Nakşi ve Nurculuğun Devletle İlişkilerinin Kökenleri – Faik Bulut

Resmi Belgeler Işığında
ORDU ve DİN

Yeniçeri ocağı kaldırılırken (1826), Bektaşi tekke ve ocaklarında da köklü değişiklik meydana geldi. Bu tekkeler ya kapatılıp Nakşibendiler’e devredildi ya da başlarına Nakşibendi şeyhleri getirildi. Deyim yerindeyse, Osmanlı militarizmine onca hizmetinden sonra posası çıkmış Bektaşilik bir kenara bırakılıyor; [Bakınız: Osmanlı’da Yeniçeri Bektaşi İlişkisi ve Etkileri] yerini 17. yüzyılda kendini yenileyen Nakşibendilik alıyordu. Sözün özü, Bektaşilik Nakşibendilik’e dönüştürülmüş oluyordu.

Tarikatlar siyasi etkilere açık kaldıkça iç yapı ve İşleyişleri bozulmuş; irşad ve ahlak faaliyetlerinden uzaklaşmışlardır.

Toplumun ana dokusunu oluşturan ve devletle kesintisiz sıcak temas halinde bulunan tarikatların bozulması karşısında; Osmanlı devleti, özellikle 19. yüzyılda harekete geçti.

II. Mahmud, 1811 tarihli bir fermanla, Osmanlı’daki aynı tarikata alt bütün tekkeleri, o tarikatın İstanbul’daki postnişinliğine bağladı, Mevleviler için merkez Konya olarak kalmıştır.) Boşalan tekkeye şeyh atanacağı zaman, Şeyhülislam’ın görüşünün alınması zorunlu kılındı.

Ayrıca, aynı fermana göre, halifeler kendi şeyhleri tarafından değil, İstanbul’daki şeyh tarafından atanacak, tekkeler kiralanamayacaktı.

Bu merkezileşme ve kontrol çabaları, düzenli biçimde sürdürülmüştür. Örneğin, 1825’lerde İstanbul’da bulunan 252 tekke, 35 gruba ayrılarak durumları incelenmeye alınmıştı. Daha sonra, bir Evkaf-ı Hümayun Nezareti (Vakıflar Bakanlığı) kurulmuş; tekkeler iyice kontrol altına alınmış, tarikat ve tekke vakıflarının bağımsız mütevelliler (yönetimler) tarafından idaresi ilkesi getirilmişti.
Evkaf, derviş kıyafetinde gezenlerin buna layık davranış içinde olmaları ve yanlarında şeyhin tasdikli kimlik belgesini bulundurmaları koşulunu getirmişti. İcazet (şeyhin kendine vekil tayin etme yetkisi) mekanizması da denetim altına alınmış; icazette sadece şeyhin değil, diğer meşayihin (din şeyhlerinin) onayı da şart koşulmuştu (Bkz; Ali Bayramoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Tarikatlar, Yeni Yüzyıl, 29 Ocak 1997).
Bu arada, Yeniçeri ocağı kaldırılırken (1826), Bektaşi tekke ve ocaklarında da köklü değişiklik meydana geldi. Bu tekkeler ya kapatılıp Nakşibendiler’e devredildi ya da başlarına Nakşibendi şeyhleri getirildi. Deyim yerindeyse, Osmanlı militarizmine onca hizmetinden sonra posası çıkmış Bektaşilik bir kenara bırakılıyor; yerini 17. yüzyılda kendini yenileyen Nakşibendilik alıyordu. Sözün özü, Bektaşilik Nakşibendilik’e dönüştürülmüş oluyordu.

19. Yüzyılda tarikatların denetimi için alınan en önemli tedbir, 1866da Meclis-i Meşayih (Şeyhler Kurulu) adlı tarikat üst kurulunun oluşturulmasıydı. İstanbul’da oturan tarikat şeyhlerinin katıldığı bu meclis, tekkeleri denetleme görevini üstlenmiş, Şeyhülislam’a bağımlı kılınmış ve varlığını Cumhuriyet dönemine kadar sürdürmüştür. Meclis-i Meşayih’e ilişkin yasanın 5. maddesi şöyleydi: “Tekkelerin; müdavimleri ve verdiği hizmetler bakımından önemlerine göre derecelendirilip sınıflandırılması, şeyhlerin kapsamlı sicillerinin düzenlenmesi; tekke ve zaviyelerin vakfedilmiş mülk ve varlıklarının korunması ve kayıtlarının tutulması Meclis-i Meşayih’in görevleri arasındadır.”
1868’de uygulamaya başlayan Meclis’i Meşayih’in 1874’e kadar olan üyeleri arasında şu isimler yer alır:

1916 yılına kadarki dönemde ise kurulun başkanlığını Muhammed Esad Efendi, üyeliklerini de Muhammed Gülşen Efendi ile Muhammed Abdülbaki Efendi adlı tarikat önderleri yapmışlardır, (kaynak için bkz; A. Bayramoğlu, agy.)
Tarikatların manevi (ahlak) bakımdan yozlaşmasına karşı alman önlemlerden biri de içerden gelmiştir. Nakşibendiliğin önemli bir kolu olan Gümüşhanevi dergahı, tekke ve şeyhlerin tarikat içi usul ve adabını anlatan kitaplar yayımlamıştır.

17. Yüzyılda Hindistan’da başlayan, tasavvufun dünyevi yüzü ve faaliyetlerine vurgu yapan Müceddidi geleneği, Nakşibendi tarikatının ikinci dirilişi sayılır. Müceddidi geleneği, 19. yüzyılda Osmanlı toplumuna Kürt Mevlana Halid (1776-1827) tarafından getirilmiştir. Mevlana Halid’in Bağdat’ta kurduğu ilk tekkeden sonra, Müceddidi gelenek kısa zamanda Süleymaniye, Kudüs, Halep, Basra, Erbil, Diyarbakır, Cizre, Mardin, Urfa, Konya ve istanbul’da yayıldı. Nakşi tarikatının Mevlana Halid tarafından başlatılan Halidiye kolu, o dönemde “Kürdistan” diye adlandırılan hemen tüm bölgelerde, Kafkasya ve Şam diyarında büyüyüp genişledi. Halidiye’nin önayak olduğu Hizanvan bölgesindeki medreseler (tarikat okulları), yıllar sonra Kürt yoğun bölgelerde Nurculuk akımına kaynaklık edecek, günümüzde sayısı 20 bini bulan Nur Cemaati Medreseleri’nin Türkiye’nin dört bir yanında kurulmasına neden olacaktır.

Halidiye tarikat şeyhlerinin Şam diyarında çok sıkı denetlenmesi, Nakşibendilik’te mürşid (tarikat önderi) kalitesinin yükselmesine, tarikatın manevi bir kudrete yeniden kavuşmasına vesile oldu. Bu yüzden, özellikle, o tarihte “Kürdistan” olarak tabir edilen İran, Irak ve günümüz Türkiyesi’ndeki Kürt yoğun bölgelerde egemen olan Kadirilik, büyük gerileme göstererek yerini Nakşi bağlantılı Halidiye dergahına bıraktı.
Halidiye dergahı erbabı, İstanbul’daki hükümet çevrelerinde de hayli etkinlik kazanmıştır. Nakşibendi şeyhi Ahmed 1859’da Tanzimat’ın reform politikalarına karşı ilk hareketi başlattı; Batı karşısında (geleneksel) devletin yeniden güçlendirilmesi projesini dini söylemlerle sundu. Ayrıca dünyevi diğer meselelere de kendince çözümler getirilmiş oldu. Tüm bunlar, Nakşibendîlik ve onun Halidiye koluna devlet içinde itibar kazandırdı.

Nakşibendiler’in devleti sahiplenen ve reform projelerini islami anlayışlar adına denetleyen tavırları, 19. yüzyıldaki en önemli özellikleri oldu. Dönemin Halidiye şeyhi Gümüşhanevi, bir Osmanlı bankası kurulmasına tepki duyarak, dergah için bir cemaat sandığı oluşturmuş; zengin müritlerin bağışlarıyla küçük işletmelere kredi ve muhtaçlara yardım dağıtan bir sistem kurmuştu. Matbaa kurmak, kütüphane açmak, müritleri yeteneklerine göre yönlendirmek Gümüşhanevi’nin günümüze bıraktığı miraslardandır.
Nitekim, genelde RP çevresi ve Erbakan ile özelde Nakşi dergahı (M. Zahit Kotku-Esad Coşan çizgisi, Erenköy cemaati vs.) bu mirası devam ettirip; onlarca şirketi bünyesinde barındıran holdingler kurma, finans kurumları açma, sanayi alanlarına yatırım yapma; özel okul ve öğrenci yurdu, radyo-TV merkezleri vb. açma faaliyeti içindeler. Siyaset-tarikat-ticaretin iç içe geçtiği bu geleneğin Batı modeline karşı İslami projesi de, Erbakan’ın ünlü “Batı Kulübü yerine Milli Görüş” ve “D-8” (İslami ülkeler birliği), “İslam dinarı, İslam ortak pazarı” gibi söylemlerle dile getirilmiş oluyor.

Halidiye kolunun Kürt yoğun bölgelerdeki medrese geleneğinden yetişmiş Nurcular’ın da benzer faaliyetler içinde olduğunu görüyoruz. Örneğin, Batı türü liberal bankalara alternatif olarak “faizsiz finans kurumları”nın ortaya çıkması, Balkan, Kafkasya, Orta Asya, Ortadoğu ülkelerindeki özel okullar şebekesinin kurulmuş olması, zenginlerin oluşturduğu İŞHAD, MESİAD gibi kuruluşların gerçekleştirdiği fonlar aracılığıyla hayatın her alanına yayılmış özel okul, yurt, dersane, radyo, gazete, TV, vakıfların kurulup hayata geçirilmesi de Nur Cemaati’nin önde gelen isimlerinden Fethullah Gülen’in öncülüğü ve teşvikiyle olmaktadır.

Halidiye kolu; bir yandan, bozulan tarikat düzenini tamir eden; ahlak-irşad projelerini hayata geçiren bir okul olmuş; öte yandan, devlet-tarikat ilişkisinde yeni bir çığır açmıştır.
“Bu çığır, bir tarikat faaliyeti olarak devlet politikalarını etkilemek, yönlendirmek arayışı olarak özetlenebilir” (Bkz; A. Bayramoğlu, agy.).

Osmanlı’yı Cumhuriyet dönemine bağlayan bu çığır, günümüzde daha etkin biçimiyle devam etmektedir. Çünkü, 1950’lerde DP döneminde özellikle Menderes-Nurcular (Said-i Nursi) ilişkisi; 1960’larda AP lideri Süleyman Demirel’in tüm tarikat şahsiyetleriyle dirsek teması halinde olması, hele hele Nurcular’ı partinin yankolu gibi çalıştırması; 1970’lerde Nurcu-Nakşi ittifakı sayesinde ortaya çıkan Milli Nizam Partisi; 1980’lerde ANAP lideri Turgut Özal’ın tarikatlara dayanan siyaseti vs. anılan çerçevede görülmelidir.

Bu bağlamda ele alındığında, günümüzde “hoşgörü şeyhi ilan edilen” ve “sivil toplum” için kendisinden “feyz alınan” Nur Cemaati ileri gelenlerinden Fethullah Gülen’in niçin böylesine popüler olduğu; DYP Başkanı Tansu Çiller, ANAP önderi Mesut Yılmaz, CHP eski başkanı Hikmet Çetin, DSP lideri Bülent Ecevit ve benzeri pek çok politikacının Fethullah Hoca ile buluşmak için neden sıraya girdiği de kolayca anlaşılmış olur.

Özetle, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla taşınan Osmanlı toplumunda, devlet, toplumu denetlemek için tarikatlarla iç içe girdi. Ancak, iş, tarikatlar yoluyla devleti kontrol noktasına doğru seyretti. Derken, siyasiler; devleti denetlemeye yönelik mücadelelerinde tarikatları kullanma taktiğine başvurdular.
Sultan II. Abdülhamid’in Şazeli (Dardavi) tarikatı şeyhi Muharn- med Zafir el Medeni’ye intisab ettiğini; Rifai tarikatı şeyhi Ebul Hûda el Sayyadi’yi de sarayında barındırıp, onu bir tür danışman olarak kullandığını biliyoruz. Sultan Reşad ise, Mevlevi tarikatı mensubu olup, Kemahlı şeyh İsmail Hakkı’ya bağlıydı.
İttihat-Terakki’nin siyaset uğruna hem medrese mezunu ulema (Şeyhülislamlık makamı dahil) hem de tarikat ehli Sufi şeyhleriyle içli dışlı olduklarını; Birinci Dünya Savaşı sırasında ilan edilen “Büyük Cihad” fetvasını da ünlü Nakşi şeyhlerinden Kürt Mevlana Halid’in biraderzadesi Esad Sahib Efendi’nin Arapça hutbesiyle imparatorluğa duyurduklarını da bilmek durumundayız. İttihat-Terakki’nin meşhur Şeyhülislam’ı Kazını Efendi, bu tarikatın Gümüşhanevi kolundandı.

Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyeler kapatılmış olmakla birlikte, tasavvuf ve tarikatlar gizli-açık, özellikle taşrada varlıklarını sürdürürler. 1950’lerin Başbakanı Adnan Menderes Nurcu, Süleymancı gibi tarikatlarla diyalogunu sürdürürken; Bayrami tarikatı şeyhlerinden Akif Efendi ile sık sık görüşürdü. Nur cemaati önderi Said-i Nursi ile yazışırdı.
1960’ların başbakanlarından birinin de (muhtemelen Süleyman Demirel) Bayrami olduğu; eski büyükelçilerden ve cumhurbaşkanlığı genel sekreterlerinden Fuat Bayramoğlu’nun ise bu tarikatın kurucusu Hacı Bayram-ı Veli soyundan geldiği söylenir.
Keza, Demirel’in, 1960’larda Nakşibendi Ismailağa (İstanbul- Fatih) Cemaati şeyhi Mahmut Hoca’yı ziyaret ettiği; bu cemaat müritlerinden olan birinin de bakanlık görevi yaptığı ve halen Hocaefendi’nin avukatlığını üstlendiği artık sır olmaktan çıkmıştır.
1983-1993 arasında başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Turgut Özal’ın Nakşibendi tarikatı Iskenderpaşa Dergahı şeyhlerinden M. Zahid Kotku’dan feyz aldığı ve halefi Esad Coşan’la yakın temaslarının bulunduğu; günümüz başbakanı Necmettin Erbakan’ın aynı dergahta tescilli Nakşi olduğu yıllar önceden açıklanmıştı.

Faik Bulut

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Milliyetçilik Sendromu | Türkün Lisanla İmtihanı – Necati Sönmez

Babil Kulesi’nin yıkılıp dünya dillerinin ayrışmasının üzerinden kaç bin yıl geçtikten sonra, Türkiye’de anadilini kullanmanın bir hak olup olmadığını tartışıyoruz....

Kapat