Saatin Tiranlığı: Vaktin metaya dönüşmesi – George Woodcock

zaman saatBugün saatin hareketleri insanların yaşamının gidişine yön veriyor, insanlar kendi yarattıkları zaman kavramının köleleri haline geliyorlar ve Frankenstein’ın kendi canavarına duyduğu korkuyla bakıyorlar ona. 

Başka hiçbir nitelik günümüz Batı toplumunu, geçmişin Avrupa ya da Doğu toplumlarından zaman mefhumunun ayırdığı kadar keskin bir şekilde ayıramaz. Eski Çinliler ya da Yunanlılar için, Arap çobanı ya da günümüzün Meksikalı gündelikçisi için zaman doğanın devirli süreçlerince tanımlanır; mevsimden mevsime geçişle, gece ve gündüzün yer değiştirmesiyle. Göçebeler ve çiftçiler için günlerini güneşin doğuşu ve batışına, yıllarını ekin ve hasat zamanına, yaprak dökümüne, göl ve ırmakta buzların çözülüşüne bakarak ölçtüler ve hâlâ öyle ölçüyorlar. Çiftçi hava şartlarına göre çalıştı, esnaf da ürününü tamamlamak için gerekli bulduğu sürece zaman doğal bir gelişim süreci olarak görülüyordu ve insanlar onun ince ölçümüyle hiç ilgilenmiyorlardı. Bu nedenle de diğer açılardan çok fazla gelişmiş uygarlıklar zamanı ölçmede en ilkel araçlara sahiptiler: damla damla akan kumu ya da suyuyla kum saati, yanmadan kalan mum ya da yağı saatleri gösteren lamba, güneşsiz günlerde hiçbir işe yaramayan güneş saati.
Bütün bu aletler takribi ve hatalıydı ve sık sık da hava şartları ya da bakıcının tembelliği yüzünden güvenilirliklerini kaybediyorlardı. Antikçağ ve Ortaçağda çok kısıtlı bir azınlıktan başka hiç kimse zamanın matematiksel kesinliğiyle uğraşmadı.

Oysa modern Batılı insan saat zamanının mekanik ve matematiksel sembollerine göre işleyen bir dünyada yaşıyor. Saat onun hareketlerini dikte ettiriyor ya da eylemlerini engelliyor. Saat, zamanı, doğanın bir sürecinden sabun ya da cariye alınıp satılabilen bir metaya dönüştürüyor. Ve, kesin zamanı belirleme araçları olmaksızın endüstriyel kapitalizm hiçbir zaman gelişemeyeceği ve işçileri sömürmeye devam edemeyeceği için saat, modern insanın yaşamındaki mekanik tiranlığın, herhangi bir bireysel sömürücüden ya da herhangi bir başka makinadan çok daha etkili bir unsurunu temsil etmektedir. Bu nedenle saatin, modern Avrupa uygarlığının toplumsal gelişimini etkilediği tarihsel sürecin ayrıntılarına göz atmak yararlı olacaktır.
Bir kültür ya da bir uygarlığın daha sonradan kendi yıkımı için kullanılacak bir aygıtı geliştirmesi tarihte sık rastlanan bir durumdur. Örneğin Çinliler, Batının askeri uzmanlarınca geliştirilen ve sonunda Çin uygarlığının da modern savaşın güçlü patlayıcılarıyla yok edilmesine yol açan barutu keşfetmişlerdi. Benzer bir şekilde, Avrupa Ortaçağ kentleri esnafının da en büyük başarısı, zaman mefhumunu devrimci bir şekilde değiştirerek Ortaçağın ölümüne önemli ölçüde yardım eden saatin icadıydı.
Saatin ilk olarak on birinci yüzyılda manastırlarda çanları düzenli aralıklarla çalmak için ortaya çıktığı söylenir; bu manastırlar sakinlerine sistemli bir yaşam dayatmasıyla ortaçağın, günümüz fabrika sistemine en çok yaklaşan toplumsal biçimidir. Ama ilk güvenilir saat on üçüncü yüzyılda ortaya çıktı ve on dördüncü yüzyıla değin saat, Alman kentlerindeki halka ait binaların süsleri kadar yaygınlaşmadı.
Ağırlıkla işleyen bu ilk saatler ayrıntılar açısından doğru değildi ve on altıncı yüzyıla kadar büyük bir güvenilirliğe ulaşılamadı. İngiltere’de 1540’ta Hampton Court’da yapılan saatin ülkedeki ilk doğru saat olduğu söylenir. On altıncı yüzyıldaki saatlerin doğruluğu bile görelidir çünkü onlar yalnızca saatleri gösteriyorlardı. Zamanı dakika ve saniyelerle ölçme fikri daha on dördüncü yüzyıl matematikçileri tarafından düşünülmüştü ama 1657’de sarkacın bulunuşuna kadar dakika kolunun eklenmesine izin vermeye yeterli bir doğruluk sağlanamadı, saniye kolu ise on sekizinci yüzyıla kadar ortaya çıkmadı. Bu iki yüzyılın, kapitalizmin toplum üzerindeki ekonomik hakimiyetini kurmak üzere endüstri devriminin tekniklerinden yararlanabilecek kadar geliştiği yüzyıllar olduğu gözden kaçırılmamalı.
Lewis Mumford’un gösterdiği gibi saat, hem teknikler hem de insan alışkanlıkları üzerinde etkisiyle makine çağının anahtar makinesidir. Teknik olarak saat, insan yaşamında önemli bir yer edinen ilk gerçek otomatik makineydi. Onun icadından önce yaygın olan makineler, işlemeleri, insan ya da hayvanın kas gücü, su ya da rüzgar gibi dış ve güvenilir olmayan güçlere bağlı olan bir yapıya sahiptiler. Yunanlıların bir dizi ilkel makineler yaptıkları doğrudur ama bunlar Hero’nun buhar makinesi gibi, ya tapınaklarda ‘doğaüstü’ etkiler elde etmek ya da Levanten şehirlerinin tiranlarını eğlendirmek amacıyla kullanılıyordu. Fakat saat, halk için bir önem ve toplumsal bir işlev kazanan ilk otomatik makineydi. Saat yapımı, insanların makine yapımının temel esaslarını öğrendikleri ve Endüstri Devriminin karmaşık makinelerini üretecek teknik beceriyi kazandıkları bir endüstri halini aldı.
Endüstrinin sömürü sistemi için gerekli olan yaşam düzenliliği ve sistemliliğini en iyi şekilde sağlayan bir araç olduğu için, toplumsal olarak saat diğer makinelerden daha radikal bir etkiye sahip olmuştur. Saat, zamanın -o kadar anlaşılmaz bir kategori ki daha hiçbir felsefe doğasını belirleyemedi- kadran çevresinin sağladığı en elle tutulabilir somutlukta ölçülebilmesine olanak verdi. Süre olarak zaman önemini kaybetti ve insanlar basmanın uzunluğundan söz edermişçesine zamanın ‘uzunluğundan’ söz etmeye ve onu düşünmeye başladılar. Ve artık matematiksel sembollerle ölçülebilen zaman diğerleri gibi alınıp satılabilecek bir meta gibi görünmeye başladı.
Özellikle yeni kapitalistler aşırı ölçüde zaman bilincine sahip oldular. İşçilerin emeğini sembolize eden zaman onlara neredeyse endüstrinin temel hammaddesi olarak görünüyordu. ‘Zaman paradır’ kapitalist ideolojinin en önemli sloganlarından biriydi ve saate bağlı kimse kapitalist idarecilik tarafından getirilen yeni tip memurların en çarpıcısıydı.
İlk fabrikalarda, işverenler, işçilerin bu değerli yeni metalarından bir parça daha çalmak için saatlerini ileri ya da geri alıyorlar ya da fabrika düdüklerini yanlış zamanlarda çalıyorlardı. Sonraları bu tür olaylar azaldı ama saatin etkisi insanların çoğunluğunun yaşamına önceleri yalnızca manastırlarda bilinen bir düzenlilik dayattı. Doğal bir yaratığın ritmik yaşamına hiç benzemeyen tekrarlamalı bir düzenlilikle hareket eden insanların kendileri de saate benzediler. Viktoryen deyimindeki gibi ‘saat kadar düzenli’ oldular. Ancak hayvanların ve bitkilerin doğal yaşamlarının ve hava şartlarının varoluşa hâlâ hakim olduğu kırsal bölgelerde nüfusun büyük çoğunluğu öldürücü tekdüzelik tıkırtısına yenilmekten kurtuldu.
Başlangıçta zamana karşı alınan bu yeni tavır, yaşamın bu yeni düzenliliği saat sahibi patronlar tarafından isteksiz yoksula dayatılıyordu. Fabrika köleleri boş zamanlarını kaotik bir düzensizlik içinde geçirerek tepkilerini gösteriyorlardı, bu da on dokuzuncu yüzyıl endüstriyalizminin cin kokulu kenar mahallelerine damgasını vurmuştu. İnsanlar içkinin zamansız dünyasına ya da Metodist telkine kaçıyorlardı. Ama yavaş yavaş düzenlilik düşüncesi aşağı doğru ve işçiler arasında da yaygınlaştı. ‘Zamanı boşa harcama’ günahını ilan ederek on dokuzuncu yüzyıl din ve ahlâkı da üzerine düşeni yaptı. 1850’lerde kol ve masa saatlerinin toptan üretimi, önceleri fabrika düdüğüne ya da toplanma uyarıcısına sadece tepki gösterenler arasında da zaman bilincinin yaygınlaşmasına yol açtı. Kilise ve okulda, büroda ve atölyede dakiklik en büyük erdem olarak görünüyordu.
On dokuzuncu yüzyılın her sınıfına sinsice yayılan, mekanik zamana bu kölece bağımlılıktan bugün hâlâ fabrika yaşamını karakterize eden yıldırıcı sistemlilik ortaya çıktı. Buna uymayı başaramayan kimse toplumsal hoşnutsuzlukla karşılaşır -zamanın temel öneme sahip olmadığı uyumsuz bir yaşamı seçmemişse. Aceleyle yenen yemekler, her sabah ve akşam düzenli olarak tekrarlanan tren ya da otobüs itiş kakışı, zamana uygun programlara göre çalışmak zorunda olmanın verdiği gerginlik, bütün bunlar sindirim ve sinir bozukluklarına katkıda bulunur, sağlığı mahveder ve yaşamı kısaltır.
Düzenliliğin mali yükü de uzun dönemde daha büyük bir verimliliğe yol açmaz. Gerçekten de ürünün kalitesi genellikle düşüktür, çünkü zamana ödeme yapmak zorunda olduğu bir meta gibi bakan işveren, işçiyi, zorunlu olarak işin savsaklanmasına yol açan bir hızda çalışmaya zorlar. Niteliğin yerine nicelik kriter halini alınca, zevk işten uzaklaşır ve işçi de ücretinin ve yorgunluğunun izin verdiği ölçüde sinema, radyo ve gazetenin programlı ve mekanik zevkinden mümkün olduğu kadar çok tıkınıp ‘zaman öldüreceği’, endüstriyel toplumun kısıtlı ve monoton boş zamanına ne zaman kaçabileceğiyle ilgilenen bir ‘saat bekçisine’ dönüşür. Yalnızca, aklı ve inancıyla yaşamın risklerini kabul etmeye hazırsa parasız bir adam saatin kölesi olarak yaşamaktan kurtulabilir.
Saat sorunu, genel olarak, makineninkine benzer. Aynı makinenin gerekli olmayan emeği minimuma indirme aracı olarak değerli olması gibi, çok gelişmiş bir toplumda, etkinlikleri koordine etme aracı olarak mekanize edilmiş zaman çok değerlidir. İkisi de toplumun pürüzsüz olarak işleyişine yaptıkları katkılar açısından önemlidir ve insanların verimli bir şekilde işbirliği yapmalarına ve tekdüze uğraşı ve toplumsal kargaşayı yok etmelerine yardım ettikleri sürece yararlanılmalıdırlar. Fakat ikisinin de insanların yaşamına bugün olduğu gibi hakim olmasına izin verilmemelidir.
Bugün saatin hareketleri insanların yaşamının gidişine yön veriyor, insanlar kendi yarattıkları zaman kavramının köleleri haline geliyorlar ve Frankenstein’ın kendi canavarına duyduğu korkuyla bakıyorlar ona. Sağlıklı ve özgür bir toplumda insanın böyle insan yapımı makinelerin hakimiyeti altında olması insanın insan üzerindeki hakimiyetinden daha komik olur. Mekanik zamana referans ve koordinasyon olan gerçek işlevi geri verilmelidir ve insanlar yeniden, artık zaman düzenliliği ve saate tapma tarafından yönlendirilmeyen dengeli bir yaşam görüşüne dönmeliler. Tam özgürlük insanların yönetiminden olduğu kadar soyutlamaların tiranlığından da kurtuluşu gerektirir.

George Woodcock
Çeviren: Handan Tayyar (Kara Sayı: 1)

Resim: La persistencia de la memoria (1931) adıyla da bilinen Belleğin Azmi (Eriyen Saatler olarak da anılmaktadır), Salvador Dali’nin en ünlü tablosudur.


George Woodcock (1913 – 1995) Kanadalı yazar uzun yıllar ingiltere’de yaşadı. özellikle Herbert Read ve George Orwell’in fikirlerinden etkilendi. ikinci dünya savaşı yıllarında savaş ve şiddet karşıtı çalışmalarının yanı sıra, italyan kadın anarşist Marie Lousie Berneri ve bir kaç arkadaşıyla birlikte aylık Freedom dergisini yayınlamaya başladı. 1949 yılında kanada’ya dönen Woodcock, 150’ye yakın kitabıyla ülkenin en çok yazan yazarları arasında yer aldı. Kanada’daki saygınlığının bir sonucu olarak da adı bir sokağa verildi ve Vancouwer kentinin temsili anahtarı kendisine teslim edildi. Bununla birlikte, tanınmamış yazarları desteklemek ve açlık çekenlere yardım etmek için Woodcock enstitüsünü kuruldu.
Aynı zamanda şair ve eleştirmen olan Woodcock’ın “beyaz ada”, “Merkez Tutunamaz”, “Güneyi Düşle” gibi şiir kitapları en çok bilinenlerdir. Yazdığı anarşizm adlı eser, yalnız en önemli eseri değil, aynı zamanda anarşizmin tarihi üzerine yapılmış bir kaç temel araştırmadan biridir.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hayata ve Ölüme Dair Notlar – Erol Anar

Hayatın diyalektiği, tüm gerçekliği kapsar Hırsımız, aşağılık kompleksimiz ve zayıflıklarımızı bazı davranış biçimleri ile örtmeye, göstermemeye çalışırız. Aslında zayıflıkları, eksikleri...

Kapat