Nazım Hikmet’in düşünce evrimini hızlandıran nedenler ve kadına bakış açısı


Londra Haringey City Radio’da (Londra’dan kültür ve sanat proğramı’nda) 6 hafta boyunca, Nazım Hikmet’e yönelik Nimet Sayar’in yönelttiği sorulara yanıt vermeye çalıştım. 2006 ‘nın Şubat ve Mart aylarında yapılan bu proğramlarda, her hafta 1.5 saatlik canlı yayınla tüm Dünya’ya ulaşmaya çalışmıştık. Nazım Hikmet’in yaşamı, sanatı ve mücadelelerini kaynaklara dayanarak anlatmaya çalıştım. Çok zorlanmadım, bu proğramlarda. Çünkü, Nazım geride yeterince kaynak bırakmıştı. Gerçekleri çarpıtmamak yeterli ve çok gerekliydi.
Bugün sermayenin küresel saldırısına karşı, emek cephesinden karşı durabilmek için, geçmiş değerlerimizi doğru ve zamanında güncelleştirebilmek gerekli diye düşünüyorum. Evrensel dünya görüşü sağlam temellere oturan büyük Dünya şairi Nazım Hikmet, yaşanılan emperyalist saldırılara ve sömürü düzenine, 21. yüzyılda da bir yanıt olarak halen taze durabilmektedir. Nazım’ı kendi dünya görüşünden soyutlayarak, televole mantığı içinde yüzeysel ve belden aşağı bir yaklaşimla anılmasına izin vermemek gerek. Bu da Nazım’ı doğru algılamak ve yeni kuşaklara ille de doğru aktarabilmekle mümkündür.

Edebiyat ve Eleştiri editörü Sevgili Ahmet Yıldız’in radyo proğramları konusunda ön bilgisi olduğu için, ‘Nazım Hikmet’in düşünce evrimini hızlandıran nedenler’ ve özelde de ‘kadın sorununa bakışı’ ilgisini çekti. Ve yukaraıda değindim nedenlerle Edebiyat ve Eleştiri’ye yazmak için tekrardan kalemi elime aldım. Burada ‘kadına Bakışını’ daha geniş anlatacağım. Her yaştan insanların okuyabileceği yaklaşımla, özlü ve çok kısa bir özeti aşağıya aktaracağım. Umarım,   -6. haftada- anlatıklarımın bir özetini içermekte olan bu yazıyı okuma fırsatı yakalayabilen genç beyinler, Nazım’ı kendi yazdığı kitaplardan ve bıraktığı belgelerden öğrenme eğlimine de girerler. 

NAZIM HİKMET’IN KENDİNİ ARAMA DÖNEMİ

Nazım ilk şiiri Feryad-ı Vatan’ı ( 1 ) yazdığı ( 3 Temmuz 1913’de 11 yaşındayken ) yıldan, Ağustos 1921’de Bolu’da ögretmenlik yaptığı yerden ayrılıp, eğitim için Zonguldak-Trabzon üzerinden Batum’uma vardığı 30 Eylül 1921 tarihine kadar olan süreçi Nazım’ın kendini arama dönemi olarak adlandırıyorum.

Özellikle 1920’ler de İstanbul’un işgal altında olması, ‘ Gençlik’ adlı şiiriyle gençliği ülkenin kurtuluşuna davet etmesini çok önemli buluyorum. 1 Ocak 1921’de Kurtuluş Savaşi’na katılmak için Anadolu’ya savaş malzemesi taşıyan bir lojistik kurye yardımıyla ‘Vatan Gemisi’ne binmesi, hayatındaki ilk ciddi kopuştu belki de. Yine bu yolda, ‘Spartakisler’ diye bir gruptan ‘ Türkiye’nin Misak-i Milli sınırlarını tanıyan ilk ülkenin Sovyetler Birliği olduğunu öğrenmesi’ ve sosyalizm kelimesinin içeriğini de merak etmesini getirmiştir. Ankara’ya vardığında yol arkadaşi Vala Nureddin ile birlikte, 3 gün içinde sipariş bir şiir yazarak, İstanbul gençliğini milli mücadeleye çağırırlar. Bildiri niteliğindeki bu şiirler çogaltılarak ( 10 bin ) dağıtılır. Artık, Nazım’ı Ankara’da herkes tanımaktadır. M.Kemal ile görüştürülür. M. Kemal ‘Bazı gençler modern olsun diye mevzusuz şiirler yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız’ der. Bu Vala Nureddin’ın anılarında var. Ardından Bolu’ya ögretmen olarak atanırlar, Vala Nureddin’le beraber. Halen kendilerinine en uygun dünya görüşünü aramaktadırlar… Burada, Bolu Ağır Ceza Mahkemesi vekili Ziya Hilmi’yle tanışırlar. Ziya Hilmi’den, Fransız Devrimi, V.İ. Lenin, Karl Marx, F. Engels, Rosa Luxemburg, Bolşevik İşçi Örgütlenmesi ve Koutsky hakkında ön bilgi edenirler. Bu ilk ciddi teorik dersleridir ve kaplarına sığamaz duruma gelirler. Arayışlarını derinleştirmek ve eğitim için yönlerini Sovyeler Birlği’ne çevirirler.

‘Kendini arama dönemi’ diye adlandırdığım bu dönemin ilk yıllarında miliyetçi ve dinci

(2) bir dünya görüşü içindeken Nazım, bilgiye açlığı ve araştırıcı yönü sayesinde yüzünü evrensel bir dünya bakışına çevirir.

DÜNYA’YA UYANIŞ DÖNEMİ

Ögrenim için gittikleri Sovyetler’de Moskova’ya gelirler ve Doğu Emekçileri Komünist Ünüversitesi’ne (KUTV) yazılarak (3) İktisad ve Siyasal Bilgiler okurlar. Bu coğrafyada dünyalarını zenginleştirecek somut olaylara tanık olurlar. Nazım’ın topluma ve dünyaya bakış açısında ciddi değişimler meydana gelir. Örnegin; Sovyetler birliğinde kadınıların yalnız başina dolaşabilmeleri, kendilerini rahatça ifade edebilmeleri, politik ve sosyal konumlardaki rahatlığı çok ilgisini çeker. Bunlar, ne Anadolu’da ne de Rumeli’nde gördüğü kadın yaşamlara benzememektedir. Bu konu, yaşamını da sanatını da çok etkiler.

Burada kadının yaşamı Anadolu’daki gibi değildi. “Sofradaki yeri öküzden sonra gelmektedir.” belirlemesi burdan beslenecekti ve Anadolu kadının yaşam dramını daha iyi anlatabilecek malzemeleri kavraması daha kolay olcaktı. Ve yıllar sonra bu dizeleri yazarken zorlanmayacaktı.

Nazım Rusya ‘da dünya’ya evrensel ve de emek cephesinden bakabilmenin incelikleri alır ve kendini geliştirmeye başlar.

Yine burda, Mayakoviski şiirinden çok etkilenmesi, daha öncden ögrendigi Fransız şiirinin bazı serbest duruşlarını daha iyi kavramasına ve de ilk ciddi Serbest Nazım’da şiir yazabilmesinin yolunu da kazanır.

TÜRKİYE VE DÜNYA ARASINDA SAĞLAM BAĞLAR KURMA DÖNEMİ

1924’de Sovyetler’den üniversite diplomasıyla Türkiye’ye döner. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi ‘ Orak Çekiç’ ve ‘Aydınlık’ yayın organlarında dergi emekçisi olarak çalışmaya başlar. Artık oturmuş bir dünya görüşü olan komünistdir. ‘gayeli şiirler’ yazmaktadır.

1925’de Şeyh Sait İsyanı çıkınca M. Kemal ve kadrosu Takrir-i Sukun Kanunu’nu yürürlüğe sokarlar. Doğuda Kürt Hareket’inin üstüne yönelen yeni Türkiye Cumhuriyeti devleti, batıda Komünistlere yönelir. 1 Mayıs 1925’de ‘Aydınlık’ dergisi yazarları ve çevresindeki tüm aydınlar tutuklanır. Ankara İstiklal Mahkemesi, çok ağır cezalar yağdırır aydınların üstüne. Nazım’da burdan payına düşeni gıyaben alır. Tam 15 yıl ağır hapis cezası. 1927’de bildiri dağitımı, duvar gazetesi ve komünizm propağandasınan 3 ay, gıyabında ceza alır, tekrardan. Nazım’ın iyice gözü açılır… Bağımsızlığı için şiirler yazdığı ülkenin kadroları yanlış yoldadır ve yolları tamamen ayrılmıştır, bana göre. Kurtuluşu yine Moskova’ya kaçmakta bulur ( Haziran 1925 ).

Bununla beraber, Kurtuluş Savaşi’nı yürüten Anadolu ve Rumeli halklarını hep sevmiş ve dünya ezilen halklarıyla aynı kefeye koymuştur. Onlara hiç darılmamıştır. İlerideki dönemde ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazarak, Anadolu halklarına saygı, sevgi ve uyarı borcunu da ödemistir, diye düşünüyorum.

Şiirlerinde, her fırsatta belirttiği gibi vatanını ve Türkiye halkını çok sevmektedir. 1928 Temmuz’unda tekrardan Türkiye’ye kaçak olarak girerken Hopa’da yakalanır. 17 Haziran 1951 tarihinde tekrardan yurt dışına kaçışını Bükreş Radyosu (Romanya) duyuruncaya kadar olan süreç içinde, Türkiye Cumhuriyeti tarafından birçok baskı ve sindirme hareketlerine mağruz kalır. Düzmece suçlarla, hakkında onlarca yıl varan hapis cezaları verilir.  Örnekleyecek olursak ; 1928 Temmuz’unda (3 ay), 27 Temmuz 1933 (1 yıl),1933-34 idamla yargılanma (4 yıl), 1936-37 polis baskıları, ve sindirme girişimleri (1 ay), 1938 Ocak-Mart, ( 15 yıl ), devamındaki bir yargılamadan ( 20 yıl ) daha alır. Bunların bir kısmı affa uğrar, bir kısmını da yatar. Son aldığı 2 cezanın ( 35 yıl ) affa uğrayan kısmının dışında kalan, 28 yıl 4 ay olarak ceza kesinleşir. Ve Nazım, İstanbul, Çankiri ve Bursa Cezaevi’nde toplam 12 yıl 7 ay yatar. 15 Temuz 1950’de Demokrat Parti’nin çıkarttığı  ’Bağışlama Yasası’ndan faydalanarak serbest kalır. Ama rahat bırakılmaz…Nazım yine Yurt dışına firar eder…

Nazım, 1951’de yurt dışına kaçışıyla ilgili şu açıklamayı yapar : “Haber aldığıma göre, beni sadece askere alacak değillerdi, askere almak bahanesiyle harcayacaklardı. Sonra Nazım Hikmet askerden kaçtı ve kaçarken öldürdük, diyeceklerdi. Şimdi açıklayamam vesikalarımı, fakat Menders hükümetinin bana böyle tuzak kurduğuna dair kuvvetli vesikalarım var. Gün gelince bu da ortaya çikar.” ( 4 )

OLĞUNLUĞUN ZİRVESİNE ULAŞMA DÖNEMİ

1950 sonrası Nazım , Türkiye ve dünya ölçeğinde olgunluk sürecine erişmiştir. Bunu eserlerinde ve ululararası konferanslarında yaptığı konuşmlardan net olarak görebilrsiniz. Ülkesinde idamla yargılanan Nazım’a Uluslararası Barış Ödülü verildi, eserleri 30-40 çevrilirken, ülkesinde yasaklıydı. ( 5 ) Bu süreç içinde de Nazım çok eser verir. Nazım’a göre Ankara’yı artık Türkiye Cumhuriyeti yönetmemektedir. ‘Bunu da nereden çıkartıyorsun?, diye soracacak olursanız, 1959’da yazdığı’Bu vatana nasıl kıydınız?’ şiirinde bunun tesbiti var, derim.

‘’… Eli kolu zincire vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavus.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız ? ’’

Emperyalizme karşı dünya ezilenlerinin yanında olmuş, nükler saldırılara ve işgallere karşi çıkmıstır.1947 ‘de ‘Yaşamaya dair ‘ adlı şiirinde ,

‘ İnsanlar için ölebileceksin

hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için

hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, ‘diyebilecek kadar değişime uğramıştır. Bu dünyanın halen Nazımlara ihtiyacı olduğu yeterince açık değil mi ?

NAZIM HİKMET KADIN SORUNUNA ERKEK EGEMEN GÖZLE BAKMADI

Nazım Hikmet kadına erkek eğemen gözle bakıp, cinsel meta olarak değerlendirmedi. Aşkları ve ayrılıkları çok oldu. Aşka ve ayrılığa insani bir gözle, özgürlük temelinde yaklaştı. Kadınları ne sömürdü, ne sömrülmesine müsade eden bir yaklaşim içinde bulundu.

Nazım, kadını toplusal, siyasal, sosyal yaşamdan soyutlamadan; eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı bir adalet anlayışıyla yaşadı ve eserlerinde işledi. Cinsiyetçi bakış açısının karşısında durdu. Nazım’ın kadına bakış açısının ana noktası; toplumsal yaşantıya katılımı eşitlikçi, mücadele eden, üreten ve ürettigi değerlere yönelik olarak söz- yetki kullanabilen ve sınıfsal çeliskilerin bilincinde olan kadındır.

Nazım eserlerinde, kadının sınıfsal, sosyal ve erkek eğemen toplumun değerleri tarafından sömrülüşünü, örneklerle ortaya koydu. Kadınların uğradıkları her türlü haksızlık ve şiddette ayna tuttu. Ve mercek altına alınmasını sağladı. Kadına yönelen, sınıfsal, toplumsal ve aile içi şiddeti ve haksızlıkları gözardı etmeden teşhir etti. Kadının çifte sömürü yaşadığını gördü, unutmadı ve unuturmadı. Sözü fazla uzatmadan, Nazım’ın şiirlerinden örnekler vererek konuda ilerlemeye çalisayim:

‘’…Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin.
Yorulmuşdursun,
nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
ne gül suyum, ne de gümüş leğenim var.
Susamışındır,
buzlu şerbatim yok ki, ikram edeyim.
Acıkmışsındır,
sana beyaz keten örtülü sofralar kuramam
memleket gibi esir ve yoksuldur odam…’’ ( 6 )

1948

Nazım Hikmet, Andolu’da ataerkil- feodal- İslami yaşantısının kadına dayattığı erkeğe kul-köle simgesindeki ‘ayak yıkatma’ dayatmasını, kadına duyduğu engin sevgiyle burada tersine çeviriyor. Ve içinden gelen büyük , insancıl sevgiyle, eşine ‘nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını’ diyebilecek kadar bilgelik gösteriyor yaşam karşisında.

‘’…Korkunç ve mübarek elleri
  ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
  anamız, avradımız, yarimiz,
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp, uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki,
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
lşiltısında yere saplı bıçakların
Oynak ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar
  bizim kadınlarımız’
…’’ ( 7 )

Döneminin kadın yaşantılarını tanımlarken, aslında bir yönüyle bugünden de çok uzak düşmüyor “sanki hiç yaşamamış gibi ölen” dizesi, kadın açısından tüm zamanları tanımlıyor gibi… Ayrımcılılk, ikici sınıf vatandaş görme, toplumsal yaşamda iki kat fazla ezilme ve haksızlık, kadının yaratıcılığının ve sömürüsünün önündeki engeller olmaya davam etmiyor mu ?

‘’…Üniversiteli kız seni düşünüyorum
İçeridesin bir yıldır,
En az üç yıl verecekler…’’

9.10.1941-1954 dönemi ( 8 )

Tüm dünya da bugün olduğu gibi, o günlerde de , düşünen insanların, genç ve ilerici beyinlerin üstünde kurulan baskılardan kadınlar da payını alıyordu. Sömürenlerin, düşenen insalar üzerinde kuduğu baskıda, kadın-erkek ayrımı yapmadığının güzel bir anlatımı değil mi, bu dizeler ?

‘’…Analardır adam eden adamı
aydınlıklar önümüzde gider
Sizi de bir ana doğurmadı mı ?
Analara kıymayın efendiler…’’ ( 9 )

Şubat,1955

Nazım bu dizelerle, analara yönelik şiddetin durdurulması için çağrı yapıyor erkek eğemen topluma. Doğuran, büyüten, esirgiyen kadınların şiddete uğramasına dayanamıyor.

‘’…sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şukardacık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
Konuşmadım arkasından dostlarımın…’’ ( 10 )

11 Eylül 1962, D.Berlin

Sevdiği kadınları o kadar büyük seviyor ki, ilkel olan kıskançlık duygusunun kıskacına da düşebildiğinin özelelstirisini verebiliyor. O kadar büyük davranıyor kadına ‘ haset etmedim Şarlo’ya bile’ diyor. Hinlik düşünmüyor kadın karşisında. ‘Aldattım kadınlarımı’nın arkasında yatan mantık ise, aşk karşisında kendinin de aldanabileceği duygusunun dışa vurumu, bence. Samimice…

‘’ Karı kısmı kızdı mı, kötü kızar,
Ha kızgın karı, ha Kürtlerin iti,
Atın üstünden alırlar yiğiti…’’ ( 11 )

İlk anda, düz mantıkla bakıldığı zaman, kadınlara hakaret içeren dizeler gibi görünüyor. Ama, tam tersine kadına övgü var. Ezilen-itilen kadınların başkaldırısı sözkonusu olduğunda, içinde taşidığı gücün ne kadar büyük olabileceğini anlatıyor. Erkeğe yüklenenen ‘yiğitliğin’ eleştirisini de içeriyor bu dizeler. Zaten ‘yiğit’ olan kadınların, bıçak kemiğe dayandığında erkekden daha da ‘yiğit’ olabileceğinin en pratik anlatımı.

‘’…Hatice, Piraye Pirayende,
Doğum yeri neresi,
kaç yaşinda
sormadım,
düşünmedim,
bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
Dünyanın en güzel kadını.
Benim karım…’’ ( 12 )

Hayat arkadaşinı, cinsel bir meta, ev kölesi ve arabanın yedek lastiği gibi görmiyor, Nazım Hikmet. Bu nedenle , hayat arkadaşinın yaşi, geçmişi onu ilgilendirmiyor. Güzelliğin göreceli olduğunun bilincinde bir yürek olarak, aşkı dış gürüntüde aramıyor.

Bu nedenle, kendi hatat arkadaşinı, dünyanın en güzel kadını olarak gorüyor.

‘’…karıcığım;
senin kaç yaşinda olduğunu
ne düşündüm şimdiye kadar
ne de bundan sonra düşüneceğim

sen on sekiz yaşinda sevgilimsin
  -kocaman gözlü ve ince bilekli geyik-
sen anamsın altmış yaşindasın
sen yaşi ve cinsiyeti olmayan arkadaşsın;
büyük kavgamda beraber dövüştüğüm;

bana nasihatların en doğrusunu veren

ve tehlikelerde kanatlarını üstüme geren

Senin kaç yaşinda olduğunu

ne düşündüm şimdiye kadar

ne de bundan sonra düşüneceğim…’’ ( 13 )

17.10.1940

Bu dizeler az önceki söylenenlerin uzantısı. ’sen yaşi ve cinsiyeti olmayan arkadaşsın’, bundan güzel ne söylenebilir ? Cinsel sömürü noktasının uzağında, kadına verilen değer.

Kadın’ı hangi yaşta olusa olsun, genç ve güzel algılayabilme gerçekliği ve ana gibi yüce bir insanla sevgiliyi bütünleyebilme bilinci. Hepsi bu dizelerde gizli…

‘’…Bir gönülde iki sevda olmaz

yalan

olabilir…’’ ( 14 )

17 Temmuz 1959

Nazım yanılğılarına değinir burada. Özelestiri yapar. ‘Bir gönülde iki sevda olmaz’ gerçekliğini dile getirir. Aşkın tekil olduğunun farkındadır. Alışkanlıkla, bencillike aşkı karıştırmaz. İkincisinin olabileceğini iddia edenlere, ‘Yalan olabilir’ gerçeğini de hatırlatır.

Ve gönlünde, aynı anda iki kadına, aşk açısından yer verilemiyeceğinin de tescilini yapar. İkincisinin ‘yalan’ ya da yanılğı olacağının çikartimini kedi deneyimlerinden kolayca süzebilecek bilince erişmiştir artık.

‘’…

Kadınlarımızın yüzü acılarımızın kitabıdır

acılarımız, ayıplarımız ve döktüğümüz kan

karabasanlar gibi çizer kadınların yüzünü.

ve sevinçlerimiz vurur gözlerine kadınların

göllerde ışıyan seher vakitleri gibi.

Hayallerimiz yüzlerindedir sevdiğimiz kadınların

görelim görmeyelim karşimızda dururlar

gerçeğimize en yakın ve en uzak…’’ ( 15 )

1962

Tarihde yaşanmış savaşları,vahşetleri, haksısızlıkları, köreltilen ışıkları ve günümüzün acılarını, umutlarını ‘kadınlarımızın yüzü’nden ögrenebilecegimizin belirlemesi var, bu dizelerde. Geçmişden geleceğe giderken kadınlardan ögrenecegimiz tarihsel dersler… En büyük acıyı çekenlerden…

‘’…iki şey var ancak ölümle unutulur

anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü…’’ ( 16 )

Yaşamda iki çarpici gerçeklik, belleklerde yer ederek hiç kaybolmazlar. Ve biz nerede yaşarsak yaşayalım, hep karşimıza çikar, iç geçirdirler. İlk aşkımız anamız ve çocuklugumuzun geçtiği, büyüyüp, serpildiğimiz şehrimiz. Zaman zaman yer değiştirseler de, yine kadın çogunlukla ilk sırda…Anamız..

‘’…Seydi Fakılı Köyünde kadınlar art arda dizilmiş su çekerler

art arda bağlamışlar bir tek ipe

su çekerler gayya kuyusundan,

su çeker taş devri kadınları

otuz metre altından yerin…’’ ( 17 )

30 Ağustos 1962

Anadolu kadının ne kadar zor şartlarda yaşam sürdüğünün canlı fotoğrafı çekilmis gibi. Her nedense hep kadınlar gider bu zor işlere…Daha çok ezilirler. Bugün de değişen çok şey yok…Yine kadınlar ve çocuklarin sırtında yük.

Her akşam yorgun işten dönerken

Görürdüm onu yolumda ben

Düşürmüştü gönlüme bir sızı

O üzüm gözlü işçi kızı

Ellerinde işten kalmış iz var

Tütün işlemiş o parmaklar

Allıksız yanaklarıyla ağzı

İzmir narı gibi kırmızı

O da işçi ben de işçi

Bir sınıfın evladıyız biz

Gaye uğruna verdik, el ele

Kızıl bir ufka gitmekteyiz. ( 18 )

Ege’de; tütün işçileri, Karadeniz’de; çay, fındık, Çukurova’da ;pamuk, limon, Doğu’da; süt, peynir, hamur…yine ağırlıkla kadının üstünde. Sınıfsal olarak da, cins olarak da onlar daha çok eziliyorlar. Uzun çalisma saatleri, daha düşük ücret ve sosyal güvenceden yoksunluk, kadınlarda daha çok. Bir de ev işleri ve cocuk…Nazım, tüm işçileri el ele vermeye davet ediyor, sınıf hakları için. Çözümün önemli bir kısmının burda yattığını bilyor.

Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi

geceleyin ateşler içinde uyanarak

ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,

ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz,

telaşlı, sevinçli,kuşkulu açar gibi,

Seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi.

İstanbul’da yumuşacık kararırken ortalık

İçimde kımıldanan bir şeyler gibi,

Seviyorum seni ‘ Yaşiyoruz çok şükür ! ’ der gibi. ( 19 )

27 Ağustos 1960

Kadına, koca bir yaşamın tüm güzelliklerini yüklüyor bu dizelerde. Yaşama sevdası ve memleket özlemi kadın imgesiyle daha da büyütülüyor. Kadını yaşama uzanan yolda anahtar yapıyor, sevinç yapıyor ve umut yapıyor bu mücadelede…

‘’…tanya;
senin memleketini sevdiğin kadar

ben de seviyorum memleketimi

………..
seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim…’’

………

“_ biz iki yüz milyonuz

iki yüz milyon asılır mı?
gidebilirim ben
ama bizimkiler gelecekler

teslim olun vakit varken …” ( 20 )
Bursa Cezaevi 1945

Erkek eğemen toplumlarda mertlik-yiğitlik kavramları kaba kuvvete sahip olan erkeklere yüklenir. Nazım bunu yanlış bir bakış açısı olduğunu çok iyi bilmektedir. ‘Tanya’ya seslenişinde bu yanlış yargıyı da mahkum etmektedir. ‘Tanya‘, Moskova’ya kadar dayanan ve sivil köyleri basan Alman Faşist askerlerinin karşisında büyük

mertlik-yiğitlik-kahramanlık gösteren genç bir kadın, komünistir. Köy meydanaında, kendi halkının önünde asılarak idam edildiğinde, henüz 18 yaşindadır.

Nazım için yürek çok önemlidir ve de kadınlarda vardır. Bu dizeler bunu net olarak anlatıyor.

Hiçbir kadın bahtiyarlığa senin kadar layık olmadı

ve hiçbir kadın bahtiyarlığını senin gibi paylaşmadı bahtsızlarla. ( 21 )

1956

Sovyet devriminden sonra, kadınların hayatın her alanına katılmak için verdiği çabayi ve de edindiği kazanımların dünya ezilen kadınlarıyla da nasıl paylaştığını resmediyor bu dizeler.

Ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşin üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının…
İçimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti… ( 22 )

Saat 21-22 Şiirleri, Piraye için yazılmış

Kadın ve vatan kavramlarının örtüstürüldügü dizeler, insana yaşama sevinici aşilıyor.

İkisi de özgürlüge…

Gelsene dedi bana

Kalsana dedi bana

Gülsene dedi bana

Ölsene dedi bana

Geldim

Kaldım

Güldüm

Öldüm ( 23 )

1963

Bir kadınala paylaşilabilecek manevi değerlerin , anlamlı bir buketi gibi duruyor dizeler.

‘’…Yine her seferki gibi haksızım.

Sebep yok

olması da imkansız.

Bu yaptığım iş ayıp

rezalet

Faklat elimde değil

seni kıskanıyorum

beni affet…’’ ( 24 )

8 Ekim 1945

Nazım, insan olarak yine ilkel bir duyguya , ‘kıskançlığa’ düşmüş ve özelestiri veriyor. Ve de çok ağır eleştiryor kendisini, sevdiği kadın karşisında. Bu da kadına verdiği değeri ve ilkel duygular karşisında korumak için mücadeleyi bırakmadığını gösteriyor.

‘’…Hangimiz ilk önce nasıl

Ve nerede ölürsek ölelim,

Seninle biz,

Birbirimizi

Ve insanların en büyük davasını sevebildik…’’ ( 25 )

Bu dizelerde kadın ya da erkek, toplumsal mücadeleden kopmadan, insanlığın kurtuluşu ve kendi aşkları için savaş verebiliyorsa , ölümün hiçbir anlamı kalmıyor. Çünkü , boşa sürdürülmemiştir hayat. Dolu dolu anlamlı bir yaşam…

‘’…Dün Köylerden inenleri seyrettim:

yorgundular

kurnaz

ve şüpheli

ve kaşlarının altında keder.

Erkekler eşeklerde,

Kadınlar çiplak ayaklarının üstünde geçtiler…’’ ( 26 )

Çankiri Hapisanesi, 20.7 1940

Yoksul Anadolu köylüsünün dramını anlatırken, erkek eğemen kültürünün çarpici bir haksızlığını da yakalıyor. Kadınlar yaya, erkekler eşeklerin üstünde. Evet, kadınların aile içi erkekler tarafından da aşağılandığının, ikinci sınıf insan muamaelesi yapıldığının en iyi örneklerini veriyor bu dizeler.

‘’…Seni düşünüyorum hatice kadın

İnsanlaradan çok toprağa benziyorsun,

hayır, topraksızlığa.
Beş çocuk doğurdun, üçü ölü…’’ ( 27 )

9.10.1951

Kadınının, bunca işin gücün arasında bir de çocuk doğurması; yaşamını daha da ağırlaştırmaktadır. Tarla, bağ-bahçe,ev ve dışarı işleri kadının hayatını çok çabuk

çökertmektedir. Nazım bunları görmekte ve kadının dıramını anlatmaktadır.

‘‘…yapma aylar geçer güneş doğarken

ve güneş doğarken maphus kadını,

kayışla masaya bağlı sırtüstü,

çiplak memeleri al kan içinde,

sorguya çekerler bir bodrumda.

Sorguya çekenler cığara içer,

biri yirmisinde, altmıılık biri,

gömlekleri terli, kollar sıvalı

ve kum torbaları,elektrodlar. ( 28 )

12-13-14 Mart 1958, Varşova-Şvider

Kadına yönelen; cinsel taciz, şiddet, baskı ve işkence bu dizelerde tam olarak veriliyor. Kadının her dönem karşi karşiya kaldığı bu insanlık dışı uygulamlar Nazım’ın

dizelerinene takılıyor. Ailede koca dayağı yetmezmiş gibi, işkecehanelerde daha organize uygulamlarla yüzyüze gelmektedir kadınlar. Bu dizeler, dünü de bugünü de iyi açıklıyor.

Son söz olarak şu özeti yapabilirim. Nazım Hikmet’in Kadına bakışını televole-tüketim kültürü içinde algılyanlar ve de algılatmaya çalisanlara söylenecek sözüm var: Nazım, kadını pazarlanacak bir mal gibi yaşamına ve eserlerine taşimadı. Onun kadına bakış açısı; insandan, özgürlükten, eşitlikten, kadın kimliğinden, emekten, yani sosyalizmden yana. Cinsiyetci, ayrımcı, baskıcı ve kadını yok sayan mantıktan çok uzak. Kadının; sosyal, ekonomik, eğitimsel ve sınıfsal gelişimini ve kurtuluşunu öne alan ilerici bir yaklaşim bu.

 Kaynaklar
  1- İlk Şiirler, Sayfa 9, Adam Yay.
  2 -İlk Şiirler, İntikam, Sayfa 19, Yarabbi Bahtımız Ne Kadar Kara, Sayfa 52.Çanakkale Masalı, Sayfa 103, Adam Yay.
  3- Otobiyoğrafi, Son Şiirler, Sayfa 99, Adam Yay.
  4 – N. Hikmet’in 1955 Yılanda Budapeşte Radyosu’nda yaptığı konuşmadan, Gün Benderli ‘ Su Başinda Durmuşuz’ Sayfa 133
  5 – Otobiyoğrafi, Son Şiirler, Sayfa 102, Adam Yay.
  6 – Hoş Geldin, Yatar Bursa Kalesinde, Sayfa 172, Adam Yay.
  7 – Memleketimden İnsan Manzaraları, Sayfa 219, Adam Yay.
  8 – Yeni Şiirler, sayfa 16, YKY
  9 – Bulutlar Adam Öldürmesin, Yeni Şiirler , sayfa 54, Adam Yay.
10 – Otobiyoğrafi, Son Şiirler, Sayfa 100, Adam Yay.
11 – Memleketimden İnsan Manzaraları, Sayfa 316, Adam yay.
12 – Memleketimden İnsan Manzaraları, Sayfa 7, Adam Yay.
13 – Yatar Bursa Kalesinde, sayfa 79, Adam Yay.
14 – İki Sevda, Son Şiirler, Sayfa 16, adam Yay.
15 – Kadınlarımızın Yüzleri, Son Şiirler, Sayfa 112, Adam Yay.
16 – Saman Sarısı, Son Şiirler, Sayfa 148, Adam Yay.
17 – Gayya Kuyusu, Son Şiirler, Sayfa 148, Adam Yay.
18 – Nazım’ın Tütün işçileri için yazdığı bir şiir. Zehra Kosava’nın anılarından.
19 – Son Şiirler, Sayfa 56, Adam Yay.
20 – M.İnsan Manzaraları, şiirler 5, sayfa 462-464, Adam Yay.
21- Yeni Şiirler, Sayfa 62, adam Yay.
22 – Kuvayi Milliye, Sayfa 95, Adam Yayınları
23 – Vera’ya, Son Şiirler, Sayfa 185, adam Yay.
24 – Kuvayi Milliye, seri 3, sayfa 105, Adam Yay. Piraye için yazılmış
25- Yine Ölümlere Dair, Kuvayi Milliye Destanı, sayfa 130 YKY.
26 – Kuvayi Milliye, Sayfa 149, Adam Yay.
27 – Seni Düşünüyorum , Yeni Şiirler, sayfa 15. Şiirler 5
28 – Umut, Yeni Şiirler, Sayfa 136, Adam Yay.

Muharrem  Aslan  Edebiyat ve Eleştiri dergisi 2006, Sayı 89-90 Sayfa 98-106

1 Yorum

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz