Ömer Berdibek şiirleri: uzun hikâyelerin kahır yolcuları/ şimdi herkes kendi seferinde yorgun

Evvel- Ömer Berdibek
cüzamlı gözlerimle
baktım hayata
ve bulanık acıların
rahminde duydum
kendime fısıldadığım şarkıları.
.
sordum evvel nedir ki, kadim
kederlerle ışıldayan kalbime
tenha ölüler saklar.saklandım
soluk nefesimden akan patikaya.         

 

kuru otlara dokunan
haylaz esintilerle
bir daha yürüyebilirim.
kutsanan ruhuma
gülüşler eklenirken
beni bir sedir dalında
unutan alaca ile
nakışlanan ufku
lanetleyen rüzgarlarda
sonsuz bir ölüme ihanet sayıldığımda
evvelce durulsun su.

(Zan adlı kitabından, sayfa 16-17, 2007)

1977 Bingöl doğumlu olan şair, Azerbaycan İnşaat Mühendisleri Üniversitesi, İnşaat mühendisliği bölümden mezun oldu. Şiirleri Varlık, Yolcu, Berfin Bahar, Güney Sanat, Şiiri Özlüyorum, Bir Nokta, Pitoresk ve Merdiven şiir dergilerinde yayımlandı.

İlk şiir kitabı “Ankebut”, Mayıs yayınları tarafından düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü  2004 Jüri Özel Ödülü”ne değer görüldü. “Zan” adlı ikinci şiir kitabı 2007 yılında çıktı.

Barış Kişin: Berdibek, Doğu’nun kendine özgü içtenliği ve mistisizmi ile dikkat çekiyor. Bir tarafta şüphe edilemeyen gerçeğe dayalı doğrular bir taraftan kuşku ve kaygıdan beslenen sırlı sözler. İç içe beraber aynı kitapta, aynı sayfada, bazen aynı dizede yer alıyor.
Zaman zaman dile düşen dualardan kalma kelimeler sızıyor söze. Onun için gündelik hayatın içinde  “öteki”nin tarafındadır dili.
Şüpheyi şiire yediren imgelere, akıp giden zamanın lafı edilmeyen Doğu’dan söz ediyor. Bütün gizemiyle göğü yere indiren düşlerin dibinde yol alıyor. Şiirinde bazen kapalı bir kutu, çıkışsız bir söz, dönülmesi gereken bir yol oluyor yaşam, herkes kendi yerine ölüyor. Bazen mil çekilmiş gözlerle bir yap boz tahtasının başındadır insan, kalbi kanlı tezgahlarda öğütülen. 

Ankebut

ankebut sûresindeki saklı adamların
sesini duyardım her gece.
yüzümü döktüğüm kuyulardan çektiğimde
her gece yıldızlar üşüşürdü üstüme.

asil bir öyküyü imleyen zühreyle
züleyha’nın kalbindeki adam, her gece
bir yıldız aşırırdı uykularımdan.

eğri demirin paslı masumiyetinde
gözlerimi içime sakladım her gece
yağız atlıların kılıçlarına boynu takılan
tavus kuşunun imanıyla. bunu
cellâtların düşlerine dahi fısıldamadım
yalnız her gece, engerek sesiyle gelen
kâbil’in suçunu fısıldadım kalbime.

her gece ansızın uyanan çirkin yüzüm
harem cariyelerinin mahçup şehvetiyle
ürkek ürkek anlatırdı kendini.
taş aynalara saklarken yüzümü
eyüb’ün cüzamla sınanan elleri
beni bir dağ ceylanına aşklandıran
naçar ürperişlerimle ayırmalısın
mecnunun zavallı kelamlarından. bunu
kalbimin rahvan sesiyle fısıldadım
allaha. kendimi kendimden kovduğumdan beri
su sesinde gül yaralıyorum. ve
şarkıları çağırıyorum ölümlerime
her gece gladyatör direnmelerinden
isa’nın ellerine ve ayaklarına benzeyen
hazin kelimler devşirirken
leyla’nın efsunlu yüzüne çarpan dudaklarımla
beni af edin sokaklara yayılan mayıs işçileri
deli dudaklarını dişleyen kutsal fahişeler
kalbimi mühürleyen esmer akşamlarda.

ey esmer akşamlar akan ve yalan
simli yıldızlarına söyle de gitsinler
yoksa o hilkat garibelerinin lacivert yüzü
şu irinli soluklarımla boğulacak.
hallacın yaralı dili inkâra yaslananda
bendim. öyleyse kindar göğsümü parçala, esrik
gözlerime dokunarak boz bu ılgıt sihri
çöl ikliminden kalan susuzluğumla acıyan
yerlerimi bir hurma dalıyla serinlet ya da
bırak gölgesine yaslandığım yapraklar
saklı yerimdeki esmer akşamlarda
mülteci bir asayla iki yana düşsün.

Cafer Yurtsever: Gözü kapalı, rast gele seçilip alçak sesle, hatta mümkünse mırıldanarak okunabilecek şiirler yazmış Ömer Berdibek. Şiirini beğendirmek için değil, okunur kılmak için titiz davrandığı seçtiği sözcüklerden anlaşılıyor. Her şiirin “haddini aşan” dizelerle örülmüş olması şairin yaşını gizleme, kendisini kırkında, ellisinde gösterme çabası değil de genç şairin daha ilk kitabında ne kadar olgunlaştığını gösteriyor.

siyah kuyu

güneşin yüzümdeki kırık izleriyle
kuyulara zeytin düşürdüm
sarmaşık hoyratlığıyla
sevişirken duvar diplerinde
su sesiyle çekildim kireç tozuna
ve kalbimde irinli yaralar çoğaltan
gecenin siyah yanağına
acıyı bağışladım.
sonra bir ışık;
kirli beyaz gülümserken, kent;
yüzünü yüzüme sürdü. sustum
menekşeli kâhinlerin ve gözleri
buğulu büyücülerin savaşlarından
arta kalan kırık bir aynada
yüzüm çatlamış
alnım horlanıyordu.

eylüle söyledim

suya yazılanları, müteşabih ayetleri
ve yaşamışlığı suya söylemiştim
çölü ve güneşi sonra
sırtımı bozguna uğratan o törpüyü
söyledim söyledim de duymadım
midyelerin ve salyangozların sağır kelimelerini
kovdum hecelerden muzbit harfleri
sonra kutsi ayetlerden kovuldu herkes
herkes günahını kendi kalbine sakladı
eylüle söyledim sararan yaprakları
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim.

dilim ağuluydu, şarapla yundum
azizlerin inzivalarını. yaralı kelamlarda
düşlerimin sızılarını dillendirmeyi
ne güneşe dinletebildim ne suya ve çöl;
kendimi sana sürdüm yaranı sağaltmaya
çocukluk düşümden gelen gül
dinlemedin huysuz şarkılarımı
eylüle söyledim akrepli zamanları
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim.

çürümeye direnen kar şarkılarıyla, aşağıda;
hazirandı. pullu bir alabalık! mevsiminde
suya okuyordu ninnilerini, hikâyesini
hikâye ettim bütün dillere
kendimde denedim yenilmeyi
kendimden bir fersah uzak
dillerden yine kendime döndüm
kalp yolunda yorgun köpüklerden
döndüm de tütün yaprağında ruhumu
eylüle söyledim gidilen yolu
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim

iki yanımda ağaçlar uzuyordu
ihtiyar gövdelerine saklanmış sırlara
kapısına zerdali kökü bıraktığım anneme
uzak tutarken yolumu. beni terk etti
o çakır kedili ev. kırgın kırgın
eylüle söyledim buğulu yalnızlıkları
ansızın ölmeyi
eylüle söyledim

su yolundan dönen toyluğum
asil bir acıya kuşandı. ardımda;
o kısa boylu dağın yamacındaki
uzun hikâyelerin kahır yolcuları
şimdi herkes kendi seferinde yorgun
kefaretsiz ömürlerde yaşamaktan
yeminli dilleriyle kovgun
seferilerden bir ben dönmedim
bunu da eylüle söyledim
her şeyi ve herkesi
ansızın ölmekle
eylüle söyledim.

Orhan Kahyaoğlu: Ömer Berdibek’ in Zan’ı haftalar önce üzerinde durduğumuz, ‘Doğu Şiiri’ ve şairleri ailesi içinde düşünülebilen kitaplardan biri. Ekseni; kent kültürü ve bu kültürün ürettiği kozmopolit duyarlılıklara yaslansa da, doğuya has duygusal alışverişleri ve çatışkıları içinde barındıran bir acıyı, hüznü haber veriyor. Zan da bu geniş özelliğin yanında, şairin kendine has dilsel, sözcüksel arayışlarının, doğunun yarattığı, yaşattığı, dinsel veya ruhani sembol ve göndermelerin izlerine rastlanıyor. Ancak, bu kitapta, dünyanın neresinde yaşıyorsa yaşasın, münzevi olarak var olmayı seçen bir şairin şiirleri ile tanışıyor okur. Berdibek’ in iki yıl önce yayımlanan ilk kitabı Ankebut’da da hissedildiği gibi.

 

gölge

tenin kendini bir aşkın ceplerine sığdıran
ellerime dokundu, kardelenler solarken ruhumda
ölü yüzleri öpüyordum uzak dağlarda
onlara okuyordum şarkılarını sonsuzluğun
yolu tunçtan olmalıydı
her kapının anahtarı elmastan…
derken
içime dökülen çöl yalnızlığında
kendimden gizledim suretimi
ışıldayan günden

ah ölesiye korkuyorum gölgemden
büyür ve yutar diye düşlerimi
güneşe bensizliğimi bırakıyorum.

kül ve gümüş

kutsal kelimelerle örtüyorum yüzümü
irisin maviden aldığı intikam
akşamları koynumda ölünce
mavi kuşlar gelip suya şarkılar söylediler
beri yanda savaşın mağlup çocukları
içime intihar yarası taşıyordular
elimde kalan çingene çocukların
yaralı öpücüklerini sürdüm yıldızlara
kırıldı yüzümün bir parçası. kırıldı
mürit gülüşünü aşktan sakınan nilüfer

hey gidi yabani düşler
kısrak bir atın heyecanından
kopardım tenha yerlerimi

şimdi külün ve gümüşün sevişmesidir zaman
portakal dalından, incir çekirdeğinden
kalbimin yaralarıdır beni koynuna ısıtan
zakkum azabından baktım sana
alnında müstehcen çillerle
tanrının günah dediği sırdın
eksilen yerlerim acımazken
içime taşınan intihar yarasında
kanlı begonyalar öldü
yabancı ve uzak sesimle seslendim
şimdi külün ve gümüşün sevişmesidir zaman.

yağmur düşleri

saçları ıslanıyor akşamların
bense tutturmuşum bir nakarat
habire yüreğimi geri sarıyorum

özlediğim ilk öpüşüm
ıslak dudaklarımda yangın
gibi
tutuşurken gece
ölünmeli

huysuz özleminle taşlanmalı ki
yüreğim
örselensin bu türkü
bozuk bir dişli
gibi
habire gıcırdasın ölüm.

kıyamet çölü

o tenha
patika yollardan
üşüyen mavi tomurcukların
esintisiyle
çingene çiçekçilerin
ölümleri gelir usulca.

beyaz örtü altında kalan
kaçak tütünle
dudaklarımın çatlamışlığında
ağıtlar
kavruk kelamların esrarıyla
anlatınca kendi şarkılarını
sarısabırsız
mahzun bir ışık halesiyle
yol alır yaz serinliğini
zemheri vaktine ayartır
sarı solucan kahrıyla.

siyahlar kuşanan aşkı muhabbet
patırtılarla uyandırır günü
gözleri buğusuz
esrarlı aynaların gücü ardında
cevher yangını mahpus.
papatyalar misali
gül kokusundan nazlı dul
buyur, keşfedilmemiş yerlerime
seni sımsıcak tutayım.

yıldız falcısını ve buyruğunu
en rutubetli zamanlarda
ıslak su damlalarıyla sığdırmalı
kırağı iklimiyle tamam vakte
çünkü yârin kemali erişmektir

ve rüyaların diliyle destanlardan
akşamları okuyup
kendini lanetleyen bilge
gelirsen ölümle bilinirim
boş kovanlardaki matemle
çiçekçi arılarda.

vaktinden önce kopar yazgı
sımsıkı kenetlenen dualarla
sığınır ücra renklerime
ömürse;
boyanmayan desen gibi
çırılçıplak kalan duvarda
sıvasız durur akşama.

daha dün tesadüfen sevdim seni
sallanır gibi zaman
uzayan şarkılar
çetrefil dizelerle
kıyamet çölünden geldim
su, ekmek ve aşk ile
sedyede taşınmaya hazır
bir hınzır yürek acısı
esareti kıran zincirin kılıcıyla
ayrı düşmüş kırlangıçlar.

tan doğuran yalnızlık
düşer çıngırak seslerinden
sonra uzak
kurtlar ile kuşlar
tüfekler
ve ses keser sesi
bilinen buymuş
sendeler ceylan
kırık ayağında domdom
pansumansız ölür
rüzgârın uğultusunda
mağara inleyişiyle.

kaos yaratan aşk
gül getirir
puslu sabahların eşiğine
yalanlı düşlerin
erdemleriyle
kınanmış bir varoluş
bulduğu üç gün
gün günden geçer
sirensiz
ışıksız.

şehrin kenar sokaklarına düşen
palmiyeler, bölüşülen şarapla
damağa sunulan sevgilinin ışığı
perdesiz camlarda evler üryan
alnıma dökülen aklarla
serpilen hayat ve savrulan
çiçek tozuyla beton altında
çatlayan ejderin çatal ağzı
ve şehrin koynunda dev uyur
arada şair ölür
bekâretiyle kalan mısralar
kırılgan ve nazif.

dağ tırmanan karınca
acıtır yolu, kavuşmak
faslıyla uzayan menzili
ve ellerinde üç gün getirir
mahşer sokaklarından dileklerini
yorgunluk devşirme günlerinden
ıslak ve rutubetsiz kalsın diye
taşralı bir ağaca asılan mendille.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Shahram Nazeri (Şehrâm Nâzırî); Kürt sanatçı, İran geleneksel sufi müziği’nin üstadı ve bazı eserleri

İran’ın klasik ve sufi müziği’nin en meşhur yorumcu olan Şehrâm Nâzırî 1950 yılında İran’ın Kirmanşâh eyaletinde müzisyen  Kürt bir ailenin...

Kapat