Özcan Alper ile Söyleşi “Doğuya En Çok Asker Karadeniz’den Yollandı Çünkü:”

“Sonbahar” filmiyle büyük beğeni toplayan yönetmen Özcan Alper, Türkiye’de gösterime giren yeni filmi “Gelecek Uzun Sürer”le Kürt sorununa dikkat çekiyor. Sanatsal üretiminin yanı sıra duruşuyla ve söylemiyle de sosyalist bir gelecekten yana tavır belirleyen Alper, Karadeniz’de devletin geçmişten beri Kürt mücadelesinden kaynaklı özel politikalar uyguladığını, buna karşın solun da Karadeniz’e gerçekten soldan bakmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.
Çatışmaların yoğun yaşandığı 90’lı yıllarda bölgeye en çok Karadeniz’den asker yollandığına dikkat çeken Alper, sistemin bununla, etnik çoğulculuğu nedeniyle Kürtleri en iyi anlaması gereken Karadeniz’i yedeğine aldığını ifade etti.

Son filmi Gelecek uzun Sürer’i çekerken, boşaltılan köylerle ilgili arşiv kaydı bulamadığını vurgulayan Alper, Mehmet Uzun Kütüphanesi’nin üst katında yer alan boş durumdaki 3 odanın “Musa Anter Hafıza Kayıt Merkezi” olmasını önerdi.

Yönetmen Özcan Alper, ANF’nin sorularını yanıtladı:

* Önce Hopa’dan başlamak gerekirse; seçimler öncesinde başbakanın mitingi öncesi ve sonrasında bir çok olay yaşandı. Sonuç itibariyle kamuoyu uzun süre Hopa’yı konuştu. Ancak tabi sonuç noktasına gelene kadar Hopa’daki gelişmelerin bir backraundu var. Kamuoyunun bildikleri dışında Hopa’da neler oldu, neler oluyor?

– Oradaki durumu anlamak için biraz geriye, 90’lara dönmek lazım. Hopa ve Artvin genel olarak kendi tarihinde, yine Çamlıhemşin’de geçmişten beri bir sola yakınlığı söz konusu. Sol bu kadar gerilerken orada ayakta durabildi. Çok kültürlü ve çok fazla etnik yapıya sahip yerler oralar. Lazlar, Peçenekler, Rumlar, Gürcüler, Ermeniler vs. etnik olarak herkes birbirinin ne olduğunu biliyor ama etnik kimlik hiçbir zaman sorun olmadı. Bu anlamda da Türkiye’ye model olabilecek bir yerdir Hopa. Buna paralel olarak durum 80 darbesi ve sonrasında tabi değişmeye başladı. O dönemlerde yaşananları biliyoruz. Devlet her tarafı bir şeklide ele geçirmeye çalıştı. Özellikle cemaat örgütlenmeleri Karadeniz’de çok geliştirilmeye çalışıldı. Bilinçaltında şu var, Türk-İslam ideolojisi oraya tam anlamıyla nüfuz edememişti. Alevilere yaşatılana yakın şeyler denendi orada da. Oradaki insanlar bir şeklide belki feodal ilişkiler sayesinde kendi kimliklerini koruyabilmişlerdi. Gençler bir şekilde yazları oraya dönüyor ve orada bir hareket yaratıyordu. Kendi kuşağımın insanlarının birçoğunda bunu görebiliyorum. Bu kuşaklar arası iletişim hep sürdü. Böylece o sol gelenek hep genç kuşakla bir ilişki kurdu.

– Bu durum 80 sonrasında da korunabildi mi?

Evet korundu. Yani çok fazla göç yaşansa da, üniversite okuyan kuşakların yazın buraya gelmesi, solu bir şekilde canlı tuttu ve kuşaklar arası temasını diri tuttu. Tam bu diğer etnik yapılar erimeye başlamışken, Kürtler bir mücadele başlattı. Devlet bu aşamada Doğuya asker olarak en çok Karadenizli gençleri yolladı. Böyle olunca da çatışmaların en yoğun yaşandığı yıllarda en çok cenaze Karadeniz’e geldi. Buradaki çok kültürlülüğün karşısına bir özel taktik olarak Kürt karşıtlığı uygulandı. Özellikle Trabzon’da denen bu oldu. O zaman bölgede milliyetçi hareketler yoğun şekilde palazlandı ve o şehit aileleri ciddi şekilde milliyetçi camiada nüfuz elde etmeye başladı. Aslında kültürel olarak Kürtleri en çok anlayacak topluluk Karadeniz toplumuydu. O yüzden devlet bu meseleyi çözmek istediğinde, bu tarafa nasıl anlatırız diye düşündüğünde Karadeniz’e gitsinler, çok rahat anlatabilirler. Çünkü orada herkesin kendi anadili var ve bunu kendilerinden de anlayabilecek ve temas kurabilecek en yakın kitledir.

Tekrar Hopa’ya dönersek, 90’lı yılların başında Kürtlerin mücadelesinin yüz yıllık cumhuriyet ideolojisini kırmaya başladığında o karizmanın iflas etmesi meselesi karşı taraf için çok önemliydi. O zaman da şunu yaptılar, özellikle Trabzon üzerinde saçma sapan söylentiler yaydılar, Pontus Rum kurulmaya çalışıyor diye. Rum ve Ermeni düşmanlığı acayip bir noktaya vardırıldı. Böylece bir çok etnik yapı sorunu neredeyse ifade etmekten çekindi. Bir kısım kendi kimliğini saklamak için aşırı Türkçü oldu, bir kısım da karşı tarafından etkilenip, ‘bir dakika bizim dilimiz kültürümüz yok oluyor’ deyip, dönüp bakmaya başladı. Doğu Karadeniz özelinde mesela, Kazım Koyuncu çok önemli bir rol modeldi bu anlamda.

Özellikle 90’ların başında Lazca müzik yapmaları, dergi çıkması, Laz kültürüyle bunu yaparken, öbür taraftan da Gürcüce, Hemşince, Ermenice parçalar söylemeleri çok önemliydi. Böylece buradaki direngen sol bu savaşa cılız bir tepki koymakla yetindi.

91 yada 92 yazıydı örneğin, çok basit şekilde insan duvarlara, bu cenazeler gelmeye başladığında, ‘Yaşasın halkların kardeşliği’, ‘Savaşa gitme kardeş kanı dökme’ gibi son derece basit ama çok öz sloganlar yazabiliyordu. Yaşar Kurt’un yaptığı albüm, Kardeş Türküler’in oralı insanlarla yaptığı işler önemli etki yarattı. Ancak devlet oradaki direngenliğe çok sert bir müdahalede bulundu, insanlar gözaltına alındı. Çevre ve doğa meselesi de bundan sonra kilit bir rol oynamaya başladı tabi. AKP’nin 10 yıllık tekçi ve tahakkümcü politikaları sayesinde her şey Karadeniz’de para olarak görülmeye başlandı. Bütün bölge HES ve barajlarla çembere alınmaya çalışılırken yine Çamlıhemşin ve Hopa gibi yerlerde sürekli bir direniş söz konusu oldu. Oradaki halkın bilinçli duruşu önemli bir etki yaratmaya başladı. Özellikle Hopa çok ciddi bir tepki koymaya başladı ve barajı yapmak isteyen firma vazgeçti. Oradaki o HES karşıtı mücadelenin diğer toplumsal mücadelelerle bir bağı olduğu çok rahat görüldü devlet açısından. Doğana, kültürüne, sahip çıkan, diline kültürüne her şeyine sahip çıkar. Bu dillendirilince AKP yeni bir atağa geçti Hopa için. Bunun Karadeniz’in tamamına yayılabileceğini hissetiler ve kötü örnek olacaktı onlar için. Devlet Karadeniz’i hep arka bahçe olarak kullandı çünkü.

ZONGULDAK SOSYALİST BİR PARTİNİN KALESİ OLABİLİRDİ

Birikim dergisindeki yazınızda solun merkeziyetçi yapısından bahsediyorsunuz. Bu durum Karadeniz’de geçmişten bu güne neler getirdi, neler götürdü? Hem sendikal hareketler hem irili ufaklı sol hareketler adına.

– Sovyetler ve sonrasındaki hareketlere baktığınızda tabana yayılmama, sonradan bürokratik hal alma sol hareketin tamamının bir sorunu. Sol açısından bakınca, hep İstanbul merkezli bir politika belirleme durumu söz konusu. Zonguldak çok önemli bir merkez olabilirdi. Türkiye’de sosyalist bir partinin en güçlü olduğu yer orası olabilirdi mesela. Kadrolar İstanbul’da değil orada yetişiyor olabilirdi. Yerellik meselesini kullanamıyor sol. Tabi bunun Türkiye’deki sol hareketin ideolojik şekillenmesiyle de ilgisi var. Ne kadar bağımsızlaştığını düşünürse düşünsün, bir şekilde bu hastalıklı dediğimiz Kemalist ideoloji sirayet etmiş bir şeklide.

90’larda Kürt mücadelesi yükselirken, insanlar ‘bizim bir dilimiz var, buna sahip çıkalım’ derken, çoğu sol ve sosyalistin bunu bir etnik milliyetçilik olarak gördüğünü ve bundan uzak durduğunu biliyorum. Merkeziyetçilik ideolojik olarak da İstanbul’da şekillendi ve buradan oraya politikalar üretilmeye başlandı. Türkiye’deki Ankara merkezli cumhuriyetin yönetme ve yönetilme meselesini çok açık biliyoruz. Kürt meselesi vesilesiyle tartışılsa da bu özerklik meselesinin bütün sol tarafından tartışılması lazım mesela. Örneğin Kayseri milletvekili olan birinin Karadeniz’deki bir yol ile ilgili söz sahibi olmasını istemem mesela. Durum buna benziyor. Ulusal ölçekteki politikaların yanlışlığı ve yerele uyup uymamasının tartışılmaması önemli bir sorun. Dil meselesi hep Kürtler üzerinden tartışılıyor mesela. Bunu Kürtler başlattı çünkü. Mesela sol neden özerklik meselesini tartışmıyor.

SOLUN KARADENİZ’E SOLDAN BAKMAYA İHTİYACI VAR

* Özerkliğin sol tarafından tartışılmıyor olması, bir çok sorun veya çözüm önerisi karşısında solun tartışmasız ve gündemsiz kalması, yine o merkeziyetçi yapı gibi örnekle, Kemalizm’in sol üzerindeki etkisinden mi kaynaklanıyor?

– Çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Hala o klasik Misak-ı Milli meselesi geçerli. Ama yani Suriye, İran ya da Irak’taki Kürt onlar için bir şey ifade etmiyor. Ya da Hemşin’de dil yok olmuş, çok da umurlarında değil. Ama bu acıyı ben hissediyorum. Benim için çok önemli. Bir şeklide bunu ifade ettiğinde, hala klasik açlık teması işleniyor. Ekmek kadar özgürlük de önemli oysa. Ekmek ve özgürlük biri olmadan olmayacak gerçeklerdir. Solun Karadeniz’e gerçekten soldan bakmaya ihtiyacı var.

* Siyasal ve toplumsal tablo böyle. Bir de kültür ve edebiyat tarafı var. Siz, politik ve toplumsal alanda devletin etkisiznden bahsettiniz. Peki özellikle edebiyat konusunda, sanat ve kültür alanında Karadeniz mevcut renklilik ve zenginliğe yansıtabiliyor mu?

– Aslında bir takım çabalar oldu. Dergiler, gazeteler vs. Ama açıkçası bu tarz şeylerin siyasal alanda destek bulmadan ayakta kalması zor. Edebiyat alanında bir ara Lazca, Gürcüce, Hemşin Ermenicesiyle bir üretim olmadı ama Latin alfabesiyle bazı çalışmalar oldu. Bir alfabe sorunu da var. Bizim önerdiğimiz bir konferans var işte belki sosyalist hareket buna bir cevap olabilir. Biz bir ara Kafkas Kültürleri üzerine bir enstitü kurmayı düşündük Hopa’da ama bunun için büyük bir maliyet lazım. İşte keşke o sol merkeziyetçilik devreye girse bunun için. Türkiye geneli yapılacak bir kampanya ile halledilebilecek sorunlar bunlar. İmkansızın kendisini imkana dönüştürmek çok mümkün. Ama işte bahsettiğimiz yığınla sorun var önümüzde. Keşke Türkiye gerçekten demokratikleşse ve bu alanlara kendisi ön ayak olsa.

* Çatı Partisi girişimi olarak başlayan ve daha sonra Halkların Demokratik Kongresi adıyla devam eden, içinde Karadeniz’den de grupların bulunduğu, Kürt hareketi ve Türkiye solunun yan yana gelmeye çalıştığı bir çalışma var. Buradan bir devrim hareketi, enternasyonal bir çıkış görebiliyor musunuz?

– Çok komplike bir soru. İnsanların artık klasik kemikleşmiş, bu günü bir şekilde etkilemeyen ideolojik ayrımlardan kurtulmak istemesi ya da saçma sapan belirsizliklerden dolayı sosyalist hareketlerin dışında kalan çok ciddi muhalif bir kitle var. Bu kitle bir araya geldiği zaman, diyalektik bir çoğunluk, bir enerji yaratacağı kesin. Bunu 12 Haziran seçimleriyle biraz gördük. Bence iyi bir başarıydı. Tabi özellikle içine çekilmek istendiğimiz bu iç savaş durumu karşısında bu örgütlenmenin çok ciddi bir önemi olacağını düşünüyorum.

ÖZERKLİK KONUSUNDA ÖNGÖRÜ EKSİKLİĞİ VAR

* Özerklik konusunda medya, entelektüel camia ve kısmen sol cenahta yapılan temel eleştiri içeriğinin net olmamasına dönüktü. Peki, halk iradesine dayalı bir yönetim modelini kapsayan bir projenin, yola çıkıldıktan sonra halk tarafından belirlenmesi mi yoksa çerçevesinin teorik olarak önceden belirlenmesi mi demokratik olur?

– Tabi ki bizim de özlediğimiz o sosyalist tablo bu. Birilerinin bizim adımıza değil bizim kendi kararımızı vermemiz. Ama özerklik konusunda çerçeve teorik olarak biraz daha net çizilebilirdi sanki. Belki de sol hareket tarafından tartışılsaydı daha çok netleşirdi. Mesela sorarlar bize bağımsız sinema mümkün mü. Ben de şunu diyorum. Mümkün değil çünkü senin bağımsız bir sinema ağın yok. Çok basit bir şey, Türkiye’de 20 tane sinema salonu mu kuramıyorsun, bunu kuramıyorsan nasıl devlet yöneteceksin. Bölgedeki neredeyse tüm belediyeler BDP’li. Bir dostane tavsiye olarak söylüyorum, Van’daydık, orada çok büyük bir sinema salonu var ama kapalı. Yani alternatif yerel yönetim modelini çok farklı ve basit alanlarda işleterek çerçeve netleşebilir elbette. Biz MKM gibi bir bağımsız yapı olduğu için bu gün iş yapabiliyoruz. Oradan çıktık ve bununla gurur duyuyorum elbette. Yani siyasal alanı geçtim, kültür sanat alanında bile senin politikan nedir, var mı ortada bir proje? Kusura bakmasınlar ama öngörü yok.

MUSA ANTER HAFIZA KAYIT MERKEZİ KURULABİLİR

* Biraz da filme gelecek olursak, neler paylaşmak istersin?

– Temel mesele, bu efendiler sadece masumları katletmekle kalmadılar, aynı zamanda hafızayı da yok etmek istediler ve her şeyi kayıt altına almalıyız o yüzden. Bir şeklide görsel arşivlere ulaşmak istiyordum. Boşaltılan köyler vs. Ama çok acı ki kayıt yok. Arşivlenmiş bir şey yok. Mehmet Uzun Kütüphanesi’nin üst katına baktım. Üç odası boş. Orası Musa Anter Hafıza Kayıt Merkezi olabilir mesela.

* Filmde meseleyi ses üzerinden ele alıyorsunuz. Neden?

– Şöyle bakıyorum, filmlerimi belirlerken, hep içerikten yola çıkıyorum. Burada kurduğum basit cümle şuydu: 30 yıllık bir savaş yaşandı ve ben bir vatandaş olarak etkileniyorum. Bunun yankıları üzerine bir film yapmak istiyorum demiştim. Savaşın yansımaları en çok kadın ve çocuklar üzerine oluyor. O zamanki kadın ve çocuklarla geçecekti film. Hikayeyi öyle kurdum. Sonra bu cümleler üzerinden yola çıkınca başka şeyler de araya girdi. Kültürel belleğin aktarılması sesle oluyor. Kürt coğrafyasında bir şey yapmak istiyorsanız, yolunuz sesin kapısına çıkıyor. Sözlü kültürün en büyük aracı ses. Filmde en çok önemsediğim şey ağıtlar meselesi. Bir bütün olarak filmin kendisinde bir kayıt altına almayı görebiliriz. Özellikle de bu tarafa anlatmak için etkili olacaktı. Hafıza ve bellek söz konusu olunca ses meselesi büyük bir icat olmuyor. Doğal sonuç bu.

* Luis Altusher’in aynı isimde bir kitabı var…

– Evet, okudum, filmin adı oradan geliyor. Ama sonra Murathan Mungan’ın da Karanfil [oku]  diye bir şiiri var ve benzer bir şeyi işliyor. Biraz felsefik bir gönderme yapmaya çalıştım.

Söyleşi: Eyüp Celadet [Fırat news]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tutunamayanlar | Oğuz Atay: “Herşey bana düşman kesildi…”

Evin beyi karşımda oturuyordu : burjuva terliklerini giymiş bir durumda. Ona desem ki : Rasim Bey !.. küçük bujuva yaşantınızdan...

Kapat