Öldürülenlere ‘sivil’ bile diyemeyen bir medyanın mensubu olmak – Koray Düzgören

Gazetecilikte tam 45’inci yılıma giriyorum. Bu zaman dilimi içinde Türkiye’de meydana gelen hemen her olayın tanığıyım.
27 Mayıs darbesi öncesi ve sırasında henüz ortaokul öğrencisiydim ama o dönemden başlayarak, 12 Mart, 12 Eylül darbelerini, katliamları, katliamlardan sonra ilan edilen sıkıyönetimleri, onların ardından gelen olağanüstü halleri, 28Şubat darbesini, çeşitli darbe girişimlerini ve hep birlikte yaşadığımız daha nice olayları, baskının her türlüsünü, hayatımızın her alanına yerleşen şiddeti, ifade ve basın özgürlüklerine getirilen yasakları, medyadaki genel ve özel sansür uygulamalarını yaşamış ve bunlara bedeller de ödeyerek karşı çıkmışve çıkmaya devam eden bir gazeteciyim.

Bu süre içinde medya ile de ilgili çok şey gördüm ve yaşadım.

Zaten ifade ve basın özgürlüğünün birçok baskıcı, evrensel değerleri hiçe sayan ve özgürlükler karşıtı yasa ve uygulama ile sınırlandırıldığı, bu konularda bir çok sorunun bulunduğu ülkemizde gazeteciliğin çok zor süreçler içinden geçtiğini ve sayıları her zaman çok az da olsa gerçeği ortaya çıkartmaya çalışan gazetecilerin böyle dönemlerde çalışma koşullarının daha da ağırlaştığını, hatta bu gibilerin her zaman ‘bedel ödeyenler’ olduğunu biliyoruz. Cezaevlerinde bulunan gazeteci,yazar ve yayıncı arkadaşlarımı burada anmadan geçemeyeceğim.

Türkiye’de gerçeklerin ortaya çıkartılmasına çalışmaktan daha zor bir iş olduğunu sanmıyorum.

Buna rağmen bugün ( 29 Aralık 2011) sabah saatlerinde, önce internet sitelerine düşen daha sonra TV haberlerine de yansıyan Şırnak civarında, sınır bölgesinde Kürt köylülerinin savaş uçakları tarafından bombalanması olayını izlerken duyduğum umutsuzluk ve acıyı daha önce hiç bu kadar derinden hissetmemiştim.

Olayla ilgili gelişmeleri internet sitelerinden, Kürt ve dünya medyasından izledikten sonra Türkiye televizyonlarında üç kanalın Türkiye saatiyle 13.00’de verdikleri öğlen bültenlerini karşılaştırmalı olarak seyrettim.

Kelimenin tam anlamıyla utanç duydum.

İnternet sitelerinde olayın veriliş tarzına bakınca ve benzer olaylarda TV kanallarının gösterdikleri devlet ve hükümet yanlısı militarist refleksleri bilen biri için televizyonlardaki haberlerin gerek içerik gerekse sunuluşlarının fazlaca sürpriz olmaması gerekirdi.

Ayrıca, Türkiye medyasının zaten uzunca bir süredir gerçekleri olanca yalınlığı ile ve her boyutuyla inceleyerek, doğruluğunu değişik kanallardan kontrol ederek vermek, sadece devlet ve kurumları değil, olayın taraflarını da dikkate almak gibi bir yaklaşımının olmadığını tabii ki biliyorum.

Türkiye medyası oldum olası zaten kendisini devletin, kurumların, hakim güçlerin ve çıkar çevrelerinin medyası olarak görüyor. Bu da bilinen bir gerçek.

Medyanın genel anlamda bağımsız ve bağlantısız olmadığı bir gerçekken böylesine önemli olaylarda Türkiye medyası aracılığı ile gerçeklere ulaşmak çok uzun bir zamandır okurlar ve izleyiciler açısından neredeyse imkansız bir şey.

Gazetecilik meslek etiği, dürüstlük, insan haklarına, özgürlüklerine ve onuruna saygı ise çoktan bırakılan mesleki ilkelerin başında geliyor.

Ama bütün bunları bildiğim halde bu üç televizyonun öğlen kuşağı haberlerine baktığımda dediğim gibi yine de utanç duydum.

Gazeteciliği böylesine utanç duyulacak ve yukarıda sözünü ettiğim dönemlerde bile örneği az görülen boyutlarda bir bülten sunuculuğu işine çevirmekten hiç rahatsızlık duymayan bir takım insanlarla aynı meslekten olmaktan utanç duydum.

Tabii asıl utanç duyması gerekenler onlar.

Her sabah izleyenlerin karşısına haber toplantılarıyla çıkıp boy gösteren ve sanki gazetecilik yapıyormuşçasına rol kesenler de onlar.

İzleyenler nasılsa görmüştür ama yaptıkları özetle şuydu:

İsimlerini vermemde hiçbir sakınca yok; Haber-Türk, NTV ve CNN Türk televizyonlarını, benzer hatta aynı haberleri vereceğini tahmin ettiğim için aynı anda, zaplayarak izledim.

Sadece haberin verilişine bakarak Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü konusunda neler olduğunu ve medyanın bu olayda nerede durduğunu anlamak çok kolay.

Haberi,“Olayda 30’dan fazla insanın öldüğü” şeklinde veriyorlardı.

Buna da şükür diyenleriniz vardır mutlaka.

Ama konuşu: Öldürülenler PKKlı olsa zaten haberlerini, ortalığı sarsacak derecede sansasyonel başlıklarla en hafifinden, “Türk jetleri PKK’li teröristleri vurdu” gibisinden başlıklarla donatırlardı, “Flaş Flaş Flaş” diyerek sevinçten yeri göğü inletirlerdi.

Ama ölenlerin PKK’li olmadığı o kadar belliydi ki…

Bir kere cesetlerde ya da ceset parçalarının hiçbirinde herhangi bir silah, askeri bir techizat ya da giysi bulunamamıştı.

Daha bir sürü belirti vardı ölenlerin, öldürülenlerin PKK’li olmadığını anlamak için. Türkiye medyası bile bu insanlara PKK’li diyememişti. En ufak bir belirti bile bulsalar öyle bir derlerdi ki!

O nedenle“maalesef” PKK’li diyememişlerdi. Öyle de diyebilirlerdi. Türkiye medyasının yalan söylemek konusunda hiç zorlanmadığını biliyoruz.

“Yalan söyle izi kalsın” Türkiye medyasının ne zamandır kullandığı yeni etik ilkelerinden biridir.

Nitekim olayı değil de olaya ilişkin olarak verdikleri Genelkurmay bildirisini haber olarak verdiler. Bu açıklamada da bir sürü tevil, dolambaçlı ifade ve yakıştırmaya rağmen bu insanların PKK’li oldukları belirtilemiyordu…

Peki kimdi ölenler?

İnsandılar…

Onu anladık. Kimdi bu insanlar?

Bu insanlara gazetecilik dilinde ‘sivil’ deniyor.

Haber dilinde, hani tıpkı sık sık Pakistan ve Afganistan’da NATO uçaklarının‘yanlışlıkla’ bombaladığı gibi adı geçen insanlara ‘sivil’ deniyor.

Bu insanlara çok sonraları, artık olay tevil götürmez bir şekilde ortaya çıkmaya başlayınca önce hükümet, arkasından onlar yani medyamız, ‘sivil’ demeye başladı. Ama önce değil.

Netice olarak Türk savaş uçakları Kürt sivilleri öldürmüş oluyor PKK’li diye. Haberin aslı bu.

Nitekim bu insanlar illegal bile sayılamayacak sınır ticareti (Çünkü yerel devlet otoritelerinin, jandarmanın vb. bilgisi ve işbirliği olmadan kimse öylesine tehlikeli bir bölgede o otoritelere haber vermeden ne kaçakçılık, ne ticaret falan yapamaz. Bunu ancak o bölgeyi iyi bilenlerle bu gerçeği öğrenmeye istekli olanlar bilebilir) ile geçimlerini sağlamaya çalışan ve içlerinde korucu yakınları da olan köylüler.

Gerçek buyken Türkiye medyasının ana haber kanalları bunu izleyicilerinden gizleyebilmenin ya da olayı hafifletebilmenin cansiparane militanlığını yapmaya çalışıyorlardı. Kavramlarla, gazeteciliğin en temel ilkeleriyle oynayarak.

Öyle bir havadaydılar ki, besbelli tepelerinde öyle bir otorite -ne olduğunu çok iyi biliyoruz artık- vardı ki… Onun istediği tarzın ve üslubun bir milim dışına çıkmamak için spikerlere baktım, zavallı bir çaba içindeydiler.

İşte ben bu kadar bağımlılığı, bu kadar fütursuzca gazetecilik ilkelerini çiğnemeyi ve bu uğurda bu kadar sadakati hiçbir dönemde görmedim desem yanlış söylemiş olmam.

Korkuyu diyemeyeceğim kusura bakmayın. Burada olsa olsa çıkarlarından olmamak, bulundukları mevzileri elden kaçırmamak, gözden düşmemek ve siyasal otoritenin hışmına uğramamak için gazetecilik yapmaktan vazgeçmiş bir topluluk var karşımızda.

Türkiye medyasının ana organlarına baktığımızda bunu net olarak görüyoruz. Milliyetçi, devletçi, militarist, şiddet bağımlısı alt yapıdan da destek alarak bilerek ve isteyerek yapılan bir medyatik cürüm söz konusu.

Bu cürümü yani gazetecilik ihanetini anlatmaya devam edelim:

Haberin ana başlığından sonra haberin veriliş tarzı daha da vahimdi.

Olayı anlatmak, yalan yanlış da olsa önce olayı vermek, sonra açıklamalara ve artık ne varsa malzeme olarak onlara yönelmek yerine bizimkiler habere neyle başlamış olabilirler?

Tabii ki Genelkurmay’ın bildirisiyle.

Öyle ki, haber daha ortada yok. Kanalın birinde Diyarbakır muhabiri orada bekletiliyor. Ondan, yani belki de haberin aslını verecek olan muhabirden birşey alınmadan Genelkurmay bildirisi veriliyor.

Tıpkı sıkıyönetim dönemlerinde olduğu gibi.

O dönemlerde de olayın kendisi haber olarak verilmezdi. Olayı, sıkıyönetim bildirilerinden ya da 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in ve diğer generallerin o olaya ilişkin nefret ve şiddet saçan açıklamalarından öğrenirdik.

Burada da öyle oldu. Önce Genelkurmay bildirisi, ardından Şırnak Valisi’nin bildirisi, muhtemelen daha sonra bakanların, hükümetin bildirileri falan da devreye girmiştir ya da girecektir ama haberin aslı, yani sivillerin PKK’li diye vurulduğu rezaleti bilmiyorum ne zaman yansıyabilecektir bizim medyamıza? Yansıdığı zaman da nasıl yansıyabilecektir?

Haber verilirken resmi kaynakların dışındaki yerel kaynaklara, başka kaynaklara da başvurulabilecek midir? Hatta PKK kaynaklarına da bakılabilecek midir?

Yoksa özellikle de Başbakan Erdoğan’ın medya patron ve yönetmenlerine verdiği brifingden sonra, gazeteciliğin bu en basit ‘Önce olayı ver, sonra olayla ilgili gelişmeleri vermeye başla’ şablonundan dahi vaz mı geçilmiştir?

Artık hiç olmazsa şeklen de bir yayın organı oldukları gerçeğini bizzat inkar mı etmektedirler?

Kaldı ki bu kadar bildiri ve işin aslını saptırmak için yapılan onca resmi açıklama, oradan kalkıp PKK’ye yönelik ve olayın asıl sorumlusunun PKK ve hatta onu destekleyen Kürtlerin olduğuna ilişkin başka düzmece haberler, açıklamalar ve röportajlardan sonra işin özü, aslı ortaya çıksa neye yarayacak?

Bu haberler net bir şekilde şunu anlamamızı sağlıyor: Türkiye medyası savaş gazeteciliği yapıyor. Savaş gazeteciliği gazetecilik değil devlet propagandacılığıdır. Doğruyla ilgilenmez savaş destekçileri. Amaçları savaşa verilen desteği artırmak ve bu uğurda kendini feda edecek insan sayısını çoğaltmaktır.

Bunun adı Goebbels gazeteciliğidir. Goebbels gazeteciliği sayesinde yenilmiş ve her cephede gerileyen Alman ordusu, saflarına düşünmeden katılacak çocukları bulabildi.

Diğer taraftan, ‘ölenler insan değil, düşmandır’ bu propagandistlerin dilinde.

35 köylü öldürülüyor, Türkiye medyasında ölümlerin ardından görmeye alıştığımız ağıt, gözyaşı görüntüleri yok. Günahlarını almayalım, düşman demediler ama sivil ya da köylü demeye de dilleri varmadı.

Kürt meselesini çözmek için 1990’ların savaş ve şiddet yöntemlerine dönülmüş olması ve bu uğurda devam eden operasyonlar tartışılabilecek ve insanların ölmemesi ve ülkenin huzura kavuşabilmesi için bu meselenin barışçı yöntemlerle çözülebilmesi adına adımlar atılması konusu konuşulabilecek midir? Bu meseleyi bu şekilde dile getiren konuşmacılara, tartışmacılara konulan ambargolar, kısıtlamalar, yasaklar kaldırılabilecek, barışın ve demokratik çözümlerin savunuculuğunu yapanlar kendilerine bu kanallarda yer bulabilecekler midir?

Daha doğrusu bu kanallar ve diğer medya organları devletin ve militarizmin sözcülüğü yerine gerçek gazeteciliğe, yayıncılığa dönebilecekler midir?

Sorun aslında budur?

Ben şimdi o kanalların genel yönetmenlerinin, haber müdürlerinin vb. adlarını sayıp sorsam, “Bu haberleri böyle sunmaktan utanmıyor musunuz?” desem, inanıyorum ki hiçbirinin yüzü bile kızarmayacaktır.

Belli ki onlar mesleğe ve hayata ilişkin hesaplarını yapmış ve hedeflerini belirlemiş olmalılar: Bulundukları yerlerde mümkün olduğu kadar oturabilmek ve yaşamlarının bundan sonrasını sağlama bağlayarak belli bir refah düzeyinde kalabilmek…

Herhalde bu nedenlerle kendilerine gazeteci diyen bu kişilerin yaşama ilişkin yaklaşımlarında, gazeteciliğin temel kuralları, gazetecilik etiği ve en önemlisi insani bazı değerlerin bir karşılığının olmadığı anlaşılıyor.

Böyle demek zorundayız maalesef, bunun başka bir izah tarzını bulamıyorum.

Oysa medya tarihi bu gibi gazetecileri ve yayıncıları anımsamıyor bile. Medyanın hafızasında bunların yeri yok.

Medya hafızası, o kanalların haber masalarının çevresinde oturup gerçek gündemi gözardı etme, ters yüz etme, olmazsa yok etme simyacılığının keyfi ile günlerini sürenleri değil, gerçeklerin ortaya çıkabilmesi için mücadele ederek, baskılara, yönlendirmelere boyun eğmeden gerçekleri dile getirmeye çalışan ve bu uğurda bedeller ödeyen gazetecileri anımsıyor.

Anımsayacak da.

30 Aralık 2011

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here