parçalanıp doğaya karışarak birliğini kaybetmesi demektir. Dolayısıyla yaşama istenci olarak ben bedenimin işleyişinin durmasıyla birlikte yaşamımı kaybetmiş olacağım ve kaçtığım tek şey olan ölüme yenilmiş olacağım. İşte bu nedenle biz insanlar bedenimizin işleyişinin sonu olması açısından usumuza rağmen en temel doğamız olan yaşama istencinin sonu olan ölümden korkmaya devam ediyor olabiliriz. Ancak acaba temeli organizmanın sonu olan bu korkuyu duymakta haklı mıyız ya da usumuz bu açıdan en temel doğasına yenilmeye mahkum mu? Öldüğümüz zaman bir bilinç kaybıyla karşı karşıya kalacağımız açıktır, çünkü bilinç ancak organizma bütünüyle canlılığını korurken varlığını sürdürmektedir, beyin ölümü gerçekleştiğinde ise bilinç ortadan kaybolur. Biz bilinç yokluğuyla yaşamımız sürerken de bazı durumlarda karşılaşmaktayız; örneğin, derin uyku, baygınlık, koma hallerinde ve narkoz etkisi altındayken olduğu gibi. Tüm bu bilinç yokluğu ya da kaybı süresince ne bir acı, ne bir rahatsızlık hissederiz, tam tersine iyi ve kötü tüm duyguların yokluğu demektir bilinç kaybı. O zaman organizma için ölüm, insan için bilincin kaybolduğu anla örtüşür, o andan sonra hiçbir duygunun varlığından bahsedemeyiz.
Bilinç, bireysel gövdeye bağlı bireysel bir bilinç olarak, her gün mutlaka uykuyla kesilir. Derin uyku, sürdüğü sürece, ölümden hiç de ayrı değildir. Gerçekten de, uyku, donmada olduğu gibi kesintisiz ölüme geçer sık sık. Uyku ancak gelecek bakımından, açıkçası uyanma bakımından ölümden farklıdır. Ölüm, bireyliğin unutulduğu bir uykudur. Bireylikten başka her şey yeniden uyanır ya da daha doğrusu hiçbir zaman uyumamıştır.
Dolayısıyla ölüm haliyle bütünüyle karşılaşmış olmasak da, ki bu zaten olanaksızdır, yine de yukarıda bahsedilen durumlarda öldüğümüzde olacaklarla kısa süreli olsa da tanışmış oluruz. O zaman bizim ölümden korkmamızın nedeni acıdan korkuyor olmamız olamaz, korktuğumuz yaşama-istenci tarafından bakıldığında organizmanın dağılması, organizmanın canlılığını yitirmesidir, ancak us tarafından bakıldığındakorktuğumuz bu olamaz çünkü, organizmanın canlılığını yitirmesi durumuna uyku ya da baygınlık hallerinden alışık olduğumuz için bunun herhangi bir acının hissedilmeyeceği bir durum olduğunu biliriz. Tüm bunlar göz önüne alındığında ölümden hala korkuyor olmamızın nedeni organizmanın çalışmasının durmasından başka bir şey olmalı. Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi bu sonucu uykudan uyandığımızda kazandığımız şeyin ne olduğuna ve ölümün uyanılamayacak bir uyku olduğunu düşündüğümüzde neyi kastettiğimize dikkatimizi yönelterek bulabiliriz. Ölümde bizi korkutan şey ne varolmama düşüncesi ne de bedenimizin canlılığını kaybedip dağılacak olmasıdır, “bizim ölümde korktuğumuz, bireyin, bireysel olanın tutulmasıdır, ışığının sönmesidir.”

4. Ölüm Korkusunun Gerçek Nedeni: Bilincin Yokoluşu
Biz insanlar ölümün kesinliğinin bilgisine sahibiz ancak ölümün nasıl bir şey olduğuna ilişkin sahip olduğumuz tek tasarım bilincin kaybolduğu anlara bakarak edindiğimiz bilinç yokluğu durumudur. Bu da ölümün bireysel bilincin yok oluşundan dolayı acı ve ıstırabın da sonu olduğu sonucunu haklı olarak çıkarmamıza neden olur. Bu anlamda “yaşam-sürecinin tümüyle durması onun itici gücü için müthiş bir rahatlama olmalıdır. Belki de ölülerin çoğunun yüzlerindeki tatlı memnuniyet ifadesinden kısmen sorumlu olan budur.” Ölümün sıkıntılardan ve acılardan bütüncül bir kurtuluş olduğunu açıkça görmemize karşın, yaşama-istencinin nesneleşmeleri olarak biz, insan organizmaları, yaşamımızı korumak, ölümü mümkün olduğunca geciktirmek için çaba harcamaya devam ederiz. İşte insan yaşamının en büyük çelişkilerinden biri budur. Ölüm Schopenhauer tarafından yaşama-istencinin karşısına bu çelişki temelinde yerleştirilir. Yani yaşama-istenci olan bizler yaşamımıza uzaktan bakıp, onu tarafsızca değerlendirmeye çalışırsak, aslında en doğrusunun bir an önce ölmek olduğunu kolayca çıkarabilen varlıklarız. İşte Schopenhauer felsefesinin inceliği tam da bu nokta ortaya çıkar.
Başta söylediğimiz gibi Schopenhauer Antik Yunan felsefesiyle tümüyle uyumlu bir şekilde felsefeyi ölüm için bir hazırlık olarak tanımlamıştı. Felsefe dinlerle tek bir ortak zeminde buluşuyor ve ikisi de insanın ölüm korkusunu yenmesini hedefliyordu. Felsefeyle dinleri ayıran nokta ise felsefenin bunu insanın usuyla, tümüyle usunun gücüne ve araçlarına dayanarak, yapacağını iddia etmesiyken, dinler (özellikle de tek tanrılı vahiy dinleri) bunu ancak inanç yoluyla ya da bize ruhun ölümsüzlüğünü vaat eden bir inanç sistemine dayanarak yapabileceğimizi söylemeleridir. Schopenhauer sunduğu deneysel bakış açısını kendi metafiziğiyle destekleyerek felsefenin bunu başardığını göstermekistemektedir. Deneysel bakış açısı bize ölüm korkumuzun tek bir nedeni olduğunu gösterdi: bilincimizi, bireyliğimizi kaybedecek olmamız. Tüm diğer alternatifler açık çelişkiler içermektedir, us bunları kolayca yenebilir, alt edilmesi en zor olan ise benliğimizi yitirme korkusudur. Çünkü benliğimize varoluştan da bedenimizden de daha sağlam bağlarla bağlıyızdır. Ancak Schopenhauer bu son ve en zor engelin usun aşamayacağı bir engel olduğunu düşünmez, aksine us eğer Schopenhauer’un metafiziğini tümüyle anlarsa korkuyu yaratan bu öğe, ona göre, kolaylıkla aşılacaktır.
Bu noktada yukarıda bahsettiğim Schopenhauer felsefesinin sergilediği inceliğini ortaya koymak gerekmektedir. Schopenhauer bizi çözülmez bir karşıtlıkla karşı karşıya bırakmış gibi görünmektedir: usun ölüme karşı takındığı net tavır ile en temel doğamızın, yani yaşama-istencinin ölüme karşı takındığı kör tavır. Aslında Schopenhauer’a göre ortada böyle bir karşıtlık yoktur, bu yalnızca doğanın bir hilesidir. Eğer bu karşıtlık gerçekten var olsaydı insanların tereddüt etmeden intihar alternatifini kullanmaları kaçınılmaz olurdu. Ancak doğa bunu istememektedir, yaşama istencinin galip gelmesini ama bilinç sahibi varlıklar olan insanların da bu galibiyeti isyan ederek değil gönüllü olarak kabul etmesini istemektedir.
Schopenhauer ölümün, kör yaşama-istencine sürekli yenik düşen, yani ölümden korkmayı sürdüren bilince usanmadan şu soruyu sormaya devam ettiğini söyler: “Bu kadarı yeter mi sana? Benden kaçmak istiyor musun?” Usun yukarıda sunulan yaşama bakışı tümüyle doğrudur ancak ölüme bakışını değiştirmek zorundadır. Yani ölümü bilinci kovalayan, onları yakalamak için tuzaklar kuran, yaşamları çalmaya çalışan, bilinçleri yok etme peşinde bir güç gibi kurgulayamayız, tersine ölüm bilinçlerin yok oluşunun öncesinde, yani bilinç varken bir zafer kazanmak peşinde olan bir güçtür. İnsan ölüme yavaş yavaş yaklaşırken, ölümün onun için belirlediği anı beklerken kaçınılmaz olarak yaşamın sıkıntılarıyla boğuşmalıdır. Eğer yaşam böyle olmayıp, mutluluk ve haz ile dolu olsaydı, ölüm kabullenilemez bir şey olur, insan öleceğinin bilgisini edindiği andan itibaren tüm yaşamını ölümle uzlaşamaz bilinçli ama nafile bir savaş içerisinde geçirirdi. Ölüm bizden yaşam içerisinde sergilediğimiz çabalama durumumuzu kendimizin sonlandırmamızı, yani intiharı seçmemizi istemez, çünkü intihar bizim ölümün ne kadar istenilir bir şey olduğunu bize hissettirecek, ölümün kucağında yok olurken artık tüm sıkıntıların sonuna geldiğimizi düşünerek ölümle barışık olmamızı sağlamamıza yetecek kadar deneyimi biriktirmemize engel olmak demektir.
.muhtemelen, eğer samimi olursa ve aynı zamanda tüm us yetilerini koruyorsa, hiçbir insan yaşamının sonunda onu yeniden geçirmeyi hiç istemeyecektir. Bundan daha ziyade,en çok tam bir var-olmayışı seçmeyi tercih edecektir. Hamlet’in dünyaca ünlü monologunun özündeki iddiası, özetlenmiş biçimiyle şöyledir: durumumuz o kadar acınasıdır ki tam bir var-olmayış [hiç varolmamış olmak] kesinlikle tercih edilir olandır. Şimdi eğer intihar bize bunu [tam var-olmayışı] sunsaydı, “olmak ya da olmamak” alternatifi sözcüklerin tam anlamıyla karşımızda duruyor olurdu, o son derece arzulanır bir son olarak kayıtsız şartsız seçilebilirdi. Gelgelelim, içimizde bunun böyle olmadığını, bunun şeylerin sonu olmadığını, ölümün mutlak bir yok oluş olmadığını söyleyen bir şey vardır.
Felsefi düşünüm gerçekleştirmeyen insan ölümden korkar ama bu korku hayvanlardaki gibi koşulsuz olamamaktadır ve aynı zamanda hayatın acı ve ıstırap çekmek olduğunu anlayınca intiharı da seçmez. Doğa bunu ölümün acı ve ıstırabın sonu olduğunu hissettirerek ama aynı zamanda insan doğasına yaşama istencini hakim kılarak başarır. Filozof olmayan insan hem yaşamak ister, ölmek istemez ve bunun için gerekli çabayı durmaksızın gösterir hem de bunun bir sonu olduğunu bilerek, bu çabalama ve acı çekme durumunun sonsuza kadar sürmeyeceğini, bir gün öleceğini bilerek kısmi bir rahatlama hisseder. Bu insan eğer hiç ölüm korkusu duymasaydı yaşamın zorlukları ve sıkıntıları biriktikçe kolaylıkla intiharı seçerdi. Öte yandan eğer yaşam şimdiki olduğu gibi ıstıraptan ibaret olmasaydı bu sefer öleceği gerçeğine tahammül edemezdi. “Yaşam bir haz olsaydı, ölümün yalnızca düşüncesine bile kim dayanabilirdi?” Demek ki felsefeye yabancı insanı doğa, yani yaşama-istenci, bireyi yaşamdan tutmak için şu temel çelişkiyi kullanır ve başarılı olur: ıstırap dolu yaşam ama yaşama duyulan doğal bağlılık karşısında ıstırabın sonu ölüm ama ölümden duyulan doğal korku.
Filozofun durumu ise felsefeye yabancı insandan farklı olmalıdır: Filozof ölümle tam bir barışıklığı gerçekten başarmalı, ölümden hiçbir biçimde ve hiçbir oranda korkmamalıdır. Bunu da tümüyle usunun gücüyle ve usunun yanını tutarak yapmalıdır. Bu felsefi çözümün tam olarak anlatılması Schopenhauer’un metafiziğinin tümüyle serimlenmesini gerektirmektir, dolayısıyla bu yazının sınırlarını aşar. Ancak kısaca Schopenhauer’un iki çıkış yolu önerdiğini söyleyebiliriz: İntihar basit bir acıyı dindirme istenci olduğundan seçilemez, kişi yaşamak zorundadır, böylece karşısında tek bir olanağın iki biçimi kalır. Bu olanak istencin inkarıdır. İstenci felsefi olarak reddedebilen ilk yaşam olanağı kahramanca bir yaşamdır, ikincisi ise dünyevi tüm hazları reddetmiş bir azizin ya da münzevinin yaşamıdır, ki bu da bir tür kahramanca yaşamdır. “Mutlu bir yaşam olanaksız olduğu için,” der Schopenhauer, “bir insanın elde edebileceğinin en iyisi ‘kahramanca’ bir yaşamdır.”

* SDÜ, Fen-Edebiyat Fakültesi, Psikoloji Bölümü
Tabula rasa  (Felsefe & Teoloji, Dört Aylık Akademik Dergi)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Ahmet Nesin: Siz Hakan Şükür’ü Çözemediyseniz Bu İşi Bırakın…

AKP genel başkan yardımcısı Mehmet Ali Şahin daha iyi anlamış bu durumu, Şükür’ün istifasını “Ben emrettiler AKP’ye geldim, şimdi emrettiler ayrıldım,...

Kapat