Zahit Atam: Pandora’nın Kutusu bir film değil, bizim gerçekliğimiz (2)


<< Öncesi] Yitirilen idealler ve sinsice yerini alan konformizm; gerçeklikten kopmalar, ön yargılar, böylece her an çatırdamaya hazır iki yüzlü aile anlayışı, ve bunun yarattığı bunalımlar, kaçışlar, nihilizm, sınıfsal farklılıklar, iğreti ilişkiler, iletişimsizlik, suçluluk, korkular, yapayalnızlık, kısaca insana dair her şey Pandora’nın Kutusu’nda saklı.” [2]
Aslında İstanbul’a dönüldüğünde her şey yeniden başlayacaktır, yani üçlü kardeşlerimizin Karadeniz’in bir köyüne giderken açtıkları kutudan ve geçici olarak ara verdikleri çekişmeler ve kendi varoluş tarzlarının kendi içlerinde taşıdıkları çatışmalar, yeniden ortaya çıkacaktır. Her biri kendi dünyalarında bir dizi uylaşımın içinde yaşamaktadır ve bütün bunlar hem kendi içlerinde ve hem de sürekli dışarıdan müdahalelerle sürekli yeni sorunlara neden olmaktadır. Anneye kuralları öğretme çabaları, kaybolan oğlun bulunması, annenin bakımı derken, sürekli farklı kompartımanlara bölünmüş ilişkilerin içlerine girmeye başlarız, ara sıra bunlar arasında bağlar kurulacaktır. Ama gerçek şu ki, iletişim ve paylaşım zemini kurulamayacaktır.

Yukarıdaki satırları yazan yönetmenin söyledikleri bence yalnızca Pandora’nın Kutusu’nun değil, 1994 sonrasında yapılan bütün sanatsal filmlerimizin çizdiği tablonun genel özellikleri, her film kendi ölçeğinde bunların bir bölümünü yarattığı toplumsal ilişkiler ağının içine yerleştiriyor. Başka yönetmenler bu ortamların başka yüzlerine bakıyor, başka nedenler buluyor, herkes kendi boyuna göre bir gerçeklik boyutu inşa ediyor. Kimi sosyal nedenlere daha çok eğiliyor, kimi bunların kişilik özelliklerinde, hatta bu kişilik özelliklerinin garip zaaflı kimliklerin inşasıyla daha çekici kılınmasında at oynatıyor, bizim güzel basınımızın bilge eleştirmenleri ve festivallerimizden de bol ödül alıp, doymadığı en iyi yönetmen ödülleri alıyor. Gerçek şu ki, Ustaoğlu’nun yarattığı sosyal ortam hakikaten insanı düşündürecek kadar düşündürücü ve yıkıcı bir ortam ve bu ortamların kendileri üzerine konuşmak kadar, bu ortamları yaratan nedenler üzerine de konuşmak gerekir, dahası bu sosyal ilişkiler ağının tükettikleri insanların ufkunu da deşmek gerekir. Bunu yönetmenlerimizin yapmasından daha çok eleştirmenlerimizin ve bizzat seyircilerimizin tartışması gerekir, sosyal ortamları çizerken gerçekliğin esintileriyle hareket eden ve bizzat gerçeklikler üzerine gözlemleriyle ve bu gözlemlerin arasında nedensel bağlantılar kurarken, sık sık yapıldığı gibi eğer sinemamız hayali kurtarıcıların müdahalesiyle düzenlenmiş, kendini bulmuş bir gerçeklik yaratılmadığı için sanatçıları eleştirmek anlamsızdır. Yapılması gereken bizzat bu ortamların yarattığı çelişik ve çıkışsız ortamların nasıl kurulduğuna ilişkin tablolardan insanlarımız üzerine anlamlı bir çıkış üretmektir. Yılmaz Güney bir keresinde anlamlı bir şekilde anlatmıştı yıllar önce; devrimi filmlerin içinde yapıp kendimizi kandırarak rahatlamayalım, gerçekliğin sorunları filmsel zeminde çözülmez diye, filmsel zeminde gerçekliğin sorunları çözülmez, gerçekliğin sorunları çözümlenir, gerisi gerçekliğin sorunudur ve yaşamın bizzat kendi içinde çözümlenmesi gerekir.

“İstanbul’un, modern ve geleneksel yapısının çarpık çurpuk gecekondulaşmayı da içinde barındırdığı merkezinde, sıradan, gündelik hayatın akışı ile başlayan hikâyemiz, Batı Karadeniz’in dağlarına doğru yapılan bir kış yolculuğu ile devam ediyor. Bu yolculuk, üç kahramanın iç hesaplaşmasına; tamamen koptukları gerçeklik ile yüzleşmelerine, aslında bir iç yolculuğa dönüşüyor. İç dünyaların derinlemesine ifade edilmeye çalışıldığı dramatik yapıyı, yolculuk boyunca kahramanların ruhsal yapılarına paralel akan görüntüler, metropol görüntülerinden sonra giderek yalnızlaşan kırsal alanlar ve bu kırsallığın bütün bu çarpıklıklardan uzak, masum, sıradan ama sıkışmış, küçücük dünyaları ve ayrıntıları besliyor. Belki de bu ayrıntılar kahramanlarımızın, sürekli üstünü kapatarak kaçmaya çalıştıkları sorunlarının açılmasına neden oluyor. Dağlardan geriye İstanbul’a dönerek devam eden hikayemiz ise şehir hayatının karmaşası içinde, sahip çıkamadığımız değerlere, insan ilişkilerine, içimizdeki kaosa odaklanıyor, şehir hayatının içindeki kaosu metafor olarak kullanarak. Üç kahramanımız bir iç hesaplaşma ile geri döndükleri şehre, beraberlerinde getirdikleri yeni bir kahraman ekleniyor; Yıllardır dağından ayrılmamış, kendi dünyasına kapanmış anneleri Nusret Hanım. Vahim bir hastalığa- Alzheimer’e- yakalanmış olan anne birdenbire kahramanlarımızın hayatına giriveriyor. Kendi sorunlarının kapanına sıkışmış olan kahramanlarımız, annenin de hayatlarına eklenmesi ile ne yapacaklarını bilemedikleri bir karmaşa içinde buluveriyorlar kendilerini. Nesrin, şehrin sokaklarında kaybolmayı yeğleyen, isyankâr oğlunu bulmayla meşgulken, ona başka türlü başkaldıran, dağına geri dönebilmeyi deneyen, sürekli ortadan kaybolan, bir türlü zapturapt altına alınamayan alzheimerli annesi ile nasıl baş edebileceğini bilemiyor. Hayata dair kurduğu bütün normlar, düzen bir anda yıkılıveriyor. İdealize ettiği hayatı, ailesi çatırdayıveriyor. Güzin ise iğreti kurduğu ilişkileri, yalnızlığı, sevgisizliği, hatta konformizmi ile yüzleşiveriyor annesinin hayatına dâhil olmasıyla. Kızların bir türlü bakımını üstlenemediği anneleri ise, metropolün, gelişmiş ultra modern residentlerinden, bohem döküntü köhne mahallelerine, çocukları tarafından bir sepet gibi gönderilirken, aslında bilmeden onların gözünü açıyor. Yaşadıkları sıkışmışlığı fark etmelerine neden oluyor. İki kayıp, isyankâr karakterin hayatı ise bu ironik kaosun içinde kesişiveriyor sonunda. Anneanne ve torun, birbirlerini anlayabilen iki ayrıksı motif olarak birbirlerini buluyorlar. Bir iç yolculukla şehre dönen hikayemiz şehrin farklı mekanlarına döndürüyor aslında kamerasını içinde devinen karakterleriyle; Modern bölgelerinden, eski mahallelerine, gecekondularından, göçmen yerleşimlerine, labirent gibi insanı yutan sokaklarına bakıyor. Ama aynı zamanda en az karakterleri kadar bir muamma olan İstanbul’da bütün detayları, dinamizmiyle bizim hikâyemizin önemli karakterlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası Pandora’nın Kutusu tam bugünün İstanbul’unun, bizlerin hikâyesi.”

Şimdi yukarıdaki yönetmenin sözlerinden devam edersek, şöylesi bir tabloyla karşılaşıyoruz:

Türkiye’de insanlarımız için, burası ister İstanbul olsun isterse başka bir metropol, çünkü herhangi bir kente dair sorunlar değil bunlar, tam da tarihin bu anında Türkiye’nin kalbinin attığı bu kentte, ilişkilerimiz farklı toplumsal sınıflara eklemlenmiş olsa da, bir bütün olarak iletişimin koptuğu bir zeminde yaşıyoruz. Ancak çok önemli şöyle bir durumla karşı karşıyayız; bütün bu ilişkilerin ortasında bir bütün olarak umutsuzuz ve dahası sevgisiziz. Ancak bunun yanı sıra belki de daha acı olanı, bütün bunları nerede ve nasıl arayacağımızı da bilmiyoruz. Bütün bunların açık olarak tartışıldığı bir mekânda yok. Ancak başka bir nokta daha var; bütün bu durumu tartışan insanlarımız olmadığı gibi, bütün bunları tartışan bir sanatımız ve eleştirimiz de yok. Hakikaten acı olan, bu tabloyu örneğin sanatçı-eleştirmen-izleyici arasında da görüyoruz, bütün bu tablodan ise nemalananlar var, örneğin bir Gora’mız, bir Muro’muz, bir Kurtlar Vadisi, bir Osmanlı Cumhuriyeti var, gerçekliğe döndüğümüzde ise, bir Gül’ümüz, bir Tayyip’imiz var, daha gerilere gittiğimizde yine farklı benzerleriyle karşılaşıyoruz. Araya Siyaset Meydanının sınırlı sorumlu eski TEK’i ve sansürlü ve sahneye çıktığında sansür kurulunun nelere izin verip nelere izin vermeyeceğini bilen “bilirkişilerimiz” var. Üstüne üstlük bir de “tarihin tam bu anında bizi teğet geçecek bir krizimiz” var. O zaman bütün bunları tartışacağımız zemin neresi? Bunun tartışılması umuduyla… Pandora’nın Kutusu bir film değil, bizim gerçekliğimiz, yaşamımızı-ideallerimizi-umutlarımızı-hayalkırıklıklarımızı-gündelik pratiğin bizi tüketen zorunluluklarını-ve elbette düzenle uzlaşmak ve yaşamımızı belirli bir düzeyde devam ettirmek için verdiğimiz tavizleri masaya yatıracağımız ve hayatımızı anlamlandırmak için olanı sorgulayacağımız bir hesaplaşma ve yüzleşme mekânı. Başlangıç işlevi görmesi umuduyla…

—————
2 Agy.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Dünya basınında Davos kavgası ve videosu

Dünya basını Erdoğan’ın Davos’ta Peres’le tartışmasını ve paneli terketmesini “Erdoğan hışımla terk etti”, “Türk Başbakanı’ı Peres’le kavga etti”, “Huysuzluk nöbetleri...

Kapat