Sabahattin Ali’den bir öykü: Millet artık yutmuyor Patron!

Büyük şehirlerimizden birinin parkında her sene kurulan  bir panayırda çeşit çeşit eğlence yerlerinin arasında geziyordum. Koskocaman dönme dolaplar, atlı karıncalar, esrarlı mağaralar,  motosikletle dolaşılan ölüm silindirleri, bira, şarap büfeleri,  nişan atma yerleri, türlü türlü piyangolar, vücutsuz başlar,  elli santimlik cüceler, görülmemiş varyeteler, altı ayaklı danalar,  burnuna kadar bütün vücudu kıllı yaradılış cilveleri, güldüren aynalar insanı önlerinde durmaya, içeri girmeye zorluyordu.  Her salaşın önünde, kah iskemle üstünde, kah kerevete  çıkarak bağıran sırmalı fistanlı, kafkas elbiseli, sarıklı, silindir  şapkalı, kalpaklı, fesli kadınlar, erkekler, çocuklar cırlak sesleriyle sanki yolu kapıyordu.

Meşin bir topa vurarak pazı kuvveti denenen bir yerde  durmuş, gerile gerile yumruk savuran, sonra sırıtarak ibrenin  kaça kadar çıktığına bakan delikanlıları seyrediyordum. Arkamdan  doğru kalın, çatlak, hatta biraz da bıkkın bir sesin durmadan homurdandığını fark ettim:

-Haydi bayanlar, baylar!.. Görülmemiş numaralar burada.
Bu panayırın en büyük hünerleri içerde. Milli oyunlar, modern  danslar, ağlatıcı dramlar, güldürücü komediler… İspiritizma,  manyatizma, illüzyonizma numaraları… Dünyanın en büyük kadın ve erkek artistleri içerde… Görmeden geçmeyin!-

Başımı çevirip bakınca, birkaç akşam evvel uğradığım külüstür  bir salaş tiyatrosunun önünde olduğumu fark ettim. İçerden  yorgun bir davulla cızırtılı bir klarnetin birbirine uymayan  gürültüsü geliyordu. Salaşın önündeki kocaman bir levhada,  lüzumundan fazla acemice çizilip boyanmış yarı çıplak bir kadın resmi, tek ayağının başparmağı üstünde güya dans ediyordu.

Geçen gün gittiğim için içerdeki harika numaraların ne olduğunu biliyordum: Öksürüklü, sıska bir kız, parçalanmış  mantar ayakkabılarını tozlu tahtalara vurup boyalı saçlarını  uçurarak aklınca Lakonga yapıyor, arkasından kırk yaşlarında  altın dişli bir orospu eskisi Sepetçioğlu oyununu kepaze ediyor,  daha sonra da şivesi bozuk, ayağı yemenili, pantolonu dizlerinden  ve kıçından yamalı geveze bir adam, siyah bir gözlük takarak,  hokkabazlık numaraları diye, ucuz eğlence kitaplarına geçmiş  iplik yutma, yumurta saklama hünerleri gösteriyordu. Kırılacakmış  gibi sallanıp gıcırdayan tahta iskemlelerin üzerinde  bu zavallı marifetleri gördükten sonra insan, verdiği paraya bile  acıyamayarak dışarı çıkıyor, bir daha buranın önünden geçerken yüzünü isteksiz bir gülüşle buruşturuyordu.

Gişede oturup bir türlü gelmeyen müşterileri bekleyen patron başını dışarı uzattı, bir an sesini keser gibi olan çığırtkana:

-Bağırsana be!- diye ihtar etti.

Öteki, gişedekine yandan bir göz attı.

-Millet artık yutmuyor!- dedi, fakat sonra avazı çıktığı kadar haykırarak:

-Haydi baylar, bayanlar! Böylesini başka yerde göremezsiniz!
Panayırın tek incisi, görülmemiş harikalar meşheri…-

Sonra yarı kendisine, yarı gişedekine hitap eder gibi yavaş bir sesle devam etti:

-Sahiden böylesini başka yerde göremezler… Bir giren bir daha kapıya bile sokulmuyor. Çıkarken bizi sopayla dövmediklerine şükür!-

Tekrar yüksek sesle:

-Estetik danslar… İlmin sırrına eremediği en son keşif hokkabazlıklar… Eşine rastlanmayan Şark oyunları… Türk sazının bayıltıcı nağmeleriyle süslenen, ses kraliçelerinin okuduğu şarkılarla bezenen, firavunlar diyarı, ehramlar ülkesi, harikalar dünyasından Şark’a koşan sonsuz aşkların yakıcı güneşinin cehenneme çevirdiği, heyecandan azamet, sevgiden ızdırap, inkisardan azap toplayan büyük memleket dram komedisi… Buyurun, bir bakın, beğenmeyenin parası geri verilecek.-

Yoldan geçenler bu gürültüye sırıtarak bakıyorlar, ama hiç duraklamadan yürüyüp gidiyorlardı. Bütün gayretinin, gırtlağını yırtarcasına bağırmalarının, geçenlerin yakasına sarılacakmış gibi ellerini uzatmalarının bir fayda vermediğini gören çığırtkan, bitkin bir halde gişedeki patrona dönerek:

-Yutmuyorlar usta, yutmuyorlar!..- diye homurdandı.
-Pılıyı pırtıyı toplayıp dükkanı kapatmaktan başka çare yok!-

Öteki bir an gözlerini dikip düşündü, sonra:

-Ulan o zaman ne halt ederiz?.. Topumuz sürünürüz be…
Bir ümidimiz bu panayırdaydı! Ne diye başka yerlere gidiyorlar da bize gelmiyorlar?.. Sen bağır!- dedi.

-Başka yerlerde görülecek şey var da ondan, usta… Millet avanak değil…-

-Kızlardan birini dışarı çağır da kendini göstersin bari!-

-Aman usta, bu modası geçmiş mallarla adam kandıramayız.
O kaknemleri bir gören bir kurşun atımı uzağa kaçar…
İçerde ne olduğunu bilmeden giren olursa ne nimet…-

Davulla klarnet, birdenbire gırtlaklarına basılmış gibi, seslerini yükselttiler, müthiş bir gürültü kapıdaki basma perdenin arkasından, sanki etraftaki satıcıların, salaşçıların bağırışlarını boğmak ister gibi son ve ümitsiz bir gayretle, sokağa yayıldı.

Kapıdaki çığırtkan ise, ne söylerse söylesin, ne yalan atarsa atsın, ne kadar çırpınırsa çırpınsın bir faydası olmayacağını, bu oyunu bir kere gafletle seyredenlerin bir daha aynı tuzağa düşmeyeceğini, bütün panayır halkının bu hileyi öğrenmesine yetecek kadar zaman geçtiği için artık hiçbir ümit kalmadığını bildiği halde nankör işine devam ediyor; bir kere başlanmış olan bu çıkmaz oyunu, binde bir ümitle de olsa devam ettirmenin, yarıda kesip karanlık bir boşluğa doğru yürümekten daha ehven olduğunu düşünerek, dermansız, boğuk sesine yeni bir hız vermeye çalışıyor:

-Başka yerlerin reklamına aldanmayın… Sanatın, ilmin,hünerin göklere çıktığı yer burası! Baylar, bayanlar, teşrif buyurun!..- diye sağına soluna yalvarıyordu.

Millet Yutmuyor
1945

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Orhan Veli Kanık’ın Okul Hayatı, Şairliği, Sanata Bakışı ve Ölümü

“Sanat sanat içindir diyen şair bile eserini toplumun karşısına çıkardığı zaman onun birçok kişi tarafından beğenilmesini ister. Onu herkesten önce...

Kapat