Oya Baydar: Türkiye Türklerin, Özbekistan Özbeklerin yurduysa: Kürdistan Kürtlerindir

Oya Baydar“Bu bölücülüktür, terör örgütünün değirmenine su taşımaktır, Büyük Kürdistan hayallerine gaz vermektir” diyerek suçlamadan önce, öfkemizi gemleyip bir an düşünelim. Bir zamanlar Babıâli’nin “amiral gemisi”, hâlâ da en etkili, en yaygın gazetelerimizden birinin yaklaşık 64 yıllık başlık altı sloganını hatırlayalım: “Türkiye Türklerindir”. Türkler olarak kaçımız sorguladık, kaçımız yadırgadık buram buram ırkçı şovenizm kokan bu ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici sloganı? Üstelik Türkiye, üzerinde yaşayan kişilerin ve halkların homojen olmadıkları, Türklerden ibaret olmayan, çok etnili, çok dilli, çok dinli bir coğrafya olduğu halde, ülkeyi Türk unsurlara ait saymakta beis görmedik. Peki “Kürdistan Kürtlerindir” deyince neden irkiliyoruz?

Halklar çoğunlukla üzerinde yüzlerce, binlerce yıldır yaşadıkları coğrafyanın adıyla anılırlar. Bunun tersi de doğrudur, kadîm halk anayurdu olan topraklara adını verir. Türkistan Türkmenlerin, Özbekistan Özbeklerin, Kırgızistan Kırgız halkının, Tacikistan Taciklerin yurdudur. Farklı etnik, dilsel, kültürel grupların aynı ülkenin farklı bölgelerinde yoğunlaştıkları yerlerde de böyledir: Örnekse; Büyük Britanya’nın Wales (Galler) bölgesi Welsh’lerindir, İrlanda İrlandalıların, Fransa’nın Bretagne bölgesi Brötonların, İspanya’da Bask bölgesi Baskların, Katalonya Katalanların, Hırvatistan Hırvatların, Bosna Boşnakların, Moğolistan Moğolların, vb, vb. ülkesidir.

Konu siyasî, ideolojik, stratejik, diplomatik yüklerinden arındırıldığında “Kürdistan Kürtlerindir, Kürtlerin yurdudur” demek, denizler balıklarındır demek kadar sorunsuz, doğal ve de doğrudur.

Korku ecele mâni değil

Korku ecele mâni değildir. Ya da, az yaşa çok yaşa, âkibet gelir başa. Bir halk; ‘kendisi için halk’ olma (kendi kimliğinin ve haklarının bilincine varma) aşamasına geldiğinde, uygun koşullarda, uluslaşma sürecine girer. Hele de belli bir coğrafi bölgede yoğunlaşmışsa, zaman ve mekân koşullarının elverişli olması halinde bağımsız bir ulusal oluşuma evrilir. Günümüz dünya ve bölge dengelerinde epeyce güç ve anakronik ( çağın gidişatına aykırı) görünse de bir ulus devlet kuruluşu teorik olarak mümkündür. Ve bence, o halkın hakkıdır.

Tek bölgede dört ülkeye dağılmış Kürt halkı on yıllardır zorlu, acılı bir uluslaşma süreci yaşıyor. Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin başını çektiği emperyalist güçler tarafından harita üzerinde cetvelle çizilmiş Ortadoğu sınırlarının dörde böldüğü Kürtler, 21. yüzyılın yeni dünyasında kendi bölgeleri Kürdistan’da özerk bir yapı oluşturmanın hayalini kuruyor, hayalini kurmakla yetinmeyip adımlarını atıyorlar. Dağıtıldıkları dört ulus devlet sınırları içinde bu kadar baskı görmeselerdi, asimilasyona, ayrımcılığa, katliama, zulme uğramasalardı bağımsız bir devlet arayışı gündeme gelmeyebilirdi. Ama böyle olmadı, olamadı. Bölgede kısa sürede bitmeyeceği anlaşılan altüstlüklerin, iç savaşın, dış müdahalelerin, mezhep çatışmalarının toz dumanı arasında Kürtler özerk Kürdistan oluşumuna doğru yürüyorlar. Yok sayılmış kimlikleriyle birlikte daha düne kadar adını anmanın dahi suç sayıldığı Kürdistan’ı -şimdilik dört parça kalsa da- kurmaya çalışıyorlar.

Doğrudur, yanlıştır, ulus devletler çağı sonuna gelmiştir, bölgedeki ve dünyadaki siyasî dengeler elverişlidir, değildir, sonuçları iyi olacaktır, kötü olacaktır; hepsi tartışılabilir. Tartışılmaz olan bütün halklar gibi Kürtlerin de kendi yurtlarında bağımsız yaşama haklarının varlığıdır. Bağımsızlık savaşından çıkarak ulus devlet kurmuş, sağıyla soluyla “ulusal bağımsızlık” kavramını en azından lafta fetişleştirmiş bir ülkede Kürtlerin özerkleşme, bağımsız Kürdistan’ı hayal etme çabalarına karşı sağdan soldan, iktidardan muhalefetten yükselen sert ve savaşçı tepkiler üzerinde düşünmeye değer. Hele de antiemperyalist bağımsızlıkçı söylemi 60-70 yıl öncesinin ezberiyle tekrarlayıp duran ulusalcı solun; Kürtlerin özerklik, bağımsızlık istemleri karşısında kırmızı görmüş boğaya dönmesi, Türk-İslam sentezcisi milliyetçi sağ ve AKP çizgisinde buluşması başlı başına bir siyasal ironidir.

Ne var ki tarihin akışı bu türden tepkilere pabuç bırakmıyor. Hele de güç dengelerinin alt üst olduğu, dünyanın birkaç yüzyılda bir yaşanan büyük dönüşüm süreçlerinden birine girdiği, bu dönüşümün önemli sahnelerinden birinin Ortadoğu, Arap dünyası, İslam coğrafyası olduğu 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ulusalcılık ve/veya İslamcılık kıskacında geliştirilmeye çalışılan dar ufuklu dünya tasavvurları; emperyal nostaljik hayallerle çizilen stratejiler, bu doğrultuda uygulanmaya çalışılan politikalar işe yaramıyor. Sözün kısası: dört parçalı Kürdistan coğrafyasında dört özerk bölgeli bir Kürdistan’ın hemen yarın değil, tereyağından kıl çeker gibi de değil, ama er geç kurulacağını öngörmek kehanet sayılmamalı. Mevcut sınırlar 20. yüzyıl başlarında emperyalist güçler tarafından nasıl cetvelle çizildiyle, 21. yüzyılda da bu defa halkların gücüyle, mücadelesiyle yeniden çizilecektir. Biz isteyelim istemeyelim, doğru bulalım karşı olalım, yol verelim ya da önünü kesmeye çalışalım; tarihin akışını sadece geciktirir, zorlaştırırız ama engel olamayız.

PYD terörist ise El Kaide nedir?

Konuya ilişkin güncel gelişme ve tartışmalar, Kürtlerin Batı Kürdistan dedikleri Kuzey Suriye’de Özgür Suriye Ordusu’nun cihatçı bileşenlerinden El Nusra’nın (El Kaide’nin) Suriye PKK’si diyebileceğimiz PYD’nin hakim olduğu bölgeye saldırmasıyla alevlendi. PYD, Suriye sınırımız boyunca uzanan Kürt bölgesinde bir süredir görece özerk bir yapı kurmuş ve Suriye Kürt halkını iç savaşın vahşetinden bir ölçüde koruyabilmişti. Türkiye’den lojistik destek aldığı, en azından Türkiye sınırından geçiş yaptığı artık söylentiyi aşan ve herkesin bildiği sır haline gelmiş olan radikal İslamcı El Kaide/El Nusra Cephesi’nin hedefi Suriye Kürdistanı’nı ele geçirip Türkiye sınırında hakimiyet kurmak, dolaylı olarak da bölgedeki Kürt oluşumlarını zayıflatmaktı.

Yanlış ve öngörüsüz bölge politikasıyla Suriye batağında çırpınan Türkiye, PYD’nin kendi bölgesini saldırgan El Nusra güçlerinden korumak için verdiği mücadeleye ve gündeme gelen özerkliğe anında cephe aldı. Kürt sorununda yanlış şahin politikaların savunucusu ve sürecin ilerlememesinin başlıca sorumlularından olan Başbakan danışmanı, hükümet kararını falan beklemeden PYD’yi suçlamakta bir gün bile gecikmedi. Barış sürecinde tarafların dillerine azami dikkat göstermeleri gereğine rağmen “PKK silahlı terör örgütü”, ya da bölücü terör örgütü nitelemelerinden vazgeçmeyenler için PYD de silahlı terör örgütüydü. Özerklik ilanına falan kalkarsa misliyle mukabele görecekti. Ama aynı mihraklar bölgede Kürt hareketini güçsüzleştirmek için, tescilli terör örgütü El Kaide ile iş tutmaktan kaçınmıyor, yakınlık itibariyle daha fazla söz geçirebilecekleri El Nusra’ya ne telkin ne de uyarıda bulunuyorlardı. Demek ki benim işime yarayan, bana yakın terör örgütü iyiydi, öteki kötü.

Şimdi benim sorum şu: Başta anlatmaya çalıştığım gibi, o topraklarda Kürtler yaşıyor, orası onların yurdu. Savunulması, desteklenmesi gereken onların yurtlarına, topraklarına sahip çıkmaları mıdır, yoksa o topraklarla, Suriye ile, Kürdistan’la falan ilişkisi olmayan İslamî cihat peşindeki radikal teröristlerin orada egemenlik kurmalarına destek vermek midir? Bu, cevabı siyaseti etkileyecek insanî, ahlakî, vicdanî bir soru.

Yazının başına ve başlığına dönecek olursak, dört ülkeye yayılmış Kürtlerin bulundukları topraklar onlara aittir, Kürdistan kürtlerindir. Mutlaka bulundukları ülkeden, devletten ayrılmaları, mutlaka çatışmalar yaşanması gerekmiyor. Üstelik Güney Kürdistan denilen Kuzey Irak’ın lideri Barzani’den, Türkiye’ye karşı hep yapıcı ve dost bir dil kullanan Suriye PYD liderliğine, özellikle de Öcalan, PKK, BDP’ye kadar Türkiye’deki Kürt hareketi temsilcilerine, hepsi şimdilik (ki bu uzun bir şimdilik) ayrı devlet ya da bağımsızlık talepleri olmadığını altını çize çize yineliyorlar. Çünkü Kürtler bölgeyi ve dünyanın gidişatını Türk devleti, AKP iktidarı, CHP, MHP muhalefetinden çok daha açık ve gerçekçi görebiliyorlar.

Önümüzdeki birkaç on yıllık dönemde iş olacağına varacak; dört ülkenin Kürtleri aşama aşama, belki hepimizin yaşayacağı yeni acılar pahasına şu veya bu biçimde bölgede özerk bir birlik oluşturacaklar.Tarih bizden daha güçlü, tehditlere aldırmıyor. Kendi Kürt sorununu barışçı yoldan, demokrasiyi geliştirerek çözümleyip bölgedeki yeni oluşuma destek verecek bir Türkiye gerçekten de bölge gücü olabilecek. Halkların özgürlüğünü, özerkliğini lafta değil gerçekte savunan bir politika ancak o zaman özlenen stratejik derinliğe ulaşabilecek. Mesele daha fazla ölüm, zulüm, yıkım yaşanmaması. Elli yılda, otuz yılda, son on yılda “dağ Türkleri”nden Kürt kimliğinin tanınmasına; kerhen de olsa, asıp kesip öldürmekten diyaloğa, müzakereye kadar geldik. Hayat, tarih ve halklar iyi öğretmendir, öğreniyoruz. Madem ki üç tarafımız deniz, üç tarafımız Kürtler; ikisine de kıymadan kucak kucağa yaşayabilmeliyiz.

Kürdistan Kürtlerindir
Oya Baydar (24.07.2013,T24)

“Oya Baydar: Türkiye Türklerin, Özbekistan Özbeklerin yurduysa: Kürdistan Kürtlerindir” üzerine bir yorum

  1. KÜRTLERİN ASİMİLASYONU PSİKOLOJİK İŞKENCE ŞEKLİNDE GEÇMEYE DEVAM EDİYOR.

    Atatürkçülerin ve AKP lilerin idda ettikleri Türk İslam kardeşliği, neden Azeri veya Arap’lara uygulanmıyor? Peki bu Azeri ve Araplar acaba Türk islam düşmanları kategorisine mi giriyor?
     
    İngilizler’ce Anadolu’ya memur olarak gönderilen, M. Kemal’in ilk başvurduğu propoganda yöntemi İslami kardeşlik yalanları olmuştur…Atatürk’ün başta  Kürtleri ve diğer halkları sistem içinde eritmeye yönelik uyduruk Türk İslam kardeşliği, misakı milli, sınırlarının değişmezliği doktirini, Kürtleri kandırıp kendi safına çekmek içindir.
     
    TC’ yi kuran kadrolar, kimi tarihçilerin ifade ettiği gibi kuruluşundan itibaren iddiaların aksine çağdaş, özgür bir toplumu değil halkını ezen, adaletsiz, ülke kaynaklarını bir avuç azınlığa peşkeş çeken despot bir devletin tarihini yazmışlardır… Bu despotizmin en yakıcı etkileri, Ermeni-Rum ve Kürt halkları üzerinden olmuştur. Ermeni, Rumlar, ve diğer Karadeniz halkları yokedilmiş, Laz ve Kürtlerin kimlikleri inkâr edilmiş, “Kürt yoktur” denilmiş, “kart-kurt” hokkabazlığı ile bu halk aşağılanmıştır. Keza Alevilik ve Aleviler görmezden gelinmiş, ciddiye alınmamış, en ufak bir insani talepleri bile zorbalıkla karşılık bulmuştur. Geriye kalan Gayrimüslimlere ise ülkeden kaçırtmak için her türlü baskı ve yıldırma uygulanmış, mallarına el konulmuştur. 90 yıl sonra artık Kuzey Kürdistan halkı Türk dilinde eğitim görmektedir, dünyada eşi benzeri zor görülecek baskı ve piskolojik yöntemler sayesinde 10 milyona yakın Kürt tamamıyla asimile edilmiş, kendi kimliklerine düşman yapılmışlardır…Son yetmiş yılda doğan Kuzeyli Kürdün yüzde doksan dokuzunun ismi Kürtçe değildir, yüzde yüzünün soy ismi Türkçedir.
    Osmanlı’ca yerine yeni, yapmacık bir dil koymaya çalışan Türkler, yerleşik stabil bir kültür ve dil’e sahip olmadıkları için, asimile etmeye şalıştıkları Kürtler’e, eğitim adı altında adeta işkence yaptılar. Kendileri için yarattıkları dil yapmacık idi: Farsça, Arapça, Fransızca ve Orta Asya’da konuşulan eski bir Türkmen lehçesini çorba edip Güneş dili diye yutturan, Kemalist kadrolar, pratikteki işlevi gereği, onu anlayamayan halklara terör uyguladılar. Kürtlerin dil ve lehçeleri uzun bir tarihe sahiptir, bin yıllar boyunca evrimleşen bir dilin yerine, rakı masalarında, tasarlanan uyduruk bir dili koymak tabii ki kolay olmayacaktı!
    Zevk sefa alemlerinde Kürtçe ile dalga geçen Kemalist kadrolar, uyduracakları dilin hangi kelimesinin, hangi dilden bir karşılığı ile değiştirileceği tartışmasını kafa bularak yapmışlardır. Dalga geçerek dil kültür oluşturma, barbar dedikleri Kürtleri bu yapay dil ile kandırıp kimliklerini yoketme, Kemalizmin başlıca karakteristiklerinden biridir.
    TC’nin baskı ve zulmü sonucu milyonlarca Kürt gündelik hayatında, işte, alışverişinde, dost -ahbap diyaloglarında iletişim dili olarak Türkçe’yi kullanmaya başlamıştır.
    Dil- kültür bir milletin çıkış noktasıdır: Ana dil bir toplumu veya ulusu karakterize eder, onun varolma ve evriminin motorudur. 
    Antropologlara göre gelişmiş ve gelişmemiş diller vardır. Uydurma diller de vardır. Dil organik canlı bir şeydir. Aynı bir dilden zamanla evrimleşerek yeni diller meydana gelebilir, her toplum konuştuğu dil temelinde kimliğini bulur…
    Bu noktadan hareketle, Türklere maledilen Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin farklı resmi dilleri ”ana dil” olarak kabullenmeleri neyi ifade eder? Osmanlıca, Türkçeden ayrı bir dil olmasına rağmen, bunu da Türklerin dili olarak kabul etmek saçmadır. Osmanlı ve Selçukluların resmi – birincil- ana dilleri, Osmanlıca ve Farsça idi.
    Bunlar sabit verilerdir. Devamla, şimdi, Anadolu’da bu dillerin yerine konulan Türkçe’nin uydurma olduğu ,tarihi bir temelle dayanmadığı ortaya çıkıyor. Uyduruk bir dil ile oluşturulmaya çalışılan Türk ulusu denilen oluşumun da sahte olduğu böylelikle çorap söküğü gibi ortaya çıkıyor. Zaten, böyle bir ulus olmadığı için 1920 lerde, M. Kemal, Kürtleri kandırmak için, biz Osmanlı halifeliğini kurtarmak için çalışıyoruz demiştir…
    Atatürk tarafından pohpohlanarak ayuka çıkarılan Güneş-Dil teorisi, Türk tarih tezine uygun olarak şu hükmü kapsıyordu: “Türk dili, taş ve maden devrinde, kültür kelimelerini göç yolu ile yeryüzündeki dillere yayan eski ve büyük bir kültür dilidir. Etimoloji lugatlerinde ‘kaynağı karanlık’ olarak gösterilen birçok Fransızca, Almanca ve İngilizce kelimenin Türkçe ile kolaylıkla açıklanabilmesi bunu göstermektedir.”
     
    Atatürk, tezdeki bu hükümle, Türk dilinin tarihten önceki çağlara kadar uzandığı yalanını cahil kitlelere kabul ettirerek, tarih tezindeki gibi, Türklerin tarihin en eski uygarlığını kurmuş bir millet olduğu yalanını yaymaya çalıştı. İşte bu hiellerle sahte bir Türk kimliği yaratıldı.
    Dil ve alfabe bir milletin ruh dünyasının,tarih anlayışının,psikolojisinin,sosyal yaşantısının,kültürünün,inancının ve bir arada yaşama şuurunun aynasıdır. Alfabe değişimi milletlerin maşeri vicdanında derin izler bırakır ve nesiller arasında büyük kopukluklara sebep olur.Geçmişle bağlarınızı koparırsınız. Tarih şuurunun nesiller arasında aktarılmasının önündeki en büyük engeldir.Yeni bir alfabe ve yazı,başka milletlerin hayat tarzının,düşüncesinin,inancının size aktarılması görevini üstlenir.Kültür erozyonunun sebebidir.Yabancılaşmanıza yol açabilir. Hun’lar Avrupa’nın göbeğinde güçlü bir devlet kurmuşlar,ancak milli yapılarını devam ettirememişler,bu yüzden yok olmuşlardır. Bugün Hun’lardan geriye ne kaldı? Aynı şekilde, sahte Türkler ortadan çekilse, Türkler de kaybolup gitmiştir.
     
    Her ulusun tarihinde övünülecek şeyler, üzülecek şeylerle birlikte bulunur. Ama övünmek için uydurma yeni bir tarih yaratmak mümkün değildir.
    Türkiye tarihini, Cumhuriyet’in ilanından ve özellikle 1932 Tarih Kongresi’nden 1950’lere kadar, Osmanlı ve Selçuklu tarihlerinden kopuk bir şekilde yeni bir insan ve yeni bir toplum yaratmak amacıyla ele alındı.

    Tarihe de bu açıdan bakıldığında, canlı olan tarih Osmanlı tarihiydi. Gerçekten de, Gaznelilerin veya Samanoğullarının tarihi, Türkiye’de yaşayan Türkleri hiçbir şekilde etkilemiyor, belirlemiyordu.
    Osmanlıca, Arapça,Farsça ve Türkçe’nin bir birleşimi olarak yapay bir dil idi. Osmanlıca’ya ayrı bir dil olarak dünya bilim tarihine geçmiştir….Çünkü Amerikan İngilizcesine Amerikanca denmiyor fakat Osmanlı Türkçesi’ne Osmanlıca deniyor. 
     
    Türkçe ise, gramer ve söz varlığı incelendiği zaman köken ve yapı bakımından yine karma bir yapı olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla Türkçe Karma bir dildir. Dil fert ve toplumun dünyasının bir aynasıdır. Dünyanız ne kadar ise diliniz de o kadardır. Dünyanızın dışında bir diliniz, dilinizden daha büyük bir dünyanız olamaz. Bir kavram toplumun dünyasında yoksa onu sözlük kitaplarına yazmanın hiç anlamı ve geçerliliği yoktur. Dolayısıyla her dil, onu ana dili olarak konuşan insanların dünyasını anlatmaya yeter.
    Dil bir milleti var eden olgudur. Selçuklular, kurdukları devletin ana dilini farsça yaptıklarına göre, şimdiki Türklerle bir alakalarının olmadığı meydandadır. Aynı şekilde Osmanlılar, resmi dil olarak Türkçe falan değil, Osmanlıcayı kullanırlardı. Eğitim, öğretim, ve tüm devlet işleri bu dille yapılırdı. Rumca,Türkçe, Arapça ve Farsça’dan oluşan karma Osmanlı dilinin ortaya çıkması ve gelişmesi, çağdaş dünyada alıştığımız birçok belirleyici kavramın henüz bilinmediği bir çağda gerçekleşmişti.
    Osmanlıca, Türkçe değildir.
    Padişahların kurma yolunda olduğu merkezi devlet ise, kozmopolitleşmek zorunluğunu duyuyordu; Türk değil, İslam temelini benimsemesi gerekti. Bunun keyfi değil, tarihe de uygun bir seçim olduğu, Osmanlı devletinin birkaç yüzyıl süren başarılarından da bellidir. 
    Dolayısıyla Osmanlıca, Osmanlıların İslam temelinde kurmaya çalıştığı sentezi olduğu gibi yansıtır. Kendini toplumdan tamamen ayrı, toplumun tepesinde gören devlet için, bu karma dil son derece uygundur. Hatta, ulusallık bakımından Selçuklulara göre biraz daha ileri sayılabilir. Çünkü orada askerlik dışında yöneticilik görevlerini yerine getiren ulema tamamen Farsça eğitimden geçer ve resmen Farsça kullanırlardı.
    Dil bir Milletin varlığıdır, onu doğurur, yaşatır. Peki, o dilden bu dile atlayan bir toplumun kimliği nasıl belirleniyor? Çok dilli toplumlar tabii ki her zaman vardırdoğaldır, ama burada kastedilen ”ana dil” denilen, o milletin temel karakteristiklerini belirleyen birincil komünike aracıdır.
    Bu meyanda, Türklük, Türkçe gibi kavramlar yapaydır, rakı masalarında türetilmişlerdir.
    Türklerin Anadolu’ya göçmen olarak gelmeleri ve daha yolda İslamla karşılaşmaları sonucu konuştukları ilkel bir Orta Asya lehçesi Arap ve Fars etkisine girmiştir. Uygarlık dominantır. Göçebe bir topluluk, uzun yüzyıllar boyunca “sofistike” bir çadır kültürü ile yaşamış ve bir an yerleşik toplumlarla yüz yüze geliyor, sonra da eriyip gidiyordu. Türkler, kendi yaratmadıkları bir hayat tarzına girerken, bu hayat tarzının kendi yaratmadıkları kelimelerini de almak zorundaydılar. Gündelik hayata ilişkin en basit kavramların bile yabancı dillerden,yalnız Arapça ve Farsça değil, başta Rumca ve Latince olmak üzere bu yörede konuşulan bütün dillerden almışlardır.
    Kemalist kadrolare eski Osmanlı dilinden kurtulmak istedi. Halkın anladıkları sözcüklere de düşmanlık yapıldı. Amaç yeni bir kültür- millet yaratmaktı. Bunun için de eskisinden kopmak ve hatta eskisini inkâr etmek gerekiyordu ve bu yapıldı. Fakat bu içten benimsenmediği, dıştan bir zorlamanın eseri olduğu için tutmadı. Karışık, güdük ve nesebi gayri sahih bir dil ve kültür meydana geldi.
    Şimdi Kürtler olarak, akıl almaz sahtekarlıklarla ortaya atılan yeni dil ve milletin, neden zorla kabul ettirilmeye çalışıldığını daha iyi anlıyoruz.
    Kürtler, zor baskı altında, Öz Türkçe zorlaması ve özendirilmesi ile kendi ana dil ve kültürlerinden koparılarak ne idüğü belli olmayan kimliklere adapte edilmeye devam ediliyor. AK sistemi, Kürtler’e ana dilde eğitimi yasaklamaya devam ediyor. Çoğu kuşaklar için durum daha vahim bir hale dönüştüğü ve Atatürk”ün Nutuk”u bile artık anlaşılamadığı için Söylev olarak tercümesi yapılmak zorunda kalındığına göre, asimilenin vahim sonuçları rahatlıkla gözlenebiliniyor.

    Irkçı,yayılmacı,etnik tasfiyeci,gaspçı,despotik ve darbeci yönleriyle belirginleşen bu zihniyet yıkıcı rolünü AKP sistemi altındada devam ediyor. R. T. Erdoğan ısrarla, Mustafa Kemal Gazinin yolundayım diyor, yani onun bütün yıkım ve asimilasyon yöntemleri aynen devam ettirilecektir. Bu sahiplenmeye bakılırsa, Erdoğan’ın Kemalist diktatörlükten farkı nedir?.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Fars Kadın Şiirini Başlatan Furuğ Ferruhzad İçin Bir Önsöz – Rıza Berahani

bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde birlik anına doğru yürüyen ve her zamanki saatini matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla kuran...

Kapat