Pınar Selek: “Anladıkça sevdik, sevdikçe değiştik…”

Pınar SelekO doğduğunda daha bir buçuk yaşındaymışım. Gelmeden annem beni hazırlamış. Mayıs ayında doğacağını bildiğinden, bana “Anneler gününde hediye bekliyorum senden” diye tekrarlamaya başlamış. Erken konuşmaya başlamışım, ama hediye ne demek, nasıl alınır, bir türlü anlamamışım herhalde. Seyda’nın doğumu yaklaştıkça annem bana hediyeler vermiş, bak şu kadar zaman sonra sen de bana bir şey vereceksin demiş. Tarihleri aklımda tutamayacak kadar küçükmüşüm ama doğum yaklaştıkça annemin tekrarları çoğalmış. Sonra…

Seyda gerçekten anneler gününde doğmuş. Masal gibi. Sonra beni hastaneye getirmişler, annemin üzerine bırakmışlar. Yanında bir bebek. Annem beni tutmuş ve tatlı sert bir ifadeyle sormuş: “Aldın mı hediyeni? Bugün anneler günü.” Ben çaresiz bir ifadeyle ve utançla bakmışım. Sonra tutmuş beni, sarılmış : “Bu sefer ben sana bir hediye aldım. Ömür boyu saklayacaksın onu. Ama bundan sonra her anneler gününde sen bana hediye alacaksın” demiş ve Seyda’yı bana uzatmış. Onun, benim en büyük hayat mükafatı olacağını anlamış gibi sevinçten çığlık atmışım. Sarılmışım hemen, “Sidaa bebek” diyerek sarmalamışım. Sonra o benim bebeğim olmuş, ağladığında ağladığım, güldüğünde güldüğüm. Masallar anlattığım, masallara birlikte inandığımız, birlikte yaşadığımız arkadaşım. Renkli çoraplı küçücük ayaklarına bakınca içim erirdi. Büyüdüler ama hala eriyor. Yıllar, annemin üzerimize saldığı büyüyü azalacağına çoğalttı. Emek yaptı bunu. Emek. Biliyorum ki, sevgi emektir sözü çok gerçek. Yazmak da kıyar ya bazen. Rengini dağıtır, akordunu bozar hayatın. Örümceğin ince ağlarını zedelemeden nasıl dokunursun ona? Nasıl başkalarının dokunmasına izin verirsin, nasıl bir yol açarsın, nasıl yazarsın? Bir de mahrem diye bir şey var. İkimizin arasında özel olan. Sandığımızda saklamak istediğimiz. Denetime, tüketime salmaktan, büyüsünü bozmaktan sakındığımız.

Bozar mıyım? Kıymetlimin, onunla aramızdaki kız kardeşliğin hakkını verebilir miyim? Anlatmayı beceremezsem ne olur, o kıymetinden ne kaybeder? Bir şeycik kaybetmez. Üstelik bu deneyimin sadece bize ait olmayan bir yanı var. Kurduğumuz ilişkinin toplumsal ve politik sonuçlarını paylaşmalıyız. Çocukluğumuzdan beri, kaşlarımızı çatıp düşündüğümüz ama tanımlayamadığımızı şeyi yazmalıyız. Aramızdakini. Yarattığımızı. İlişkimizi. Kız kardeşliğimizi. Aramızdaki? Yarattığımız? İlişkimiz? Kız kardeşliğimiz? Bu kelimeler ne tuhaf. Baş başayken telaffuz etsek, hemen gülmeye başlarız. “Aramızdaki ilişki…” Dil filan çıkarıp dalga geçeriz herhalde. Neyse, kavramını bulamazsak da, dediğim gibi çok düşündük üstüne. Kız-kardeşlik. Öncelikle geleneksel kullanımıyla kan bağını işaret eden bu kavram, daha küçüklükten beri içimize sinmedi. Sonradan kan bağım olmayan kadınlarla aramızda kız kardeşlik kurmayı sevdim ama Seyda’mla ben, sığamadık nedense bu kavramın içine. Hangi kavrama sığdık ki? Ne sığar ki kavramlara? Biliyorum, konu o değil. Küçükken, çok küçükken ellerimizi çenelerimize koyar, çömelirdik. Ağzımızı bükerek, gözlerimizi dışarı fırlatarak derdik ki heyecanla: “Milyonlarca yumurtanın arasından çıkmışız.” Bizi karşılaştıran tesadüfe şaşarak sarılırdık. Yavum hep çatardı kaşlarını şımarıkça: “Ya benimki değil, başka bir yumurta çatlasaydı, ya ben değil, başka bir bebek, başka bir kardeş doğsaydı…” Onu da böyle sever miydim? İşte sana kocaman bir soru. Aramızda böyle bir şey olur muydu? Biz parmak kadar iki kardeş, gözlükleri burunlarından düşen iki dört göz velet, oturup kan bağını, ortamın etkisini, kendi biricikliğimizi ve iradelerimizi didiklerdik.

Aramızdaki sevginin zemini ne? Kardeş olunca, yani aynı karından çıkınca içgüdüsel bir sevgi mi oluyor insanda? Dudaklarımızı büküp başımızı sallıyorduk iki yana. Yok, bizimki sadece içgüdüsel değildi. Annemiz, babamız ne kadar etkilemişti? Birlikte yaşadığımız onca olay? Tabii sonra büyüdük, yere çömelmeden, ellerimizi çenemize koymadan, gözlerimizi kocaman açmadan tartışır olduk. Artık daha çok cevabımız var. İnsanın kendi yaşadığını analiz etmesi çok zor. Ama kendi kız kardeşlik deneyimimden çıkardığım bir kaç düşünceyi paylaşabilirim. Kendinden çıkmak: Vallahi de Sevgi Emektir Sevgi emektir. Çok beylik geliyor kulağa. Ama başka türlü ifade edemiyorum. Şöyle ki:Kız kardeşim benim ilk arkadaşımdı. Kendimden çıkmayı, bir başkasının varlığından heyecan duymayı, o varlığa saygı duymayı, onun biricikliğini anlamayı Seyda’dan öğrendim. Annem, babam ve çevremizdeki başka güzel insanlar da vardı tabi. Onları da çok sevdim. Ama ben bit kadarken, daha bir buçuk yaşındayken hayatıma giren bu küçücük varlıkla birlikte büyüdük, birlikte ağladık, birlikte sevindik, birlikte istedik, birlikte hayal kurduk, sorular sorduk, birlikte yanıt aradık. Sırlarımı ilk ona anlattım, ilk onun sırlarını dinledim. Yeni öğrendiğim her şeyi onunla paylaştım. Uydurduğum masalları ona anlattım, sonra onu uyutmak görevi benim oldu. Masalsız uyumuyordu çünkü yumurcak. Onunla çoğaldım, kendimden çıktım, kendi dünyamı onun dünyasına sardım. Vermeyi, başkası için çalışmayı sevdim. Kendi dışımda bir varlığın dertlerini, hayallerini, mutluluklarını içimde, yüreğimde, midemde hissetmek onunla başladı. İkimizin de birbirine öğrettiği en önemli şey buydu. Birbirimizin sevme kapasitesini, kendinden çıkma kapasitesini büyüttük. Bu deneyimden bugüne çıkardığım ilk ders, sevmenin öğrenilen, büyütülen bir şey olduğu. Reçetesi yok ama verdikçe, emek harcadıkça sevginin nasıl büyüdüğünü çok iyi biliyorum. Bunu sonra başka ilişkilerde de yaşadım. Ortak deneyimimiz sayesinde başkalarıyla da mutlu, güzel arkadaşlıklar kurabildik. Biz şanslıydık, içinde doğduğumuz ortamda bu enerjiyi aldık fazlasıyla ve kendimizle, yakın çevremizle boğuşmadan bunu öğrendik. Rahat başladık, gözümüzü sevmenin, vermenin, fedakârlık etmenin, düşünmenin çok doğal olduğu bir ortama açtık ama sonrası zordu. Sanırım şimdiki sevgimizin temeli bu zorluklarla atıldı. Biz büyüdükçe masalımız romana dönüştü. Ve yazar sürekli başka şeylerle sınadı sanki bizi. Biz ise vermeye devam ettik ve verdikçe büyüttük sevgimizi. Mutluluğun sırrı buymuş, birlikte öğrendik. Sevince, paylaşınca mutsuz olmuyorsun. Çok acı çektik, acıdan boğulacak gibi olduk, hala da öyle ama mutlu kadınlarız biz. 12 Eylül öncesinin hareketli ikliminde nasıl heyecanlandığımızı, sorular sorduğumuzu hatırlıyorum. Pek çok şeyi birlikte keşfettik. Evdeki tartışmalar, sokaktaki yürüyüşler, masallarla birlikte inandığımız idealler. Özgürlük, adalet, sevgi, fedakarlık…
Sonra askerlerin evimize gelişiyle başlayan 12 Eylül günleri. Babamızın götürülüşü. Annemin koluna yapışmamız. Anneme tutunmamız. Onun gözyaşları. Ameliyatı. Para sıkıntısı. Eski günlerin kayboluşu. Cezaevleri. Görüş günleri. Evdeki buluşmalar. Kenan Evren’in konuşmaları. Dışarıdaki bambaşka ortam. Okul, sokak, komşular… Evdeki ve dışarıdaki müzik. Evdeki ve dışarıdaki iklim. Çelişkiler. Çok küçüktük baş etmek için. Ama iki ayrı dünyaya girip çıktıktan sonra, buluşuyorduk ya, anlatıyorduk ya olanları birbirimize. Böyle dayandık. İki küçük çocuk bir masalın, yok yok bir hayatın içine düştük. İki şaşkın kız kardeş, ülkenin, çevremizin, sevdiklerimizin, ailemizin zorlu günlerini birbirimize tutunarak yaşadık. Kaç yangın yerinden el ele çıktık. Ateşlerden birbirimizi çekerek. Kendimizden çok birbirimize üzülerek. Bir değil. Beş değil. Zorlu dönemlerden geçtik. Birlikte direndik. Zulmü, duyarsızlığı, dayanışmanın güzelliğini, akıp giden zamanı birlikte yaşadık. Sadece sessiz bir tanıklık değildi bizimkisi. Birlikte güzel filmler izlemek gibi hiç değil. Yaşadık çünkü. Ülkemizin, dünyamızın, içine doğduğumuz toplumun gerilimlerini adımladık. Karamsarlığımızda da iyimserliğimizde de birbirimizi dürtmeyi… öğrendik.

Birbirimizi görür görmez sevmiş olmaktan dolayı şanslı iki bızdık, mucizelerine ısındığımız hayatın karmaşıklığını ve acılarını birlikte keşfedip, birlikte şaşırarak daha çok yakınlaştık. Çok iyi tanıştık bu arada. Nasıl şekillendiğimiz, nasıl renklendiğimizi gördük, bazı yerlerimizin ne ölçüde katılaştığını. Bir başkasıyla çoğalmak güzelmiş. Anladıkça yüreğimiz de genişledi sanki. İkimiz de liman olmadık. Kaçıp sığınılan bir garaj olmadık birbirimize. Hangi elimizi hangi rüzgara sürmek lazım, bunlarla boğuştuk. Kavga ede ede. Kafamızın, aklımızın köşesindeki kırıntıları paralaya paralaya. Gözyaşları içinde. Sıcacık kucaklarken, sarmalandık. Tek kişi olmaktan böyle çıktık. Verdiğimiz şeyin diğerinde nasıl değiştiğini, başka bir hal aldığını görüp bunu kabullendik. Evet, verdiğimiz şey diğerinde başka bir şekil alıyordu. Çünkü biz aynı değildik. Küçük yaşlarımın şaşırtan bilgisiydi bu.  Şimdi daha iyi anlıyorum ki, başka bir varlığın, seninle iç içe geçse de kendi bütünlüğünü olduğu da öğrenilecek bir şeydir. Ben bu konuda ilk dersi Seyda’dan aldım. Dersi veren Seyda değil, başkası olsaydı bu kadar hızlı öğrenir miydim, bilmiyorum çünkü beni hiç bırakmayan ama asla sürüklenmeyen ve sürüklemeye de çalışmayan kardeşim, dürüstlüğüyle, sadeliği ve tutarlılığıyla ilişkimize yön verdi. . Patikalarımızın birbirinden ayrı olduğunu, ama birlikte akabileceğini birlikte öğrendik. Bana benzemeyen, beni sürekli eleştiren, sürekli uyaran, sürekli başka ayrıntıları gören bir başka varlıkla büyüdüm ben. O varlığı çok sevdim, o beni çok sevdi. O varlıkla iç içe geçtik. İçimde erimeyen, beni içinde eritmeyen kızkardeşim sayesinde başkalarının varlık bütünlüğünü, biricikliğini sadece görmüyorum, hissediyorum. Bir deneyim başka bir deneyime yol açıyor: Kızkardeşimle kendimden çıkmayı öğrenince, başka kızkardeşliklere, dostluklara da açıldım. Kadın milleti böyle; bir açıldı mı tutmak zor.

Sınırsızlık Hatırlıyorum, annemi hep uyarırlardı. Hem de bizim yanımızda: “Çok şımartıyorsun, güçsüz olurlar sonra, hayatla baş edemezler” Dinlemezdi. Aslında bizimki şımartılmak da değildi. Saygımız vardı çünkü ama mesafemiz yoktu. Sürekli kucaktaydık. Lise çağlarında bile. Tekerlemelerle, aşk kokulu laflarla sevilirdik. Pek güçsüz olmadık galiba. Sevginin sınırsızlığını deneyimlemek gücün de sınırlarını genişletiyor bence. En azından ben böyle yaşadım. Bana nasıl sevgi gösterildiyse, aynısını kardeşime, kızkardeşime akıttım.  Seyda’mı da çok şımarttım. Üniversite yıllarında bir sene beraber Ankara’da kaldığımızda, sabah kahvaltısını da hazır bulurdu, akşam yemeğini de. Sonra ne oldu? Anlatmayayım, Türkiye kamuoyu, özellikle Amargi dergi okurları biliyor. Ben cezaevine girince ikinci üniversitesini okuyup avukat olan Seyda, on üç yılı aşkın bir süredir, hem de gittikçe artan bir biçimde, sıkıntılarımızın yükünü en çok üstlenen kişi oldu. Babamın gözü, eli, ayağı oldu. Benim davamın derdi onun omzunda. Yapılması, yapılmaması gerekenleri benden çok o düşünüyor. Annemi ve kendimi geçtim. Kızkardeşimden yola çıkarak söylüyorum. Şımartılmak insanı şımarık yapmıyor her zaman. Aldığın kadar vermeyi de biliyorsun. Sevginin, fedakârlığın, şefkatin sınırsızlığı, yapabilirliklerimizin de sınırlarını genişletiyor. Duyarlı oluyorsun tabii ama kolay yıkılmıyorsun. Temeline, hamuruna kolay su kaçmıyor.                                                                       Kadınlıktan geçen kardeşlik Seyda erkek olsaydı, yani kızkardeşim değil, erkek kardeşim olsaydı ne olurdu? Yine anneler günü hediyesi olarak bana uzatılsaydı?

İlk başta bir şey fark etmezdi tabii. Bebek Pınar, cinsiyetini düşünmeden, bilmeden heyecanlanmış kucağına verilen kendinden küçük bebeğe. Ama sonra öğrendik. Cinsiyetimiz birlikte dank etti kafamıza. Mesele ikimizin de kukusu olması, bir zaman sonra o kukudan kan akması, memelerimizin çıkması değildi. Belli bir yaşta ağda yapmamız, ben daha süslü olsam da ikimizin birlikte kıyafetler denememiz de değildi. Aynı dolaptan aynı giysileri giymek? O da değil. Sokağa çıktığımız andan başımıza benzer şeyler geliyordu. Okulda, girip çıktığımız mekânlarda ikimiz de ayrı ayrı öğrendik: Kadınız. Bu öğrendiğimiz şeyi bugünkü kafayla tartışmadık tabii ama her duygumuzu, sorumuzu paylaştık. Reflekslerimiz ve cevaplarımız aynı olmuyordu genellikle. Ne güzel, tartışıyorduk. O erkek olsaydı, başka türlü olurdu ilişkimiz, orası muhakkak. Daha yakın ya da daha uzak demiyorum, başka çetrefilleri olurdu. Kadın olmak yetiyor muydu peki? Kadınların ilkokuldan beri, çift çift gezdiği, ele ele dolaşıp birlikte tuvalete gittiği zamanlarda okullu olduk. Birbirlerine iki günde “en iyi arkadaşım” diyorlar ve sevgili-aile ilişkisine hazırlanır gibi bağlıyorlardı göbeklerini. Sonra küslükler. Dedikodular. Bu kızların birbirine ihtiyaçları vardı, iyi güzel ama kıskançlığın, rekabetin, egoizmin eşiğini birlikte atlayıp arkadaşlığa devam edebilenler çok azdı. Seyda ile biz öyle olmamıştık ve bu yapışık halin içindeki fesatlıkları, kıskançlıkları, karşılıklı kullanma duygusunu seziyordum. Belki bu yüzden, erkek, kadın, çok arkadaşım oldu ama kimseyle öyle yapışık ikiz olmadım. Ama kızkardeşlik deneyimimin muhtemel etkisiyle, bugüne kadar hayatımı belirleyen dostlarım daha çok kadınlar oldu. Yaşım ilerledikçe, evden çıktıkça, bambaşka ortamlardan gelen kadınlarla yakınlaştım. Zordu, kolaydı. Kızkardeşimden daha kısa süre içinde, daha az deneyim içinde yoğunlaşmak, anlamak, anlatmak… Yeni bir varlığı tanımak, ona hazırlanmak, onu kabul etmek ve sevmek. Yani hep emek. Buna alışığım ama dil farkı yolun üzerine bir sürü taş, kaya, çamur bırakıyor. Taşların bir kısmını tanımıyorum. Yaralarımızın sebebi, kanı, ilacı da başkaymış. Seyda ile biz çok zorluk yaşadık. Ama aynı kadının bacakları arasından süzülmüştük. Aynı sınıftan, aynı sosyal çevreden, aynı koşullardan geldik. Aile, politik arka plan, olanaklar hep aynı. Bunlara verdiğimiz tepkiler farklıydı sadece. Buna alışmak bile önemliydi ama bambaşka arka planlardan gelen ve en önemlisi aslında eşit olmadığım kadınlarla eşit bir ilişki kurmaya çalışmak daha büyük iş. Erkekler birlikte ağda yapmıyor. Cinsel deneyimlerini, dertlerini, çaresizliklerini bu kadar rahat paylaşmıyor. Kadınlar arasında kapıları açmak daha kolay. Bütün mesele odaya girdikten sonra başlıyor. Odanın içinde çünkü tüm tutsaklık. Bütün mesele o odada oturmakta inat etmek. İnat etmek ne demek? Arandaki eşitsizlikleri, farklılıkları görüp çatışmalı, gelişimli, dönüşümlü bir sevgi büyütmek. Düşünmen lazım, dinlemen lazım, sorman lazım, tartışman lazım, değiştirmen ve değişmen lazım. Emek. Emek.  Bir de zaman fazla yok. Çocukken kakasını görmemişsin, ayaklarını sevmemişsin, birlikte çaresizce bakışmamışsın. Hayal ettim. Kakasını, ayaklarını, dizlerindeki yaraları. Feminist olduktan sonra daha kolay inat ettim. Görünenin arka planındaki acıları, sıkışmayı anladıktan sonra kadınlarla birlikte köknar gibi, çınar gibi arkadaşlıklar kurduk. Yorulduk. Yoruldukça değiştik. Yoruldukça anladık. Anladıkça sevdik. Sevdikçe yine değiştik. Ben sevdim bu işi.

Pınar Selek
Büyüttüğümüz Hediye
Kaynak: Evden Uzakta

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kansere karşı savaşı nasıl kazanırız? – Melissa Hogenboom

Kanser tümöründeki hücreler de doğadaki canlılar gibi değişip evrim geçiriyor. Bu sürecin nasıl işlediğini anlamak kanseri daha başında yenmemizi kolaylaştıracaktır....

Kapat