Narsizm Üzerine: Narsistlerin ihtiyacı sevmek değil, sevilmektir – Sigmund Freud

Bana narsizmin doğrudan incelenmesi yolunda bazı özel güçlükler var gibi görünüyor. Narsizme ulaşmak bakımından temel aracımız muhtemelen parafreninin analizi olmaya devam edecek.

Nasıl aktarım nevrozları libidonun içgüdüsel dürtülerini izlememize imkan tanıdıysa, dementia praecox ve paranoya da bize benin psikolojisiyle ilgili sezgiler sağlayacaktır. Bir kez daha, normal olgularda çok basit gibi görünen şeyleri anlayabilmek için çarpıtmaları ve abartmalarıyla patoloji alanına dönmemiz gerekecek. Aynı zamanda daha iyi bir narsizm bilgisi elde etmemizi sağlayabilecek başka yaklaşım araçları da kullanımımıza açıktır. Bunları şu sırayla tartışacağım: Organik hastalıkların, hipokondrinin (hastalık hastalığı) ve cinslerin erotik yaşamlarının incelenmesi.

Organik hastalığın libidonun dağılımına etkisini değerlendirirken Sandor Ferenczi’nin bana sözel olarak ilettiği bir düşünceyi izleyeceğim. Organik bir acı ve rahatsızlık yüzünden ıstırap çeken bir insanın çektiği acıyla ilgisi olmadığı sürece dış dünyadaki şeylerle ilgilenmekten vazgeçtiği herkes tarafından bilinir ve doğal kabul edilir. Daha yakın bir gözlem, bu kişinin sevgi nesnelerinden de libidinal ilgisini geri çektiğini gösterir. Istırap çektiği sürece sevmeyi keser. Bu olgunun sıradanlığı, bunu libido kuramının terimleriyle ifade etmekten kaçınmamız için bir neden oluşturmaz. O halde şunu diyebiliriz: Hasta insan libido yatırımını kendi benine geri çeker, iyileştiğindeyse yeniden dışarıya yayar. “Azı dişindeki çürükten” acı çeken şair için W. Busch “kendi ruhuna yoğunlaşmış” ifadesini kullanır. Burada libido ve ben ilgisi aynı kaderi paylaşır ve bir kez daha birbirinden ayırt edilemez durumdadır. Hasta insanın bildik bencilliği her ikisini de kapsar. Aynı durumda tam da böyle davranacağımızdan emin olduğumuzdan bunu son derece doğal karşılarız. Ne kadar güçlü olursa olsun aşığın duygularının bedensel hastalık tarafından nasıl uzaklaştırıldığı, onların yerini birdenbire nasıl tam bir kayıtsızlığın aldığı, mizah yazarlarınca yeterince işlenmiş bir temadır.

Uyku durumu da, libidonun dağılımının narsistik olarak öznenin kendi benine ya da daha kesin bir ifadeyle yalnızca uyuma isteğine geri çekilmesini içermesi açısından hastalığa benzer. Rüyaların bencilliği bu çerçeveye gayet güzel uyar. En azından, her iki durumda da bendeki bir değişikliğe bağlı olarak libido dağılımındaki değişmelerin örneklerini buluruz.

Organik hastalık gibi hipokondri de sıkıntı verici ve acılı bedensel duyumlarla ortaya koyar kendini ve libido dağılımı ile ilgili etkisi organik hastalıkla aynıdır. Hipokondrik ilgisini ve özellikle de libidosunu dış dünyadaki nesnelerden geri çeker; her ikisini de dikkatini yönelttiği organ üzerinde yoğunlaştırır. Hipokondri ile organik hastalık arasındaki bir fark şimdi açıkça ortaya çıkar: Organik hastalıkta sıkıntı veren duyumlar gösterilebilir değişikliklere dayanırken, hipokondride durum böyle değildir. Ama eğer hipokondri doğru olmalıdır, orada da organik değişikliklerin bulunduğu kabul edilmelidir demeye karar verseydik, nevroz süreçleriyle ilgili genel kavrayışımızla tümüyle uyum içinde olurdu bu. Ama bu değişiklikler ne olabilir?

Bu noktada, hipokondridekine benzer huzursuzluk verici bedensel duyumların diğer nevrozlarda da bulunduğunu gösteren deneyimimizin bizi yönlendirmesine izin vereceğiz. Daha önceki çalışmalarda hipokondriyi nevrasteni (sinir zafiyeti) ve kaygı nevrozuyla birlikte üçüncü bir “aktüel” nevroz olarak sınıflandırma eğilimde olduğumdan söz etmiştim. Diğer nevrozlar söz konusu olduğunda aynı zamanda daima küçük bir miktar hipokondrinin de oluştuğunu söylemekle sanırım çok ileri gitmiş olmayız. Bence bunun en iyi örneğini histerik üstyapısı ile kaygı nevrozunda buluruz. Burada, acı verecek kadar duyarlı, yani bir şekilde değişmiş, bununla birlikte sıradan anlamda henüz hastalanmamış bir organın alışılmış prototipi, uyarılmış durumdaki cinsel organdır. Bu durumda kanla dolmuş, şişmiş, ıslanmış ve çok çeşitli duyumların kaynağı haline gelmiştir. Şimdi bedenin herhangi bir parçasını ele alıp onun cinsel açıdan uyancı uyaranları zihne iletme etkinliğini erotik uyarı yaratabilirlik özelliği olarak tarif edelim; dahası, cinsellik kuramımızın dayandığı değerlendirmelerin, bedenin bazı başka bölgelerinin erotojenik bölgeler cinsel organları ikame eder tarzda işlev gördüğü ve onlara benzer biçimde davrandığı fikrine bizi uzun zamandır alıştırmış olduğunu hatırlayalım. Bu durumda geriye tek bir adım kalıyor. Erotik uyan yaratabilirliği bütün organları tanımlayan genel bir özellik olarak görmeye karar verebilir, bu özelliğin bedenin özel bir bölgesindeki artış ya da azalışından söz edebiliriz. Organların erotik uyarıcılığındaki her bir değişikliğe paralel olarak benin libidinal yatırımında da bir değişme olabilir. Bu faktörler hem hipokondrinin altında yattığına inandığımız şeyleri hem de organlardaki maddi hastalıklar tarafından üretilen libido dağılımları üzerinde aynı etkilere yol açabilecek şeyleri oluşturacaktır.

Bu düşünce çizgisini izlemeye devam ettiğimizde, bir kez daha yalnızca hipokondri sorunuyla değil, aynı zamanda diğer “aktüel” nevrozlarla danevrasteni ve kaygı nevrozukarşılaştığımızı görürüz. Bu yüzden burada biraz duralım. Fizyolojik araştırmanın sınırlarının bu denli ötesine nüfuz etmek saf psikolojik araştırmanın kapsamı içinde değildir. Bu bakış açısından hipokondrinin parafreniyle ilişkisinin diğer “aktüel” nevrozların histeri ve takıntılı nevrozla ilişkisine benzediğini düşünebileceğimizi kaydetmek istiyorum yalnızca; yani, diğer aktüel nevrozların nesne libidosuna bağlı olması gibi hipokondrinin de ben libidosuna bağlı olduğunu ve hipokondrik kaygının ben libidosundan kaynaklanmasıyla nevrotik kaygının karşılığı olduğunu düşünebiliriz. Dahası, hasta olma ve aktarım nevrozlarında semptom oluşumu içe dönmeden gerilemeye giden yol mekanizmasının nesne libidosunun ketlenmesine bağlandığı fikriyle zaten tanışık olduğumuz için,[6] ben libidosunun ketlenmesi fikriyle de yakınlık kurabilir, bu fikri hipokondri ve parafreni vakasıyla ilişkilendirebiliriz.

Bu noktada elbette merakımız, ben içinde bu libido ketlenmesinin niçin hoşnutsuzluk verici bir deneyim gibi yaşantılandığı sorusunu doğuracaktır. Hoşnutsuzluğun daima yüksek derecede bir gerilimin ifadesi olduğu, dolayısıyla gerçekleşen sürecin maddi olaylar alanındaki belli bir niceliğin başka durumlarda olduğu gibi burada da ruhsal hoşnutsuzluk niteliğine dönüşmekte olduğu yanıtı ile yetineceğim. Bununla beraber hoşnutsuzluğun gelişmesinin maddi olayların mutlak büyüklüğüne değil, daha çok bu mutlak büyüklüğün özel bir işlevine bağlı olması da muhtemeldir. Burada, zihinsel yaşamımızın narsizmin sınırlarının ötesine geçmesini ve libidoyu nesnelere bağlamasını neyin zorunlu kıldığı sorusuna değinmeye bile kalkışabiliriz. Düşünce çizgimizi izlediğimizde elde edeceğimiz yanıt birkez daha, bu zorunluluğun, benin libidoyla yatırılmasının belli bir miktarı aştığında ortaya çıkacağı şeklinde olacaktır. Güçlü bir bencillik hasta olmaya karşı bir savunmadır ama son aşamada hasta olmamak için sevmeye başlamamız gerekir; engellenme sonucu sevemediğimiz takdirde hastalanmaya mahkumuzdur. Bu, H. Heine’nin Yaratılış’ın psikolojik gelişimini resmettiği dizelere bir ölçüde uygundur.

Zihinsel aygıtımızı ilk olarak ve her şeyden önce, huzursuzluk verecek ya da patojenik etkiler doğuracak uyarımların üstesinden gelmeye yönelmiş bir araç olarak ele aldık. Bu uyarımları zihinde yeniden işlemek, dışarıya doğrudan boşalamayan ya da böyle bir boşalımın o an için istenmediği uyarımların içsel bir kanaldan akıp gitmesine önemli ölçüde yardımcı olur. Ancak ilk seferinde bu içsel işleme sürecinin gerçek nesnelerle mi yoksa hayali nesnelerle mi ilgili olduğu pek önemli değildir. Farklılık daha sonra, eğer libidonun gerçek olmayan nesnelere dönmesi (içe dönüş) ketlenmeye yönelirse ortaya çıkacaktır. Parafrenilerde megalomani bene dönmüş olan libidonun benzer bir şekilde içsel işlenmesine imkan tanır. Belki ancak megalomani yetersiz kaldığında libidonun ben içinde ketlenmesi patojenik hale gelir ve bize bir hastalık izlenimi veren eski haline dönme sürecini başlatır.

Burada parafreni mekanizmasına daha yakından nüfuz etmeye çalışacağım ve zaten değerlendirmeye layık bulduğum görüşleri bir araya getireceğim. Bana parafrenik bozukluklar ile aktarım nevrozları arasındaki fark, parafreniklerde engellenmenin (früstrasyon) serbest bıraktığı libidonun fantezideki nesnelere bağlanmayıp bene geri çekilmesi durumunda yatıyormuş gibi görünüyor. Buna uygun olarak megalomani de bu son libido miktarıyla ruhsal olarak baş etme çabasına tekabül edecek, böylece aktarım nevrozlarında görülen fanteziye doğru içe dönmenin karşılığını oluşturacaktır. Bu ruhsal işlevdeki yetersizlik parafrenideki hipokondrinin ortaya çıkmasına yol açar ve aktarım nevrozlarındaki kaygının benzeridir. Bu kaygının döndürme, tepki oluşturma ya da sakınma oluşturma (fobi) gibi daha ileri ruhsal işlemlerle çözülebildiğini biliyoruz. Parafreniklerde buna tekabül eden süreç, hastalığın çarpıcı görünümlerinin ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu bir restorasyon girişimidir. Parafreni genellikle olmasa da sık sık libidonun nesnelerden yalnızca kısmen ayrılmasına yol açtığından, klinik tabloda üç grup olguyu ayırt edebiliriz:
1) normal durum ya da nevrozdan geriye kalan olguları temsil edenler (kalıntı olgular);
2) hastalık sürecini temsil edenler (libidonun nesnelerinden ayrılması ve dahası megalomani, hipokondri, duygulanım bozukluğu ve her tür gerileme);
3) histeri (dementia praecox’ta ya da kelimenin tam anlamıyla parafrenide) ya da takıntılı nevroz tarzında (paranoyada) olduğu gibi libidonun bir kez daha nesnelere bağlandığı restorasyonu temsil eden olgular. Bu yeni libidinal yatırım, başka bir düzeyde ve başka koşullarda başlamasıyla birincil yatırımdan ayrılır. Bu yeni libido yatırımı durumunda ortaya çıkan aktarım nevrozlarıyla benin normal olduğu durumda buna tekabül eden oluşumlar arasındaki fark, zihinsel aygıtımızın yapısı hakkında daha derin bir kavrayış edinmemizi sağlayabilir.

Narsizmin incelenmesine yaklaşabileceğimiz üçüncü yol, kadındaki ve erkekteki pek çok farklılaşmasıyla insanların erotik yaşamını gözlemektir. Nesne libidosunun ilk bakışta ben libidosunu gizlemesinde olduğu gibi, bebeklerin (ve büyümekte olan çocukların) nesne seçimiyle bağlantılı olarak ilk kaydettiğimiz şey, bunların cinsel nesnelerini tatmin deneyimlerinden türetmiş olduklarıdır. İlk otoerotik cinsel tatminler, kendini koruma amacına hizmet eden yaşamsal işlevlerle bağlantılı olarak deneyirnlenir. Cinsel içgüdüler başlangıçta ben içgüdülerinin tatminine bağlıdır, ancak daha sonra onlardan bağımsızlaşır; o zaman bile çocuğun beslenmesi, bakımı ve korunmasıyla ilgilenen kişilerin, yani öncelikle annenin ya da onun yerini tutan kişinin onun ilk cinsel nesneleri olması olgusunda bu kökensel bağlanmanın izini buluruz. Bununla beraber psikanalitik araştırma, Anlehnung ya da “yaslanma” tipi olarak adlandırılabilecek bu nesne seçimi türü ve kaynağı ile yan yana, bulmaya hazırlıklı olmadığımız ikinci tür bir nesne seçimini ortaya çıkardı. Sapıklar ve eşcinseller gibi libidinal gelişimi bazı bozukluklar gösteren kişilerde özellikle belirgin biçimde, sonraki sevgi nesnesi seçimlerinde model olarak annelerini değil bizzat kendilerini aldıklarım keşfettik. Bunlar sevgi nesnesi olarak açıkça kendilerini arıyorlar ve narsistik olarak adlandırmamız gereken bir tür nesne seçimi gösteriyorlardı. Bu gözlemde, bizi narsizm varsayımını benimsemeye sevk eden nedenlerin en güçlüsünü bulduk.

Yine de nesne seçimlerinin Anlehnung tipine ya da narsistik tipe uygun olmasına bağlı olarak insanların birbirinden kesin hatlarla ayrılmış iki gruba ayrıldığı sonucuna ulaşmadık. Daha çok, her iki nesne seçimi türünün, tercihi birine ya da diğerine yönelmiş de olsa her bireye açık olduğunu varsaydık. İnsanın kökensel olarak iki cinsel nesnesi kendisi ve onu besleyen kadın olduğunu görüyoruz; bunu yaparken de bazı durumlarda nesne seçiminde açıkça egemen tarzda kendini ortaya koyan bir birincil narsizmin herkeste bulunduğunu ileri sürüyoruz.

Erkek ve kadın cinsiyetlerinin karşılaştırılması, nesne seçimleri bakımından cinsiyetler arasında kuşkusuz evrensel olmasa da temel farklar olduğunu gösteriyor. Eksiksiz haliyle yaslanma tipi nesne seçimi, tam anlamıyla erkeğin ayırt edici özelliğidir. Kuşkusuz çocuğun kökensel narsizminden türeyen belirgin cinsel açıdan aşın değer vermeyi gösterir, dolayısıyla da bu narsizmin cinsel nesneye aktarılmasına tekabül eder. Cinsel açıdan bu aşın değer verme, nevrotik zorlayıcılığı düşündüren, dolayısıyla benin aşk nesnesi yararına libido bakımından zayıflaması noktasına kadar izlenebilen aşık olma özel durumunun kökeninde yer alır. Genellikle rastlanan kadın tipinde farklı, daha saf ve hakiki bir süreç izlenir. Buluğ çağıyla birlikte o zamana kadar gizli kalmış kadın cinsel organlarının olgunlaşması, kökensel narsizmin yoğunlaşmasına yol açıyor gibi görünür. Bu, cinsel açıdan aşın değer vermenin eşlik ettiği gerçek bir nesne seçiminin gelişimi açısından elverişsizdir. Kadınlar, özellikle de güzel olarak büyümüşlerse, nesne seçimlerinde onlara dayatılan toplumsal sınırlamaları telafi edecek bir kendinden memnuniyet geliştirirler. Kesin olarak konuşmak gerekirse bu tür kadınlar, bir erkeğin onlara duyduğu sevgiyle karşılaştırılabilir yoğunlukta yalnızca kendilerini severler. İhtiyaçları da sevmek değil, sevilmek yönündedir; onların gözüne giren, bu koşulu karşılayan erkektir. İnsanoğlunun erotik yaşamında bu tipte kadınlar çok önemlidir. Böyle kadınlar kural olarak en güzel olduklarından sadece estetik nedenlerle değil, ilginç psikolojik faktörlerin bileşimi yüzünden de erkekler üzerinde büyüleyici bir etkiye sahiptirler. Çünkü kendi öz narsizminin bir bölümünden vazgeçmiş ve nesne sevgisi arayışı içinde olanlar için bir başka insanın narsizminin büyük bir çekim gücü olduğu gayet açık görünmektedir. Tıpla kedilerin ve yırtıcı hayvanların, yani bizimle ilgisiz görünen hayvanların çekiciliğinde olduğu gibi çocuğun çekiciliği de geniş ölçüde narsizmine, kendinden memnun olmasına ve ulaşılmazlığına dayanır. Gerçekten de, edebiyatta temsil edildikleri gibi büyük caniler ve mizahçılar da benlerini küçültecek her şeyi ondan uzak tutmalarını sağlayan narsistik tutarlılıklarıyla ilgimizi çekerler. Sanki zihnin saadetini; bizlerin çoktan terk ettiği, artık ele geçirilmez bir Libidinal  durumu korudukları için onlara gıpta ederiz. Bununla birlikte narsistik kadının büyük çekiciliğinin bir de karşı kutbu vardır; aşığın tatminsizliğinin, kadının aşkından duyduğu şüphenin, onun bilmecemsi yapısından yakınmalarının büyük bölümünün kaynağı, nesne seçimi türleri arasındaki uyuşmazlıktır.

Burada, erotik yaşamın kadınsı tarzıyla ilgili bu tarifin kendi payıma kadınları küçültmeye yönelik tarafgir bir arzudan kaynaklanmadığını söylemek yersiz kaçmaz herhalde. Taraflılığın bana oldukça yabancı olması bir yana, bu farklı gelişim hatlarının, son derece karmaşık biyolojik bir bütün içindeki işlev farklılaşmasına denk düştüğünü biliyorum; dahası, erkeksi tipe uygun bir şekilde seven, ayrıca bu tipe özgü cinsel açıdan aşın değer verme geliştiren hatırı sayılır miktarda kadın olduğunu kabul etmeye de hazırım.

1914
Sigmund Freud
Narsizm Üzerine  (2. Bölüm)

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İnci Aral: Hayatlarımız içerik ve derinliğini yitirdikçe hikayeler de sığlaştı, sıradanlaştı

Hayal ve Gerçek Yazarlık bir meslek midir? İyi para kazandırdığı varsayılan, çalışma koşullarının özgürce ayarlanabileceği, insanı ün ve başarıya götüren...

Kapat