Ruhçözümleme ve Modernlik İlkesi — Aziz Yardımlı

0
32

‘Üst İnsanlar tarafından kitlelere karşı bir savaş bildirimine gereksinim var! … Yumuşak ve kadınsı yapan herşey Halkın ya da Kadınların ereğine hizmet eder. Evrensel oy hakkından, eş deyişle, aşağı insanların egemenliğinden yana işler. Ama karşı önlemleri almalı ve bu bütün sorunu aydınlığa ve yargının mahkemesi önüne getirmeliyiz.’ (Nietzsche, Güç İstenci, Kesim 861)

Nietzsche’nin böyle sayısız maçoluk anlatımı çılgınlık dönemine ait görülür, ve ‘sağlıklı’ Nietzsche onlardan bağışık tutulur, üstelik benzerlerinin daha erken yazılarında da bulunmasına karşın. Hiç kuşkusuz burada us-yarılması gibi birşey vardır, ve bu hastalık — şizofreni — duyguyu olduğu gibi kavramı da yakalar, insanı Sevgisinde ve Usunda, Eros’unda ve Logos’unda bozar, onu iletişim kurulamaz, konuşulamaz, birlikte olunamaz bir varlığa çevirir. İnsanın ÖZÜ, İNSAN DOĞASI dediğimiz şeyi yokeder.

Ama Nietzsche’nin bu düşünce akışında mantıksal bir bozukluk, bir kavram bozukluğu, bir anlaşılırlık sorunu yoktur, ve sözcüklerden taşan bir duygu yoğunluğu da eksik değildir. Tersine, eksiksiz olarak durudur, çarpıcı bir biçimde tutarlı ve anlaşılırdır, duygu ve kavram yüklüdür. Ve gene de geç şizofrenik yıllarına ait olduğunda diretilir.

Bu tutarsızdır. Nietzsche şizofrenik değil ama yalnızca paranoiddir. Böyle yazıları Nefret duygusunun anlatımları, Ölüm İçgüdüsünün belgeleridir. Ve böyle yazıları gençlik öncüllerininin olgunluk dönemi vargılarıdır. Paranoya bir korku tortusu olan sözde üst-insanın tamamlanmış narsissizmidir.

Nietzsche modernizme düşmanlığında modernizmin ürünüydü. Ona sevgi vermeyen bir dünyayı değil ama sevginin kendisini yadsıdı, Nefreti, Güç İstencini yüceltti. Modern uygarlık yalnızca sevmeyi değil ama sevilmeyi de tinsel dokusundan dışlar, ve geriye duyguya kendini anlatmak için saldırganlıktan başka bir çıkış yolu bırakmaz. Nietzsche bu karanlık duygunun sanatını yaptı ve modern toplumda yaygın bir duygudaşlık kazandı. Popülerliği nedensiz değildir. Evrensel bir bilinçaltına anlatım veriyordu.

Freud modern toplumda demodedir. Durumun böyle olmaması, modern toplumun kurumsal yapısında — ve üstelik akademik ruhbiliminde, ruhsağaltımı işleyiminde — Freudcu olması çok, ama çok ilginç olurdu. Aslında, saçma olurdu. İnsanı yalnızca kullanan, yalnızca sömüren, onu bir insan posasına çeviren toplumsallık kendi mantığı gereği ona ve bireye ruhsal sağlamlık ve sağlık sunabilecek, onu büyütebilecek herşeyi reddetmelidir. Elbette Freud’u da çünkü o da böyle tek-boyutlu toplumda politik özgürlüğün erotik baskı ile bir olduğunu, uygarlığın kendisinin gerçekte doğaya ve insan doğasına karşı bir barbarlığa bozulduğunu, yalancı gönencin gerçek değerlerden vazgeçme pahasına elde edildiğini düşünenlerden biriydi. Böyle toplumun mantığında ilerlemenin yönü tinsel olandan özdeksel olana, doğal olandan yapay olana, ussal ruhçözümlemeden ruh-dışı ve us-dışı kemoterapiye, sevgiden nefrete, özgürlükten denetlemeye doğrudur. Böyle kuşkucu toplumda, özgürlük insanı küçültücü baskıyı hep birlikte demokratik olarak onaylamaktan oluşur. Çünkü modern çağda ekin kitlesel güvensizliğin ve değersizliğin yeğinleşmesi ve yaygınlaşması anlamına gelir. İnsanlar çok fazla düşünmemeli, çok fazla bilmemeli, mini mini işlerini, düzeneksel ve özelleşmiş işlevlerini yerine getirmelidirler. Yalnızca acı verici kişisel yaşantılarını değil ama bütün bir duygu yetisinin kendisini baskılamayı öğrenmeli, bütününde insan özlerini baskının karanlık ülkesine sürmelidirler. Ruhlarını ekinsel bilinçsizliğe uyarlarken, bilincin kendisini yararsız bilgiden özgürleştirmeli, onun eğitimini felsefeden, varoluşu anlama ve onu anlamlı kılma girişiminden bağışık tutmalıdırlar. Ve o zaman Freud kitle ekinine düşman bir elitist olarak görülür çünkü tek-boyutlu atrofik bilinç ve kişilik için onun kendine esirgediği ruhsal ve ussal büyümenin öneminde diretir. Ve bir tüketim çıldırısına kapılmış duyarsız, duygusuz ve düşüncesiz toplumu çözümlemesi can sıkıcıdır çünkü ona demokratik baskısının dışındaki egemen güçlerden değil ama kendi içinden, bir duygusuzluk yapısı olan kendi kişiliğinden kaynaklandığını anımsatır.

Freud modern kitle ekini için, pazar kurallarını varoluş değerleri yapan politik bilinç için zararlı, aslında tehlikelidir. Hiç kuşkusuz. Ruhçözümleme yalnızca bireyi onu hasta eden toplumuna geri göndermekten, onu kimyasallarla duyarsızlaştırarak ve davranışçı yöntemlerle koşullandırarak uyarlanmış kılmaktan daha çoğunu yapar. Modern toplumsal yapıyı insan usunun ve ruhunun gerçek gizillikleri karşısında değersiz ve anlamsız olarak yargılar. Eros’u sindirerek ve onu Ölüm İçgüdüsüne indirgeyerek varolabilen Açık Toplum için Freud en gerçek, en ciddi, en kalıcı gözdağlarından biridir. Tıpkı Hegel gibi. Ve tıpkı Platon gibi. Tıpkı Mevlana, Rousseau, Goethe, Schiller gibi. Çünkü onun eleştirisi — ve genel olarak idealist eleştiri — dışardan değil ama içerden, sapık ideolojilerden değil ama insanın en sağlıklı doğasından, onun usundan ve duygusundan kaynaklanır. Modern kuşkuculuk başından bu yana bu kendi çözümlemesine ideayı karalayarak, insanın ussal ve duygusal özü kavramını reddederek karşılık verir. Bir yarışmacılık, saldırganlık ve yokedicilik yapısı olan modern toplumda doğallık, sevgi, güven, güzellik, içtenlik, barış ve dostluk demode değerler olmalıdırlar çünkü insana daha iyisinin olabileceğini anımsatırlar, çünkü yalın doğalarında eleştireldirler. Bu toplumda moda olan şey İdealizm ve Romantizm değil ama tam karşıtlarıdır, Pozitivizm, Nihilizm, ve Materyalizmdir — ve bu pop felsefeler uyarlanmanın, uyuşumculuğun bedelini insanın usundan ve ruhundan ödediğini dolaysızca kavramlarında anlatırlar. Modern kitle ekinine katlanabilmenin yolu duyarsızlık ve duyunçsuzluğu, anlamsızlık ve değersizliği, güvensizlik ve nefreti öğrenmekten ve doğrulamaktan geçer. Böylesine riskli destekler üzerine dayanan modern toplumsal yapı için hiçbirşey insanın kendi ussal ve ruhsal doğasından daha büyük bir gözdağı olamaz. Bu değişmez, bengi, saltık olarak değerli ve anlamlı ÖZ karşısında, insan duyarlığının, duygusunun ve düşüncesinin tam gerçekleşmesi olanağı karşısında modern ekinin tüm savunma düzeneği insanın içgüdüsel doğasını etkinleştirmedeki başarısına bağlıdır: Denetimsiz küresel pazar ekonomisi, sadistik bir silahlanma yarışı, bir savurganlık olarak tüketim. Modernizm us-dışı olanın ussal olana karşı, değersizin değerliye, çirkinin güzele, düşmanlığın dostluğa, yanlışın gerçeğe, özsüzlüğün öze karşı karşı kavgası olduğu düzeye dek yenilmek zorundadır. Bir özdekçilik posası olan Postmodernizm ise usa karşı us-yarılmasının hırçınlığı olduğu için yenilmeyi bile başaramaz.

Freudculuk bir insan doğasını, us ve tutku belirlenimleri altında duran bir insan özünü kabul etmek, ve dahası bunda Usun birincilliğini doğrulamaktır: ‘‘Usun üzerinde hiçbir yetke yoktur :: Es gibt keine Instanz über der Vernunft.’’ Us kendine yetkedir, ve bu Freud’un bütünüyle sağduyu kavramlarının üzerine kurmaya çabaladığı ruhçözümlemesinin en ikircimsiz ilkesidir. Dört dörtlük tamamlanmış bir dizge kurmayı istemesine ama başaramamasına karşın, bireysel yeteneklerini ve hiç kuşkusuz kendi baskıcı kişilik yapısının gücünü çok çok aşan bir erotik-ussal karmaşa karşısında sık sık yenik düşmesine karşın, Freud ne bilimde sürekliliği yadsıyan mızmız bir pozitivistti, ne de yaşamın anlamsız, insanın değersiz, ve bilimin masal olduğunu düşünen çatlak bir nihilist. Freud ruhçözümleme kuramını evrensel insan bilgeliğinin bir bölümü olarak gördü. Bu yüzden ona bir felsefe dizgesinin bütünlüğünü vermeyi düşünmemiş olmasına karşın, gene de onu bireysel klinik sağaltımın ötesinde evrensel insanlığın ruhsal dünyasını, duygu dünyasını iyileştirmenin bir yöntemi olarak geliştirmeye çalıştı. Onu olguların ruhsuz bir gözlemi olmanın ötesine, doğrudan doğruya değer konutlayan bir varoluş çözümlemesine yükseltmeye çabaladı.

Freud ussalcıydı, ve Usun Tutkularla çatışması söz konusu olduğunda, o da tıpkı bilimini şiirsel-erotik yapıtının önünde gören ve Freud’un kendisinde bilim sevgisini ilk kez uyandıran Goethe gibi Eros’u eğitmenin, geliştirmenin Usun sorunu olduğunu doğruladı. Ama ‘Us’ çok şey demek olabilir. Aydınlanmanın duyguya, insan ruhuna ilgisiz pozitivist ‘us’ tasarımı gerçekte usun kendisini çiğnerken, buna karşı böyle ‘us’u reddeden romantik Rousseau’nun tutumu ussallığın kendisi olarak görünür: ‘‘Bizim için varoluş duygudur: ve duyarlığımız karşı çıkılamayacak bir yolda usumuzu önceler :: Exister, pour nous, c’est sentir: et notre sensibilité est incontestablement antérieure à notre raison.’’ Gene de, o aynı romantik Rousseau kör içgüdüye karşı ussal Evrensel İstencin egemenliğinde diretti, ve onun insan duygusu için bir engel değil ama tam tersine bir özgürlük güvencesi olduğunu doğruladı.

Us ve Duygu sonsuza dek çatışmak zorunda değildirler. Usu reddeden Duygu onun duygusuz biçimini reddeder. Duyguyu reddeden us onun usdışı biçimini reddeder. Ve gene de çatışmalarının kendisi, iletişim ve etkileşimlerinin kendisi onların bir kez duygu ve bir kez de düşünce kipi altında kavranan bir ve aynı töz olduklarını gösterir. Duygu Ustur, ve Us Duygu. Sevmek saltık olarak ussaldır, ve nefret etmek usdışı. Us ve Duygu özdeştir. Biri olmaksızın öteki de olamaz. Soyutlandıklarında, her biri kendi karşıtı olur: Us duygusuz pozitivist usdışına döner, ve Sevgi usdışı nihilist Nefrete.

İnsan Yaşama İçgüdüsü ile, örgensel eksikliği, uyarıyı, hazsızlığı hazza yükseltme eğilimi ile doğar. Onu öğrenmez. Tersine, Yaşama bağlılık eğilimi doğuştandır, a prioridir. Ve içgüdüde doğuştan bir bozukluk, doğuştan bir kötülük, kendi ile a priori bir çelişki yoktur. Böyle birşey — özerk bir Ölüm İçgüdüsü varsayımı — usdışı olurdu, ‘saçma’ olurdu, ve varolmazdı. Doğal yaşam haz ilkesinin egemenliği altındadır, acı ilkesinin değil. Tüm Doğa ilkin Yaşam kıpısına ulaşmaya çabalar, ve onda nedensellik erekselliğe, bedensel olan ruhsal olana, dürtü isteğe yükselir. Bu yüzden insan isteği barbar içgüdüden daha çoğudur, her zaman uygar duygu yüklüdür. Ve bilinçlidir. Kör bir dürtü değil ama sevgidir. Nesnesinde kendi duygusunu bularak onda başkalığı, sınırı, sonluluğu yener, bütün bir varoluşu sonsuzluk ile donatır, onu anlam ve değerle güzelleştirir. Sevgi yalnızca sevgiyi sever. Tıpkı insanda duyu algısının Güzelliğe yükselmesi gibi, içgüdüsel dürtü de Sevgi olarak duyumsanır, varoluşu baştan sona arı duyguya bürür, analitik yalnızlığı yadsıyan bir özdeşlik özlemi, bireyselliğin evrensel ile bütünleşme dileği, Okyanus Duygusu olur. Eros olur. Ruh doyumunu, mutluluğu yalnızca ruhta bulur. Bu birlik ne denli haz ise, yitişi de o denli acıdır. Bu düzeye dek acı ruha dışardan değil ama kendi içinden, kendi doğasından gelir. Birliğin bozuluşu en değerli olanın, duygu olarak varlığın yitişidir, varlığın katlandığı yokoluştur, sonsuza dek unutulması gereken acı, zamandan sürülen, bilinçsiz kılınan anıdır. Ben ile bir olmayan Başkanın doğuşu, varoluşun sınırlanması, Ruhun küçülmesidir. Olgusallık İlkesinin doğuşudur. Ya da, daha iyisi, Modernlik İlkesinin doğuşudur.

Haz İlkesi ve Olgusallık İlkesi arasındaki çatışma durumunda sorumluluğun ilkin öznede, isteğin kendisinde aranması Freud’un kullandığı sözcükler ve anlatmaları gereken kavramlar arasındaki uygunsuzluğun bir sonucudur. Olgusallık (Realite) sözcüğü anlatması gereken dünyaya bir gerçeklik değeri, bir yetke ve üstünlük sanı yükler. Onunla çatışmak, çelişmek, geçimsiz olmak en azından ilk bakışta yanlışlığın kendisi olarak, olmaması gereken şeyin kendisi olarak görünür. Bu düzeye dek, modern olgusallık bireydeki sürekli etkin bir suçluluk duygusu ve bir cezalandırılma isteği ile birlikte işler. Ama bireyi sürekli korku ve endişe içinde tutan böyle olgusallık özgürlüğünü kısıtlamış, sevgisinden vazgeçmiş bir tinsellikten başka birşey değildir. Bu yüzden tam tersi doğrudur: Duygu onu baskılayan bir olgusallık ile çatışmalı, büyümeye, özgürleşmeye çabalamalıdır. Ama bunu dürtüsel değil ama ussal bir erke ile yapmalıdır. Kendi törelliğine insanı sakatlayan bir biçimden daha iyisini veremeyen bir uygarlık ussal değildir. İnsan duygusuz olmayı başaramaz — postmodernist dışında. Duygu insanın doğasıdır, ve insan doğasını değiştirmeyi başaramaz — onu yitirmenin dışında. Değişebilecek olan şey olgusallıktır, insan ilişkileri dünyasıdır, kötü bir uygarlık, kendi kavramı ile geçimsiz bir tinselliktir.

Dünyayı Açlık ve Sevgi döndürür, diye alıntı yapar Freud Schiller’den. Ruhçözümleme Olgusallığı gerçekte olduğu gibi, e.d. ruhsal bir yapı olarak alır: Kişi sinirceye yol açan çatışmayı doğa karşısında, kuşlar ve böcekler ve çiçekler karşısında değil ama toplumsal ilişkiler dünyasında yaşar. Doğa değil ama İnsan acı verir. Baskı kavramının ona doğanın söz verdiği doyumlardan vazgeçme ile hiçbir ilgisi yoktur. Doğal engelleme … bir engellemedir. Açlık ruhu hasta yapmaz. Öldürür. Eşeysel açlık? Hiçbirşey yapmaz. İnsanı yaralayan, ona acı veren, onu hasta yapan, onu usdışına, çılgınlığa, çıldırıya zorlayan şey duygusunun engellenmesi, ruhunun yaralanmasıdır. Eros’un hakkının çiğnenmesidir. Baskı doğal değil ama tinsel bir kavramdır, sevgiden vazgeçiştir, ve sinirce sevgisizliğin reddedilişidir.

Modern yurttaş tecim yapmaz. Tecim modern yurttaşı yapar — ister çalışan isterse çalıştıran olsun, ister alan isterse satan olsun. Tecim Sümerler tarafından, Hititler, Asurlular, Mısırlılar ve Yunanlı ve Romalı ve Osmanlılar tarafından da yapılırdı. Ve bu toplulukların hiç biri bu yüzden özdeksel kazanca tapınmaz, tanrısal, sanatsal, törel değerlerini değersiz olanın kendisi ile değiş-tokuş etmezlerdi. Kendi tarihsel dünyalarında, onurlarını, öz-saygılarını, başkalarına güvenlerini korurlardı. Modern yurttaş tecim uğruna tecim, kâr uğruna kâr yapar. Ve onu bir ayin gibi yapar. Onu bir yurttaşlar toplumunda, sivil toplumda yapar. Tüm ussal özünü, tüm duygusal doğasını iyi bir mal olmak üzere hazırlar, yaşamının en güzel yıllarını böyle sefil bir metayı üretmek için harcar, ve kendini bir pazara indirgenmiş olan toplumuna adar, giderek bir çıkar çatışmaları arenasından daha iyi olmayan toplum uğruna toplumcu da olur. Hiç kuşkusuz modern toplum despotları başından atmış, evrensel istencini yasa yapmış, bireye ne dilerse o olma özgürlüğünü tanımıştır. Ama bir toplumdur, aile ya da topluluk değil ama başında devletin dikildiği bir değiş-tokuş şamatasıdır. Orada insan yoktur. Ya da, eğer varsa, bir dürtü olarak, karşısında yalnızca bir yarışmacı gören bir kazanç itkisi olarak vardır. Modern ekin tüm insan duygusunu, sevgisini, Eros’u toplumdan sürmüştür. Modern yurttaş gereksinim uğruna üretim yapmaz. Aslında yaptığının ne olduğu ile de ilgilenmez. Kâr dürtüsü tarafından davranışa geçirildiğini, pazar kurallarının gelişme, yaratıcılık, çalışkanlık, ve dürüstlük için en iyi güdü olduğunu doğrular. Tüm içgüdüsüyle. Ve tüm bunlarda ruhsal yapısı, bütün bir kişiliği toplumsal düzeneğin bir işlevi olur, ölçülüp biçilen bir değere, satın alınıp kiralanan bir malın eklentisine indirgenir. Birey böyle varoluş koşuluna direnemez. Tersine, duyarsızlaştırılmış, sevgisizleştirilmiş nihilist kişiliğiyle, direnmenin kendisini usdışı görür. Modern toplumun herşeyi devindiren, örgütleyen, güdüleyen değeri özdeksel kazançtır. Modern eğitim bireyi kendisine karşı, usuna ve ruhuna karşı işleyen bu türesizliği yadsımanın tüm kavramlarından, tüm anlam ve değerden soyutlamıştır. Bu baskı modern toplumların yaşamlarına egemen olan, onu anlamsızlaştıran, değersizleştiren, saçmalaştıran bilinçsiz etmendir. Ve kendi değerinin, kendi anlamının bilinçsizi insanlık onu hakeder.

Modern olgusallığın insan için anlamı ‘Kendini bilme!’ buyruğunda yatar: Tutarlı bir baskı yapısı olarak, modern dünya her bileşeninde, her kıpısında kişiliği ussal ve duygusal vazgeçişe zorlar, insanı o olmayan birşeye bozar. Toplumsal ilişki topluluğun sevecen ilişkisi değildir. Tam tersine, bir güvensizlik, kuşku, yabancılık, sevgisizlik ilişkisidir. Bir ilişkisizliktir. Açıkça kabul edilen ve bencillik ilkesi tarafından belirlenen biçimiyle, modern toplum bir yarışmacılık, bir çıkar çatışmaları dünyasıdır, sömürü, türesizlik, ve eşitsizlik ile lekelidir. Orada ilişki insanların değil ama onları atomize eden dolaysız istencin, mülkiyet istencinin ilişkisidir. Toplum Sevgi tarafından değil ama demokratik Nefret tarafından birarada tutulur. Birbirlerini kullanan bireylerin bir öbekleşmesidir. Bir duygu birliği değil ama bir dürtüler çoğulculuğudur. Göreciliğin, değersizliğin, nihilizmin toprağıdır. Bir insanlar birliği değil ama üyeleri tüketim gereksinimi tarafından, tüketim çıldırısı tarafından birbirine tutturulan bir kitledir. İlişkileri yasa tarafından, arkasında gizli bir şiddet gözdağının yattığı evrensel istenç tarafından ayarlanan dev bir pazardır. Küreselleşme isteminde olan, tüm yeryüzünü denetimsiz, karışmasız, duyunçsuz bir pazara çevirmekten ötesini düşleyemeyen bu tinsellikte sinirce neredeyse romantiktir, yapaylığın insan duygusu tarafından reddedilişidir.

Sinirce doğal dünyanın değil, insan doğasının değil ama modern uygarlığın rahatsızlığının belirtisidir. Paradoksal olarak, ruhun sağlığının, diriliğinin anlatımıdır, modern kitle toplumunun insan özünü tam olarak sindirmeyi, onu tam bir nihiliste, postmoderniste çevirmeyi, sevgisizliğin kendisini doğrulatmayı başaramadığının kabulüdür. Bu düzeye dek sinirce — insanı salt yararlı bir nesneye, salt bir işleve, salt değersiz, anlamsız, önemsiz bir hiçliğe indirgeyen olgusallığın en içten reddedilişi olarak — tüm modern eleştirinin, tüm sadistik başkaldırının, tüm devirme, yoketme dürtüsünün, tüm olumsuz özgürlük ereğinin de ruhsal güdüsüdür. Bu modern topluma özünlü sürekli saldırganlık gözdağıdır, ideolojinin de kristalize etmeye çalışıp çabaladığı yokedicilik erkesidir. Ve bir sinirce olarak, düşüncesiz bir tepki olarak, hangi ideolojinin güdümünde olduğuna ilgisizdir.

Freud tüm ussalcılar gibi kuramının a priori geliştiğinin, kendisinin onun mantığını izlemek zorunda olduğunun bütünüyle bilincindedir (‘‘İçgüdüler ve Yazgıları’’nda her zaman bağlı kalmadığı yönteminin ikircimsiz bir betimlemesini verir). Ruhsal görüngüyü, kişilik fenomenini kuramın istediği kavramlar yoluyla belirler, onu dolaysız bilinçte belirlenen raslantısal biçimiyle almaz ama yeniden kavramsallaştırır, onun kendi ilişkilerini, kendi eytişimini izlemeye çalışır. Görüngüyü kendi özünün olanakları karşısında çözümler, olguları yalancı mantıklarından kurtarıp onları kurama uymaya, gerçek doğaları içinde görünmeye zorlar. Tüm nesnellik çabasına karşın, Freud sık sık uygunsuz, gereksiz, giderek yanıltıcı ve anlaşılması olanaksız bir terminoloji de geliştirdi. Yalın duyunç kavramı yerine üst-ben, us yerine ben, içgüdü yerine O (das Es, id), ve içgüdüyü id için olduğu gibi ego için de, süper-ego için de ileri sürdü. Üst-ben duyunç ve saldırganlık-dürtüsü arasında salınır, libido içgüdü ve istek arasında. Böyle kararsızlıklar ruhçözümlemeyi biraz daha anlaşılmaz, biraz daha bilmecemsi, ve biraz daha da çekici kılar. Ama ussal düşüncenin en onurlu terimleri arasında bulunan baskı, narsissizm, eros, ölüm içgüdüsü gibi kavramları da ona ya da onun vurgulu kullanımına borçluyuz. Böyle kavramların ve alegorilerin bir bölümü yeni anlamlarını fazla direnç göstermeden üstlendiler ve az çok tutarlı olarak kullanıma girdiler. Freud’un çalışmasında Hegel’de gördüğümüz gibi dizgesel ve mantıksal arkatasarları ile birlikte sunulan çözümlemeler, ya da Aristoteles’te gördüğümüz gibi son tutarlılık düzeyine getirilmiş bir bakış açısından üretilen çözümlemeler yoktur. Freud darmadağınıktır. Kuramsal çalışması sık sık her tür övgüye olduğu gibi her tür suçlamaya da izin verecek bir plastik kütle gibidir. Böyle denemeler arasında yalnızca bilinçaltı ya da baskı kavramı üzerine getirilen vurguyu anımsamak, ve her kuramsal açımlamayı, önermeyi, uslamlamayı, çıkarsama ve vargıyı ne pahasına olursa olsun bu ilkenin ışığı altına düşürmeye çalışmak, bu güçlüğü göze almak zorundayız.

Freud’un ruhsal baskıyı temel alan kuramı yalnızca bireysel patolojinin bir çözümlemesini yapmakla kalmaz, ama insan tarihinin hiçbir döneminde görülmeyen evrensel bir patolojinin, ve bunun üzerine kurulu bütün bir modern paranoya toplumunun çözümlemesini yapar. Tüm ruhçözümleme uygulayımında en önemli olan sorun hastanın — bu durumda modernizmin kendisinin — özgür çağrışıma ve ussal iletişime açık olup olmadığıdır. Eğer nihilist yorum haklıysa, eğer modern toplum postmodern duruma, şizofrenik bir duruma dek bozulmuşsa, ussal bir diyaloğa, kavram mantığı düzleminde bir iletişime bütünüyle kapanmışsa, ussal ruhçözümleme geçersizdir. O zaman hiç kuşkusuz en iyisi insanın yazgısını davranışçı despotun eline, onun hayvan yöntemlerine, kemoterapilerine vb. bırakmak, insan olmaktan vazgeçmeyi kabul etmektir. O zaman faşist Skinnerler insanlığı diledikleri gibi yönetebilirler. Ama bu irrasyonalistin, kötümserin, nihilistin bakış açısıdır. Olgusallığı salt kendi sapınçlarının, aslında çıldırısının terimlerinde algılayabilen bu şizofrenik kişilik modern uygarlığın herhangi bir çözümlemesini yapmakla ilgilenmez. Usunu ve ruhunu bütününde terketmiş bu anlamsız ve değersiz kişilik onun kendisini de yaratan modern toplumda yalnızca kendi duygusuz ve kavramsız iç dünyasını algılar, kendini ancak uygarlığın dayanılmaz çirkinlik, türesizlik, ve saldırganlık bölgelerinde kendi yerinde duyumsayabilir. Yetenekli olduğu tüm duyguyu, Nefret duygusunu türesizliğe değil ama türenin kendisine karşı, usdışına değil ama usun kendisine karşı çevirir. Tüm hazzını Ölüm İçgüdüsünden türetmekle ilgilenir, Usa karşı, Evrensel İnsanlığa karşı sadistik Güç İstenci bayrağını yükseltir.

İnsanın ruhsal doğasına yaptıkları açısından çözümlenmeleri modern toplumsal değerlerin — varsıllık, güç, duyu hazları — kendilerinin birer baskı düzeneği olduklarını gösterir. Duyguyu uzaklaştıran, ruhu ona dışsal olanın bir eklentisine indirgeyen varsıllık modern bireyin uğruna varolduğu değerdir. Güç dolaysızca saldırganlık içgüdüsünün anlatımıdır, ve insandan başka birşeyi hedeflememesi olgusunda nefreti eşit ölçüde dolaysızca temel bileşeni olarak içerir. Özdeksel varsıllık bir kural olarak duygudan ve duyunçtan yitirme pahasına ve gücün yüceltilmesi yoluyla büyür, insanlığın evrensel olanağı olarak değil ama özel mülkiyet olarak, ölçüsüz bir istenç yoğunlaşması olarak her zaman şiddete gereksinir. Böyle duygusuz ruhun yetenekli olduğu biricik haz olarak duyusal haz sevgisizdir, ruhsal hazdan yoksundur. Bir özdeksel değerler yapısı olarak, modern uygarlık tüm bileşenlerinde insan doğasını ona uymayan bir biçim almaya zorlar, ve bunu onu kendi tinselliğinden, duygusundan, sevgisinden, mutluluğundan uzaklaştırarak yapar. Modern eğitim kurumlarında tüm ruhu, tüm usu değerden bir yüksüzleşme işleminden geçirilen birey kendini olgusallığa uyarlamanın en iyi yolunun ve bedelinin sevgiden, duygudan, sağlıklı insan olma yeteneğinden vazgeçmek olduğunu öğrenir. Ancak böyle bir kişilikle yurttaşlar toplumunun normal bir üyesi olmayı umabilir. Ancak küçülerek dayanabililir. Freud için baskı düzeneği tüm modern kişiliğin mimarı, ve modern karakter ‘vazgeçilmiş nesne yatırımlarının bir tortusu’dur. Ama ruhçözümleme nihilist bir vazgeçişte sonlanmaz. Tam tersine, bir ideal ölçüte başvurduğu için varolanın bir eleştirisi olur, ve eytişimi onu insanın doğal dürtüsünü tinsel bir değer olarak doğrulamaya götürür, insanı doğaya bağlayan en alt belirlenim onu uygarlaşma sürecindeki bir varlık yapan en yüksek belirlenime dönüştürülür: Yabanıl Eros tanrısal Eros olur. Bu düzeye dek, Sanat ve Din Freud’un onlara dayattığı libidinal kökenlerinden özerkleşirler, gerçek Eros’un, Okyanus Duygusunun anlatımları olurlar. Kuram salt doğal içgüdünün insana özgü gerçekliğinin Sevgi olarak insan varoluşunun en anlamlı, en değerli kavramı olduğunu tanıtlar. Us ve Duygu, Logos ve Eros birleşirler. Ruhçözümleme Sevgiyi, en sağlıklı Romantizmi yoketmek bir yana, tersine Nefreti usdışı olarak, varlığın karşıtı olarak yadsır, ve insana baskıcı gönencin ondan aldığı Romantizmi çok daha da dikbaşlı olarak geri verir. Ruhçözümleme, tüm gerçek bilim gibi, bir değerdir.

Freud’un kendisi Ruhbilimin kavramların en son çözümlemelerini ürettiğini pekinlikle ileri sürmez. Ama sık sık ve belli bir kuşku dozuyla da olsa, Tanrı, Sevgi, Bir, Eros kavramlarının gerçek değer ve anlamları karşısında bir pozitivist pozunu üstlenir. Bu kendi kuramının mantığına kendi başkaldırısı, Eros’a kendi güvensizliği, kendi baskısıdır. Gene de insan ruhunu haplarla, kimyasallarla biçimsizleştirmeyi, onu soysuzlaştırmayı ‘sağaltım’ olarak gören sıradan, sığ pragmatizmin yöntemlerini doğrulaması söz konusu değildir (üstelik bunların zaman zaman yaşam kurtarıcı olmalarına karşın), ve insanın kendini anlamasını değil ama yalnızca davranışını ‘denetlemeyi’ başarmasını sözde iyileşme olarak gören ıvır zıvır ‘kuramları’ ciddiye alması bile olanaksızdır. İnsanı en gerçek doğasında ruhsal bir varlık olarak görür, bir kimyasal bileşik olarak değil, bir hayvan olarak ise hiç değil, ve kendi pozitivizmi yine kendi kuramı tarafından çürütülür. Evrensel erotik içgüdünün kendi yabanıl biçimini, Ölüm İçgüdüsünü yenmesinin olanağını onun Us-Logos ile barışmasının olanağı olarak tanıtlamaya çalışır. Bu usdışı Eros’a karşı Usun birincilliğini ileri sürer. Freud’un çok açık ikircimleri, çok belirgin tutarsızlıkları düşüncelerini kuramını anlamamızı ne denli güçleştirse de, kendi kişisel çatışmaları aynı zamanda bize dev bir ölçekte bütün bir modern ekinin kendi iç çatışmalarının bir aynasını verir. Olumlu olanı, gerçek olanı, yanlış ya da olumsuz ile birlikte öğrenmek, kendi önyargılarımızın da her durumda nasıl Freud’un çalışmasının içersinde işlediklerini görmek hiç kuşkusuz yanlışı bütünüyle bir yana atan salt olumlu bir kuramcılıktan daha etkili bir öğrenme yolu olacaktır. Bu bakımdan Ruhbilimin görevinin ruha despotluk etmek olmadığını öğreten Freud’un dizgesel başarısızlığına bile minnettar olmak zorundayız.

Eros doğal bir dürtü olarak kötü değildir. Ama baskılandığı zaman, kendini doğal olarak anlatması engellendiği zaman Nefretin, insan varoluşundaki tüm yokediciliğin dinamik kaynağı olur. Bu düzeye dek, onu baskılayan modern ussallık onun üzerindeki baskıyı kaldırmanın da biricik anahtarını elinde tutar. Modern yasanın biçimsel eşitlik ve özgürlük ortamında, düşünce kendini korkusuzca, dışsal bir baskı olmaksızın özgürce anlatabilir, ruh usun çözümlemesini dinleyebilir. Ussal evrensel istenç olarak demokrasi toplumsal ruhçözümlemenin olanağını sunar, tüm aptallaştırıcı medyasına, kuşkucu akademizmine karşın, ussal öz-eleştiriyi yasaklayamaz. Orada, Us Sevgiyi özgürleştirecek biricik güç olarak, ve Sevgi Usu modern uygarlığın ona verdiği pozitif biçimden kurtaracak biricik güç olarak işleyebilir. Ne denli hastalanmış olursa olsun, Eros modern varoluşta bile anlamından, değerinden bütünüyle vazgeçemez. ‘Sevemezsek, hasta oluruz,’ ve hastalanmış, baskılanmış Eros yokedicidir, Ölüm İçgüdüsüdür. Protestan damgalı modern uygarlığın ve kaçınılmaz olarak ona öykünen yarı-modern toplumsal biçimlerin başından bu yana en iyi başardıklarını tanıtladıkları şey yokediciliktir. Ve gene de, Postmodern sapıklığın tersine, Modernlik ilkesi ussal diyaloğa, ussal iletişime, ussal ruhçözümlemeye açıktır. Tüzel yapısı ile, Evrensel İstenç kavramı ile, ve Duyunç özgürlüğü ile, Modernizm iletişim olanağını bastıramaz. Modernizm yalnızca paranoiddir, şizofrenik değil. Modernizm duyguya yeteneklidir, üstelik bu karşıtına dönüşmüş Eros olsa bile. Eros ancak karşıtı ile, Nefret ile, Ölüm İçgüdüsü ile birlikte gerçektir. Ama bu diyalektiği çürüten bir analitik gelenek, Ölüm İçgüdüsünü Yaşam İçgüdüsünden bağımsız bir paradigma olarak gören pozitivizm, Eros’u bir metin olarak, yapısızlaştırılacak bir yanılsama olarak gören bir nihilizm ruhçözümlemenin koltuğuna yatırılamaz. Modernizm sağaltılabilir. Yaptıklarından ve yapamadıklarından ötürü, Bill Gates’in yüzü kızarabilir. Amerikan ulusu Vietnam savaşının sorumluluğunun demokrasinin, evrensel istencin üzerine düştüğünü doğrulayabilir. Nazilere ırkçılıklarının aptalca olduğu, Bolşeviklere kendi yaptıklarının da hırsızlıktan başka birşey olmadığı anlatılabilir. Ama uzayın sonlu olduğunu, zamanın başlangıç noktasını keşfettiğini ileri süren göreciye, çizgi üzerindeki noktaları sayan ve sonsuz sayılarla toplama çıkarma işlemleri yapan pozitiviste, değerlerin göreli olduğunu tanıtlayan bir nihiliste, pi sayısının değişken olduğunu bulan ve feminist matematik isteminde bulunan postmoderniste ruhsal ve ussal her sağaltım yasaklanmalıdır.

Ölüm İçgüdüsüne bütününde uygarlığın değil ama modern uygarlığın birincil patolojisi olarak tanı konduğu düzeye dek, Freud’un olgusallık ilkesi tüm tarihe yayılan bir baskı süreci olmaya son verir, kendisiyle birlikte pekçok ruhçözümleme kurgusunu da o tarihsel bölgeden alıp götürür. Böylece insanlığın mutsuzluğunu bütün bir tarihin yazgısı olmak yerine modernlik ilkesinin insanın değerlerine, Doğasına, barış ve özgürlüğüne karşı işleyen anamalcı ve eşeyci, nihilist ve kapitalist, sadistik ve militarist örgütlenişinin vargısı olarak çözümler.

Ruhçözümleme kuramı Sevgi ve Nefret, Yaşam ve Ölüm karşıtlarının birliğini doğrulamada, Olgusallığı yargılayacak enson ölçünleri yine onun kendisinden türetmede tamamlanır. Kuramın tüm mantıksal yapısını belirleyen ve onu tutarsızlıklardan, iç çelişki ve kabalıklardan temizleyecek olan ilkesi eytişimsel Eros’tur. Onda, erotik Us birincildir, ve ussal Eros da. Usun belirlenimi sonsuza dek Tutku ile çatışmak değildir. Tam tersine, ikisinin de kavramları soyut başkalığı, herhangi bir biçimde sınırlanmışlığı tanımaz: Her ikisi de sonsuzdur ve kendi karşıtında yalnızca kendisini bulmalıdır.

Bir yandan, Erotik Us — anlam isteyen ve seven Us — kapitalizmi ve militarizmi besleyen pozitivizmi, onu destekleyen anlamsızlığı yoketmeli, ve öte yandan, Ussal Eros — değer isteyen bilgelik Eros’u — yine aynı kapitalizmi ve militarizmi besleyen nihilizmi, onu destekleyen değersizliği yoketmelidir. Us ve Eros, Bilgelik ve Sevgi Birdir. Romantizm İdealizmi ve İdealizm Romantizmi içerir: İkisi birlikte, bilgelik sevgisi olarak, FELSEFE olarak, insanı Ereğine, orada Güzelliğin, Sevecenliğin, Gerçekliğin bir olacağı insan varoluşuna doğru güdülerler.

Sonuna dek açınmış, özgürleşmiş Duygu özgürleşmiş Us ile barış içindedir, onda bir engel, sınır, baskı bulmaz; ve sonuna dek açınmış, özgürleşmiş Us özgürleşmiş Duygu ile barış içindedir; benzer olarak. Ancak gelişmesi engellenmiş, baskılanmış usun sindirdiği Eros korkar ve saldırganlaşır. Olgusallığı kendi yadsınması olarak algılayarak Yoketme İçgüdüsü olarak yanıt verir. Bu us ve duygu yıkıntısı modern uygarlığın insana verdiği kişiliktir, ‘vazgeçilmiş nesne yatırımlarının bir tortusudur’ (1923b, III.5). Dünyasını düşman gördüğünden, onda duyuncun alabileceği en yüksek biçimler bastırılmış saldırganlık olarak suçluluk duygusu, ve kaçınılmaz nefret duygusuna karşılık olarak ceza gereksinimidir. Paranoya modernliğin bilinçaltına tahtını kuran ruhsal bileşenlerden biridir.

Özgürlük hem Usun hem de Eros’un saltık hakkı, saltık değeridir. Her birinin özgürlüğü her birinin kendisini tam doğasında özgürce edimselleştirmesi, tüm gizilliğini yaşama dökmesi, hiçbir karşıt tarafından sınırlanmaması demektir. Birbirlerini sınırlamamaları, en özsel içeriklerinde çelişmemeleri demektir. Her birinin sonsuz olması onu sınırlayan karşıtında, kendi başkasına kendini bulması demektir. Tam gelişmiş Eros yokedici değildir çünkü tüm tinsellikte bulduğu yalnızca kendi duygusudur. Ve tam gelişmiş Us kuşkucu değildir çünkü tüm varlıkta bulduğu kendi ussallığıdır. Eros en tam doğasında çoktan Bir yapıcı, ve Us en tam doğasında türlülükten Özdeşlik yapıcıdır. İdealarında, birbirlerini engellemeleri söz konusu değildir. Her ikisi de Birdir. Birbirlerini engelledikleri düzeye dek, hiçbirşey çatışmalarından daha sağlıklı, daha ussal değildir.

‘Uygarlığımız, genel olarak konuşursak, içgüdülerin bastırılması üzerine kurulmuştur,’ der Freud. Bu önerme modern dönemin başlarında moda olan ilksel Doğa Durumu miti ile aynı öncülden doğar: Uygarlığı önceleyen durum bir özgürlük, engelsiz doyum, sınırsız mutluluk durumudur — insanlığın suçsuz Altın Çağı. Bu Aydınlanma yanılsamasının tam tersine, arı içgüdü durumu bir yabanıllık, acımasızlık, yokedicilik durumudur ve orada güç haktır. İnsan için böyle soyut bir durumun varolmaması olgusu bir yana, analitik bir paradigma olarak, tinselliğin bütünüyle dışlanması olarak, bu durum dolaysızca hayvanın durumudur. Ve hayvanın varoluşunda baskı olanaklı en anlamsız, en saçma kavramdır. İçgüdü hiçbir zaman baskılanmaz. Ve iç-güdü bir güdü olarak hiçbir zaman etkinliğine son vermez.

İnsan varoluşuna insan olarak başlar, ve tin olarak belirişi salt doğal olmanın zorunluğundan kurtuluşunu, ilk kez özgürlük kavramının ve olgusunun yeryüzünde belirişini anlatır. Uygarlığın içgüdülerin baskılanışı üzerine dayanması formülü olgudan öylesine uzaktır ki, tam tersine uygarlık ancak özgürlük kavramıyla tanımlanabilir. Bütün bir uygarlık süreci bu özgürlüğün büyümesidir, ve bütün bir tarih süreci insanın özgürlüğünün bilincini kazanması sürecidir.

İnsan doğa durumunda bile kendinde tindir, ve karşıtların bu birliği onun durumunu tinsel bir duruma evirir, ekin sürecini başlatır. Salt doğal olan içgüdünün yenilmesi ekinin baskıcı değil ama onun insanı yabanıl Eros’tan özgürleştirici ilk adımıdır. Ailenin ve bireyin, tüm topluluk örgütlenişinin, duyuncun ve törelliğin doğuşudur. İd engellenmelidir, ama bu engelleniş saltık olarak Romantik olmayan bir doğanın yabanıllık, acımasızlık ve yokediciliğinden kurtuluştur. Duygunun olanağıdır. Uygarlığın yararlarının içgüdüye yapılan zorbalığa değip değmediği sorusu anlamsızdır: Süreç tersinir olmadığı için değil, ama içgüdünün kendisinin zorbalığına son vermenin başka bir yolu olmadığı için.

Usun uygarlığı eleştirisi bir doğa durumu ölçünü ile karşıtlık içinde değil ama insanın tüm gizilliğinin edimselleşmesi olanağı karşısındadır, uygarlık kavramının kendisi ile karşılaştırma içindedir. Duygu düzleminden bakıldığında, Özgürlük ile bir olan Sevginin kendine ve başkasına yönelik baskı ile bir olan Nefret ile karşılaştırması içindedir. Ve Usun Eros ile barışması olanağı karşısında, modern uygarlığın ussal eleştirisi o denli de erotik eleştiridir. Baskıcı olmayan bir uygarlık kavramı ruhçözümleme kuramının kendi vargısıdır.

Sevgi bireyin dışlayıcı öz-sevgisinden, bencilliğinden vazgeçmesi, öz-duygusunu başkasında bulmasıdır. Bir duygu olarak, arı içgüdü ekininin aşılmasını, uygarlığa girişi anlatır. Bu düzeye dek, uygarlık içgüdünün bastırılması değil ama içgüdünün gerçekleşmesi üzerine kuruludur. Ve uygarlık süreci eğer bir süreçse, eğer tinselliğin gelişmesi, insanın büyümesi ise, genelde uygarlığın değil ama modern uygarlığın bastırdığı şey tam olarak bu duygudur, eşeysellik değil. Freud’un önermesinin tam tersine, ‘bizim’ uygarlığımız eşeyselliği bastırmaktan bütünüyle vazgeçmiştir, ve sevgisizleştirilmiş içgüdü modern ekinin temel direklerinden biri olmuştur.

Uygarlık içgüdüsel denetimi getirir, ama bu uygarlığın içgüdülerin ‘baskılanması’ üzerine kurulu olması demek değildir. Tersine, denetimsiz içgüdü sevgiyi olanaksızlaştırır, ve onunla birlikte bütün mutluluk olanağını da ortadan kaldırır.

Uygarlık bir kez daha ilkel doğa durumuna dönmeye belirlenmiş bir kısır döngünün geçici bir evresi değildir. Tarih baştan sona patolojik, baştan sona yanlış bir varoluş değildir. Nereye gittiği belirsiz, Ereksiz bir yol değildir. Onu ancak nihilizm anlamsız, değersiz, amaçsız bir hiçlik olarak görür. Ve onu ancak analitik gelenek denilen felsefe düşmanlığı süreklilikten, ereksellikten, ussallıktan yoksun bir paradigmalar yığını olarak görür. İnsan özünü yadsıdıkları düzeye dek, bu ideolojiler Özgürlük kavramını tarihin ereği olarak, insanın kurtuluşu olarak doğrulayamazlar. Başka şeylerin özgürlüğünü savunmak zorunda kalırlar — anamalcılık ilkesinin, denetimsiz tecimin, karışmasız pazarın.

Tinin belirlenimi kendini sonuna dek açındırmak, tüm olanaklarını sonuna dek yaşamak, tüm gizilliğini sonuna dek tanımak ve anlamaktır. Ancak o zaman gerçeklik kavranır, ve o zaman tüm içeriğini ortaya döken insan usu gerçek, iyi ve güzel biçimini kazanır. İnsan olmanın anlamı değerin — tinin o saltık biçimlerinin — doğrulanışıdır, değersizliğin değil.

Ruhçözümleme ekinsel olarak ileri sürdüğü denli kapsamlı ve güçlü bir kuram değildir. Aslında, bilinçsiz süreçleri ekinsel oluşumların açıklayıcısı yapma savında olduğu düzeye dek, yanıltıcıdır. Freud Sanat, Din, Bilim, giderek Felsefe gibi gerçek ekinsel etkinlikleri, uygarlığın kendisini tanımlayan bu birincil boyutları bilinçsiz süreçlerde temellendirdiği düzeye dek, saltık tinin gelişiminin aslında içgüdüsel bir baskı düzeneğinin yan-ürününden başka birşey olmadığını ileri sürdüğü düzeye dek, yalnızca ruhçözümlemenin temel kavramlarının uygarlık kavramının kendisini anlamadaki ve anlatmadaki yetersizliğini gösterir. Ve Ölüm İçgüdüsü savının uygarlığın kendi özüne ait olduğunda ve Yaşam içgüdüsünden bağımsız bir eğilimi anlattığında direttiği zaman, Freud ruhçözümleme kuramını altüst eder, onun kendisini bir bilinçaltı yapısına, bir baskı belirtisine, saltık patolojiye indirger.

Ama Ruhçözümleme kuramı bu saldırıya karşı bağışıktır. Uygarlığa koyduğu tanı bütünüyle doğrudur: Baskı evrensel bir olgudur, sevgisizlik ve doğrudan nefret ekinsel ölçünlerdir, ve saldırganlık kitleseldir. Ve tümü de genel olarak uygarlığın değil ama özel olarak Modern Uygarlığın semptomlarıdır.

Modern kitle ekini kendi güvenliği için içgüdü üzerindeki baskının gevşemesinin zorunluğunu algılar, ve onu kendini mutluluğa dışsal biçimlerde doyurabilmesi için başıboş bırakır. Törellik pazar kuralları tarafından herhangi bir ahlak dizgesi tarafından olabileceği denli etkili olarak düzenlenir. Gerçekte, modern toplumun eşeyselliğin kısıtlanmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Onun ilgisi tecimdir, bildiği biricik töre sözleşmenin tüzesidir — yasa —, ve tanıdığı biricik ilişki değiş-tokuş, alım-satım ilişkisidir. Modernliğin kısıtlaması gereken şey, kendi türesiz varoluşu için özellikle bir enaza indirgemesi gereken şey Eros’tur. Ancak erotik ilişkiden vazgeçmiş bireyler modern varoluşun gerektirdiği toplumsal, tüzel, tecimsel çatışma ilişkilerini sürdürebilirler. Baskıcı mutluluk insanın doyumunu insanlardan başka kaynaklardan türetmesinin anlatır. Freud’un kendisi hazsızlıktan kaçınmak için, insansız mutluluğu elde edebilmek için koşulun Eros’tan vazgeçmek olduğunu söylüyordu: ‘‘Başkalarından uzakta durma insanlarla ilişkiden doğabilecek acıya karşı en yakın sığınaktır.’’

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz