OĞUZ ATAY: SELİM, HERKESİN YÜZÜNE BAĞIRMAK İSTEDİ, KÖTÜSÜNÜZ DİYE…

İnsanların arasına karışsam da seni kaybetmenin acısını gideremem

Turgut başını kaldırdı: otomobilin arkasında bir adam duruyordu; bir köylü. “Bizim buraların havası sağlamdır bey,” dedi. Neden Selim insanlarla kolayca konuşamadı? Köylülerle alay ederlermiş lisedeyken; Selim değil, arkadaşları. Kötü davranışlara karşı yeteri kadar direncim yok, derdi. Kötülüğün kuvvetine karşı duramazdım: onlarla birlikte gülerdim, diye anlatırdı. Zayıflığından çoğu zaman yakınırdı. “Yol yorgunluğumu gideriyorum,” diye karşılık verdi köylüye. Orta yaşlı bir köylü. Bu köylülerin de yaşı belli olmaz. Orta yaşlı dediğin köylü senden küçük çıkar. Bir kere, küçük yazdırmışlardır nüfusa: askere geç gitsin diye. Sonra… derdi çoktur bunların. Selim’in aydın arkadaşları, Serhat, Ahmet Bayır filan, çok iyi özetlerdi bu durumu. Bir sigara uzattı köylüye, bir tane de kendisi yaktı. Protokole çok dikkat ederler. Selim’in günlüğünü okusaydı, ne derdi acaba? Hey gidi Selim! Ekmeğinin buğdayını çıkaran insandan bu kadar uzak mı kalacaktın? Efendim? Bunları ciddi olarak söyleyenler de var. Daha güzel ifade ediyorlar tabii. Peki, kimlerin içine karışmalı o halde? Yok canım! Köylüler, Selim’in günlüğünü yüzüme vurmazlar. Trendeki genç adamdan ne duymuştu Selim? Kulak misafiri olmuş; pek yapmazdı böyle şey. Sevgide toplumculuk, diyormuş çocuk. Ben de ondan yanayım. Çıkarını düşünen insan, fakir de olsa, aynı derecede kötüdür. Belki sevgi, biraz iyi yapar onu. Bu köylüyle bir ortak yanımız var: ikimiz de sigara içiyoruz. Gerisini kimse bilemez. Selim, herkesin yüzüne bağırmak istedi, kötüsünüz diye. Ruhu ezildi. Kendi sesini duydu yalnız. Sonunda kendi kötülüğünde karar kıldı. Canım kötü Selim! İnsanların arasına karışsam da seni kaybetmenin acısını gideremem. Hiçbir yaşantı gideremez bu acıyı. Bir sigara ikram edip avunurum sadece. Ayakta kalabilmemi istiyorsan, bu kadarını da hoşgör. Sigarasını bitirince izin isteyip gitti. Kusura bakma dostum: ruhum kapanık. Dertleşmenin mümkünü yok. Sonra pişman olur insan: içimdekileri dağa taşa söyleseydim diye. İnsanı inatçı yapan bir güçsüzlük bu. Köylünün arkasından uzun süre baktı: bacaklarını açarak gidiyordu. Gidişinde, bilgisizliğin güzelliği vardı. İşinin dışında, kolunu bacağını nasıl kullanacağını bilemez. Birçok insan uzaktan bile sevimli değil. Gene de düşünceleri paylaşacak birinin olmaması kötü.

Rüzgâr kuvvetleniyordu. Hiç akşam olmasa da bu tepenin üstünde, durmadan okusam. Ne olurdu sen insan olsaydın Olric, ya da Selim ölmeseydi. Neler yapardık değil mi? Başka insanlar da, benim gibi, bütün bunları çok anladıkları için mi, bir varlık gösteremeden çekip gidiyorlar dünyadan? Selim’in anlattığı biçimde yaşamasını bilen yok mu? Benden hayır yok artık Olric. Öyle demeyin, efendimiz, düşünün ki Selim’in dünyada kalan son temsilcisi sizsiniz. İlk temsilci yoktu zaten, Olric. Bakalım bu yükü taşıyabilecek miyim? Okuduğum günlük bende derman bırakmadı. Ortak yanlarınızın olduğuna güvenim var, efendimiz. Ben de artık, buna inanmaya cesaret ediyorum Olric. Birçok şeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Selim’le birlikte yaşamış bir insan olmak artık gurur veriyor bana. Onunla geçirdiğim bir günü hatırladım Olric: ilk bakışta önemsiz bir gün. İster misin anlatayım? Beni yalvartmak mı istiyorsunuz, efendimiz?

Bundan yıllarca önceydi, Olric. Sıcak bir günde, Selim’le bir tepenin üstünde çalışıyorduk. Üniversite öğrencisiydik daha. Harita çıkarıyorduk. Gecekondularla dolu, ağaçlık bir yerdi. Öteki arkadaşlar evinizden, bahçenizden yol geçecek diye korkutuyorlardı zavallı insanları. Bizden çekiniyorlardı. Evlerin birinden, esmer bir adam geldi yanımıza. Otobüs biletçisiymiş. İçimizde en gösterişli olarak Selim’i bulduğu için, ona yaklaştı; onunla, saygılı bir tavırla konuştu. Dereden tepeden bahsettiler. Biletçinin güzel bir kızı vardı: biletçi gibi esmer. Çok genç ve utangaç gülümseyişli bir kız. İkimize kahve yapıp getirdi; yanında da su. İyi yıkanmış çiçekli bardakların dış yüzlerindeki su taneciklerini şimdi bile görür gibi oluyorum. Ve biliyorum ki, Selim de sağ olsaydı, içtiğimiz suyun serinliğini böyle anlatırdı bana. Sonradan Selim’e takılmıştı çocuklar: adam kızını sana vermeyi düşünüyor, seni gözüne kestirdi. Ne yazık. O zaman yanlış tanıttım kendimi Selim’e. Ben de çocuklarla birlikte güldüm. Evin gölgelik yamacına oturdular biletçiyle birlikte, bize de sırtlarını döndüler. Uzun uzun konuştular. Kim bilir ne konuştular? Ben yalnız suyu ve kahveyi hatırlıyorum. Bu sözlerimi duysa çok şaşardı Selim. Bana kalırsa adamla konuşurken de, biz onunla alay ederken de, kısa bir süre için bile olsa, biletçinin kızıyla evlenmeyi düşünmüştür! Ve bunu düşündüğünü hiç unutmamıştır. Bana kalırsa çok güzel, kimseyi incitmeyecek bir şekilde düşünmüştür bütün bunları. Ben o zamanlar, Selim’le ciddi bir tavırla konuşan herkesi, onun ciddiye aldığını anlamıyordum. Ve bunun dışında herkesten kuşkulandığını göremiyordum. Gülmek, onun için bir korunma aracıydı. Bunu geç anladığım için de cezamı çekmeliyim Olric. Hiçbir şeyi unutmadı ve her olaydan, hayatının sonuna kadar rahatsız oldu. Mümkün olsaydı biletçinin kızıyla ve yolda gözünün ucuyla gördüğü her kızla evlenirdi. Biletçiyle ve herkesle dost olurdu. Sözün gelişi değil, gerçekten yapardı bunu. Bunu yapamayacağını anlayınca, Selim olarak yaşamanın imkânsızlığını görünce, hayatın hızlı akışı içinde, küçük anları sonuna kadar yaşayamayacağını sezince, önce büyük bir ümitsizlik ve korkuya kapıldı; bütün gücüyle varlığını korumaya çalıştı. Sonra da… bilmiyorum Olric, sonra ne oldu. Okumalıyım, öğrenmeliyim. Belki de bu işin sonunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Önemli günler yaşıyoruz Olric: tarih düşürelim. Dış etkenlerin karmaşıklığı bizi yolumuzdan çevirmesin: biz işimize bakalım.

Oğuz Atay
Tutunamayanlar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz