Or­han Ve­li: Tek var olan şey aşk, o da insanlara değil kuşlara göre

Çün­kü kuş­lar, ya­şa­mak için, in­san­lar gi­bi bir­ta­kım aşa­ğı­lık iş­ler­le uğ­raş­ma­ya mah­kûm edil­me­miş­ler. El­bi­se gi­yen, dün­ya­da otu­ran, ça­lış­ma­sı, pa­ra ka­zan­ma­sı ge­re­ken, ha­vay­la, suy­la ya­şa­ya­ma­yan mah­lûk­lar için aşk, faz­la gü­zel bir şey.

Yaşasın Aşk 

Uyan­dı­ğım va­kit ne sa­ati kes­ti­re­bil­dim, ne gü­nü, ne de han­gi şe­hir­de ol­du­ğu­mu. Yal­nız, bir otel oda­sın­da ol­du­ğu­mu bi­li­yor­dum. Va­kit bir hay­li iler­le­mi­şe ben­zi­yor­du; ya­hut da kü­çük bir ka­sa­ba­day­dım. Kalk­sam mı, yok­sa böy­le, es­vap­la­rım­la, ya­ta­ğın üze­rin­de uza­nıp yat­sam mı; bir tür­lü ka­rar ve­re­mi­yor­dum. Bir de, his­le­ri­min de­ğiş­me­miş ol­du­ğu­nun far­kın­da­yım.
Aşk saç­ma bir şey. Hep öy­le ol­muş­tur za­ten; da­ima da öy­le ola­cak­tır. Ger­çi, tek var olan şey; ama saç­ma. Kuş­lar­dan gay­ri hiç­bir mah­lû­ka gö­re de­ğil; kuş­la­ra gö­re. Çün­kü kuş­lar, ya­şa­mak için, in­san­lar gi­bi bir­ta­kım aşa­ğı­lık iş­ler­le uğ­raş­ma­ya mah­kûm edil­me­miş­ler. El­bi­se gi­yen, dün­ya­da otu­ran, ça­lış­ma­sı, pa­ra ka­zan­ma­sı ge­re­ken, ha­vay­la, suy­la ya­şa­ya­ma­yan mah­lûk­lar için aşk, faz­la gü­zel bir şey. Ko­nu­şan hay­van­lar için bu bi­raz faz­la.
Ne­re­de ol­du­ğu­mu, ni­çin ol­du­ğu­mu ne­den son­ra ha­tır­la­dım. Re­no’da­ki bir ote­lin bir oda­sın­da­yım. Bu­ra­ya bo­şan­mak için de gel­miş de­ğil­dim; ev­li de­ğil­dim çün­kü. Re­no’day­dım; çün­kü sev­gi­lim San Fran­cis­co’day­dı.
Ben ne bir ka­nar­ya­yım, ne bir kum­ru, ne bir gü­ver­cin, ne bir bıl­dır­cın, ne bir sa­ka, ne de bir si­nek ku­şu. Ya­ni, dal­lar ara­sın­da ya­şa­yıp bir baş­ka ka­nar­ya­yı, bir baş­ka kum­ru­yu, bir baş­ka gü­ver­ci­ni, bir baş­ka bıl­dır­cı­nı, bir baş­ka sa­ka­yı, bir baş­ka si­nek ku­şu­nu sev­mek­ten ve on­lar için aşk tür­kü­le­ri söy­le­mek­ten baş­ka işi gü­cü ol­ma­yan o tüy­lü mah­luk­lar­dan de­ği­lim. Ben, dü­pe­düz, bir Ame­ri­ka­lı­yım. Eğ­len­me­nin ne de­mek ol­du­ğu­nu bi­li­yo­rum; ama, şöy­le bir ge­lip ge­çi­ci ma­ce­ra ile aşk ara­sın­da­ki far­kı da bi­li­yo­rum. Aşk, be­nim için de, be­nim gi­bi­ler için de, bi­raz faz­la. Faz­la gü­zel bir şey. Ne uç­mak ge­li­yor elim­den, ne de öt­mek. Her şey­den ön­ce yi­yip iç­me­ye ih­ti­ya­cım var; hal­bu­ki, âşık olur­sam yi­yip içe­mem.
Bu iş­te­ki gü­lünç­lü­ğü gö­re­me­ye­cek ka­dar has­sas de­ği­lim. Yok be­nim mi­za­cım­da böy­le bir has­sa­si­yet. Bu iş bir kum­ru için pek mü­na­sip, ama be­nim için, bi­raz gü­lünç. Dü­şün­mez­sem me­se­le yok; fa­kat dü­şün­düm mü, böy­le. Bu faz­la has­sa­si­yet bir film­de­ki bu­da­la bir jön prö­mi­ye­ye pe­kâ­lâ ya­kı­şa­bi­lir; la­kin San Fran­cis­co da bi­raz faz­la gü­zel.
Re­no’ya ge­li­şim, kız­ca­ğı­zın bi­raz da­ha mun­ta­zam yi­yip iç­me­si­ni te­min için­di. Böy­le­lik­le o da be­ni ra­hat bı­ra­ka­cak, ben de bi­raz yi­yip içe­bi­le­cek­tim. Be­nim, ken­di­me ge­le­bil­mem için, onun da bi­raz ken­di­ne gel­me­si la­zım­dı.
San Fran­cis­co’da iken ken­di­si­ne:
– Din­le, de­miş­tim, ben fe­na hal­de acık­ma­ya baş­lı­yo­rum. Mü­sa­ade et­mez mi­sin, bir müd­det için baş­ka yer­le­re gi­de­yim?
– Baş­ka yer­le­re mi? de­di. Gi­der­sen ben de ge­li­rim.
– Bu­nu ben de çok is­te­rim; ama be­ra­ber olur­sak hiç­bir şey yi­ye­me­yiz. Oy­sa­ki gı­da­ya son de­re­ce ih­ti­ya­cı­mız var. İki­miz de ba­kım­sız kal­dık. Bak­sa­na şu ha­li­me; üç haf­ta­dır ha­ya­li fe­ner gi­bi­yim.
– Top­ra­ğın sağ­lam.
– Pek de de­ğil. Ada­ma­kıl­lı çi­ro­za dön­düm.
– Ne­ye dö­ner­sen dön. Git­ti­ğin tak­dir­de ben de ge­le­ce­ğim. Bir ba­şı­ma ka­la­mam bu­ra­lar­da.
– İs­ter­sen gel. Aç kal­ma­yı gö­ze al­dık­tan son­ra…
– Alı­yo­rum.
– Din­le ama be­ni. Hem uy­ku­ya ih­ti­ya­cın var, hem gı­da­ya. Be­nim de öy­le.
– Ben se­ni bı­rak­mam.
– Pe­kâ­lâ, öy­le ol­sun. So­nun­da be­ra­ber öle­ce­ğiz de­mek­tir. Ma­dem­ki ra­zı­sın, ben de ra­zı olu­rum.
– Evet, ra­zı­yım.
– Gü­zel! Git­mi­yo­rum öy­ley­se… Pe­ki, ne ya­pa­ca­ğız şim­di?
Bun­la­rı ko­nuş­tu­ğu­muz sı­ra­da sa­at on bi­ri ge­çi­yor­du. Si­ne­ma­dan çık­mış, eve gel­miş­tik. Bi­rer sand­viç ye­dik, bi­rer kah­ve iç­tik. O:
– Bi­raz plak ça­la­lım, de­di.
Ben:
– Çı­ka­lım da, de­dim, bir ye­re gi­dip bir şey­ler içe­lim.
– Bu­ra­da otu­rup plak din­le­mek da­ha hoş de­ğil mi?
– Pe­kâ­lâ, öy­le ol­sun.
Onun üze­ri­ne yat­tık.
Bir çift kum­ru gi­bi.
Ara­dan üç gün geç­ti; ni­ha­yet, yol­cu­lu­ğa çık­ma­ma ka­rar ver­dik. Ba­na, ne­re­ye git­ti­ği­mi araş­tır­ma­ya­ca­ğı­na, pe­şim­sı­ra gel­me­ye­ce­ği­ne da­ir söz ver­di. Ben de ona ne mek­tup ya­za­cak, ne telg­raf çe­ke­cek, ne de te­le­fon ede­cek­tim. O ara:
– İyi his­set­mi­yo­rum ken­di­mi, de­di.
Ben de:
– Ma­kul ol, de­dim. Gir ya­ta­ğı­na ve uyu. Uyan­dı­ğın za­man da bir gü­zel kar­nı­nı do­yur. Bir haf­ta bu min­val üze­re ya­şa.
– Pe­ki, de­di.
Bir tak­si­ye bin­dim, ha­vaala­nı­na gel­dim, iki sa­at son­ra da Re­no’day­dım. Bu ote­le inip he­men bu oda­da uyu­dum.
Öy­le uyu­mu­şum ki uyan­dı­ğım va­kit han­gi şe­hir­de ol­du­ğu­mu bi­le bi­le­me­dim.
Ya­vaş ya­vaş ken­di­me gel­me­ye baş­la­dım. Kalk­tım, ge­rin­dim. Aşa­ğı­ya inip pü­riş­ti­ha bir ye­mek ye­dim. Ama içim­de bir de tu­haf hü­zün var­dı. Onun için, ye­di­ğim ye­me­ğin pek faz­la ya­ra­dı­ğı­nı san­mı­yo­rum.
Ye­mek­ten son­ra şeh­ri bir do­laş­ma­ya çık­tım. Baş­tan ba­şa, ışık­lar­la do­na­tıl­mış, çok hoş bir şe­hir­di. Ama ne­den­se ken­di­mi pek ke­yif­li his­set­mi­yor­dum. Ak­lım­dan San Fran­cis­co’ya dön­mek bi­le ge­çi­yor­du. Tek­rar bir tak­si­ye bin­dim, şeh­rin dı­şı­na çık­tım; iç­ki­li bir yer­de do­kuz ta­ne vis­ki iç­tim. Ote­le dön­dü­ğüm za­man sa­at iki­yi çey­rek ge­çi­yor­du.
Oda­mın anah­ta­rı­nı al­mak için ka­pı­cı­nın da­ire­si­ne uğ­ra­dım. Adam, be­ni bir­kaç de­fa te­le­fon­la ara­dık­la­rı­nı söy­le­yip, bir te­le­fon nu­ma­ra­sı ver­di. Bu, şe­hir için­de­ki bir ye­rin nu­ma­ra­sıy­dı. Oda­ma çık­tım, te­le­fon­da bu nu­ma­ra­yı ara­dım.
Onun se­siy­di.
– Ne­re­de­sin? di­ye sor­dum.
– Re­no’da­yım, de­di.
– An­la­dım. Ama ne­re­sin­de?
Ne­re­de ol­du­ğu­nu söy­le­di. Son­ra ila­ve et­ti:
– Çok sar­ho­şum.
– Ge­li­yo­rum, de­dim.
– Na­sıl his­se­di­yor­sun ken­di­ni?
– Çok iyi. Ya sen?
– Ben iyi de­ği­lim.
– Şim­di ge­li­yo­rum.
– İyi ye­mek ye­din mi bu ak­şam?
– Evet, de­dim, ya sen?
– Ben ye­me­dim. Da­ha doğ­ru­su yi­ye­me­dim.
– He­men ge­li­yo­rum. Re­no’da ol­du­ğu­mu na­sıl öğ­ren­din?
– Ka­pı­cı­dan. Ne­re­ye git­ti­ği­ni bi­li­yor mu­sun? di­ye sor­dum. Re­no’ya git­ti­ği­ni söy­le­di. Ote­lin adı­nı da ve­ren o. Sen mi söy­le­din ken­di­si­ne?
– Evet.
– Söy­le­mez­sin sa­nı­yor­dum. Ni­çin söy­le­din?
– Bel­ki so­ru­ve­rir­sin di­ye. Sen ni­çin sor­dun?
– Bel­ki söy­le­miş­sin­dir di­ye.
– Bir da­ki­ka son­ra ora­da­yım, de­dim.
Adı­nı söy­le­di­ği yer ote­li­me iki adım­lık bir yer­di. Ama ge­ne de bir tak­si­ye at­la­yıp öy­le git­tim.
Onu öy­le ufa­cık bir ma­sa­nın ba­şın­da, elin­de ko­ca­man bir bar­dak, ya­pa­yal­nız gö­rün­ce içim­de hü­zün­le sa­adet ka­rı­şı­ğı bir his be­lir­di.
“Gel!” de­dim. İyi­li­ğin bu de­re­ce­si ba­na, ben mi­zaç­ta olan­la­ra gö­re de­ğil­di; ama ol­du bir ke­re.
Ote­le, yü­rü­ye yü­rü­ye dön­dük. De­dim ki:
– Bi­zim için en mü­na­si­bi, bir gü­zel kav­ga edip bir­bi­ri­miz­den ay­rıl­mak­tır. Na­sıl ol­sa ev­le­ne­me­yiz.
– Ben kav­ga et­mek is­te­mi­yo­rum, de­di.
– El­bet bir yo­lu­nu bu­lu­ruz. Bel­ki bu iş bir iki gü­nü­mü­zü alır; ama bu­lu­ruz. Bu­la­maz­sak kö­tü ola­cak zi­ra. Böy­le söy­lü­yo­rum ya, gö­rü­yor­sun, se­ni de se­vi­yo­rum.
– Ben de, de­di.
Re­no’da on bir gün kal­dık. So­nun­da, ken­di­si­ne söy­le­mek is­te­di­ğim şe­yi an­la­dı­ğı­nı an­la­dı­ğı­mı söy­le­dim.
– Böy­le­si da­ha iyi, de­dim. Hep de böy­le ol­sun.
– Evet, de­di.
– Bu­ra­da se­nin­le kar­şı­laş­tı­ğım için çok me­su­dum.
– Hay­di al­la­ha­ıs­mar­la­dık, de­di. Ama hiç kav­ga et­me­dik, de­ğil mi?
– Evet, de­dim. Et­sey­dik da­ha mı iyiy­di?
– Ha­yır, de­di.
– Se­nin­le kar­şı­laş­tı­ğım için çok me­su­dum, di­ye tek­rar­la­dım.
Tre­ne bi­nip San Fran­cis­co’ya dön­düm. Yol bo­yun­ca içim­de bir bur­kul­ma var­dı. Ama bi­li­yor­dum ki bu ge­çe­cek; geç­ti de.
Ger­çi bu iyi­leş­me bi­raz geç ol­du; gelge­le­lim te­miz ol­du. Üç ay son­ra onu tek­rar gör­düm; o da dü­zel­miş­ti. Bir­lik­te bir ak­şam ye­me­ği ye­dik.
O gü­ne ka­dar en iş­ti­ha­lı ye­di­ği­miz ye­mek buy­du. Ba­şın­dan so­nu­na ka­dar çok zevk­li geç­ti.
– Böy­le­si da­ha iyi, de­ğil mi? de­di.
– Evet, de­dim.

17.11.1952
Or­han Ve­li’nin ölü­mün­den son­ra, kâ­ğıt­la­rı ara­sın­da bu­lu­nan bu çe­vi­ri, Wil­li­am Sa­ro­yan’ın “Lo­ve, He­re Is My Hat” ad­lı öy­kü­sü­nün “ser­best” bir çe­vi­ri­si­dir ve Va­tan ga­ze­te­sin­de ya­yım­lan­mış­tır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Herkes kendini öyle az biliyordu ki…” Kafes – Pelin Buzluk

“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” Franz Kafka Uyandığında tüm bedeni sıcaktan yanıyor, gözleri ta içlerine dek kavruluyordu. Yüzünde denizden...

Kapat