MİLAN KUNDERA: YAŞAM NE KADAR ACIMASIZ OLURSA OLSUN, MEZARLIKTA HEP HUZUR VARDIR

MEZARLIK

Bohemya’da mezarlıklar bahçe gibidir. Mezarlar çimle ve renk renk çiçeklerle kaplıdır. Alçakgönüllü mezartaşları yeşilliğin içerisinde kaybolurlar. Güneş battığında mezarlık mini mini mumlarla ışıl ışıldır. Ölüler bir çocuk balosunda dans ediyorlardır sanki. Evet, çocuk balosunda, çünkü ölüler çocuklar kadar masumdur. Yaşam ne kadar acımasız olursa olsun, mezarlıkta hep huzur vardır. Savaş sırasında, Hitler’in zamanında, Stalin’in zamanında, tüm işgaller sürüp giderken bile. Sabina içine bir sıkıntı çöktüğünü hissettiğinde arabaya atlar, Prag’ı iyice gerilerde bırakır, o kadar çok sevdiği köy mezarlıklarından birinde gezintiye çıkardı. Mavi tepelerden bir fon önünde, ninni kadar güzeldi mezarlıklar.

Franz için mezarlık çirkin bir taş ve kemik yığınıydı.

***

“Hiç kimse araba kullandıramaz bana. Kazalardan ödüm patlar! Öldürmese bile yaşam boyu iz bırakır kazalar!” Heykeltraş bunları söyledikten sonra tahtadan bir heykel yontarken doğramasına ramak kaldığı parmağını farkında olmadan sıkı sıkı tuttu. Parmağın kurtulmuş olması mucizeydi.

“Ne demek istiyorsun?” dedi Marie-Claude buğulu bir sesle. Formunun zirvesindeydi. “Bir keresinde ciddi bir kaza geçirdim ben; o kazayı hiçbir şeye değişmem, inanın. Üstelik hastanede yattığım günlerdeki kadar eğlendiğimi de hiç hatırlamıyorum! Gözümü kırpamadım, onun için de sabah akşam okudum durdum.”

Hepsi şaşkınlık içinde ona baktılar. Bayılıyordu buna Marie-Claude. Franz tiksinti (sözkonusu kazadan sonra karısının ağır bir depresyon geçirdiğini ve hiç durmadan yakındığını biliyordu) ve hayranlık (başından geçen her şeyi dönüştürmek konusunda becerisi gerçek bir dirimin göstergesiydi) karışımı bir tepki duydu.

“Kitapları gündüz kitapları – gece kitapları diye ikiye ayırmaya orada başladım,” diye sözünü sürdürdü karısı. “Gerçekten de, gündüz okunsun diye yazılmış kitaplar vardır, bir de sadece geceleri okunabilecek olanlar.”

Şimdi herkes şaşkınlık ve hayranlık içinde ona bakıyordu; daha doğrusu hala parmağını tutan ve kazayı düşünerek yüzünü buruşturan heykeltraş dışında herkes.

Marie-Claude heykeltraşa döndü ve sordu: “Stendhal’i hangi kategoriye sokarsın?”

Heykeltraş soruyu duymamıştı, sıkıntılı sıkıntılı omuzlarını silkti. Onun yakınında duran bir sanat eleştirmeni Stendhal’i gündüz okuması saydığını söyledi.

Marie-Claude başını salladı, buğulu sesiyle, “Hayır, hayır, yanılıyorsun! Yanılıyorsun! Stendhal gece yazarıdır,” dedi.

Franz, çıkagelmesi an meselesi olan Sabina’yı beklediği için gündüz sanatı – gece sanatı tartışmasına pek katılamıyordu. Bu kokteyl parti çağrısını kabul edip etmemesi konusunu günlerce tartışmışlardı Sabina’yla. Marie-Claude partiyi galerisinde açmış olan bütün ressam ve heykeltraşlar onuruna düzenlemişti. Sabina, Franz’la tanıştığından beri onun karısından uzak duruyordu. Ama ilişkilerinin öğrenilmesinden korktukları için Sabina’nın partiye gelmesinin daha doğal olacağı, dolayısıyla daha az kuşku uyandıracağı sonucuna varmışlardı.

Giriş salonuna doğru belli etmemeye çalışarak bakışlar fırlatırken, on sekiz yaşındaki kızı Marie-Anne’in odanın öteki ucunda söylev çektiğini duydu Franz. Karısının çevresini saranların grubundan izin isteyerek kızının çevresini saran gruba doğru yöneldi. Kimileri iskemlelere oturmuşlar, kimileri ayakta duruyorlardı, ama Marie-Anne yere bağdaş kurmuştu. Franz, çok geçmeden Marie-Claude’un da odanın kendi yanındaki halının üzerine oturacağına yemin edebilirdi. Konuklarınız varken yerde oturmak o zamanlar sadelik, kuraltanımazlık, liberallik, konukseverlik göstergesi, çok Parisli bir davranıştı. Marie-Claude’un nerde olursa olsun yere oturma tutkusu o dereceydi ki, Franz onun sigaralarını satın aldığı dükkanda da yere çöküp oturmasından korkar olmuştu.

“Şu anda ne üzerinde çalışıyorsun, Alain?” diye sordu Marie-Anne ayaklarının dibinde oturduğu adama.

Alain, galerinin sahibesinin kızına dürüst bir cevap verecek kadar saf ve içtendi. Ona, fotoğrafla yağlıboya karışımı olan yeni yaklaşımını açıklamaya giriştiyse de daha üç cümle söylememişti ki, Marie-Anne ıslıkla bir parça çalmaya başladı. Ressam ağır ağır, bütün dikkatini anlattığı konuya vererek konuşuyordu, onun için ıslığı duymadı.

“Neden ıslık çaldığını söyler misin bana?” diye fısıldadı Franz.

“İnsanların politikadan sözetmelerini sevmiyorum da ondan,” diye cevap verdi kız yüksek sesle.

Gerçekten de, aynı çemberi oluşturan erkeklerden ikisi yakında Fransa’da yapılacak olan seçimleri tartışıyorlardı. Konuşmaları yönetmeyi kendi görevi sayan Marie-Anne, adamlara bir İtalyan topluluğunun gelecek hafta Cenevre’de sahneleyecekleri Rossini operasına gidip gitmeyeceklerini sordu. Bütün bunlar olup biterken ressam Alain, yeni resim yaklaşımının ayrıntılarına inmeye başlamıştı. Franz kızı adına utanıyordu. Onu bozmak için ne zaman operaya gitse kızının cansıkıntısından yanıp yakıldığını bildirdi çevredekilere.

“Çok kötüsün,” dedi Marie-Anne oturduğu yerden babasının karnına yumruk atmaya çalışarak. “Başroldeki tenor o kadar yakışıklı ki. O kadar yakışıklı ki, onu iki kere gördüm, aşık oldum.”

Franz kızının annesine ne kadar benzediğini düşünmekten kendini alamıyordu bir türlü. Neden kendisine benzemiyordu? Ama yapabileceği bir şey yoktu. Benzemiyordu işte. Marie-Claude’un şu ya da bu ressama, şarkıcıya, yazara, politikacıya hatta bir keresinde bir bisiklet yarışçısına aşık olduğunu uluorta söylediğini kaç kere duymuştu acaba? Tabii, kokteyl parti konuşmasıydı bütün bunlar ama, arasıra karısının aynı şeyi yirmi yıl önce kendisi için de şurada burada söylediğini, üstelik buna bir de intihar tehdidini eklediğini de hatırlamadan edemiyordu.

Tam o anda Sabina girdi odaya. Marie-Claude onu karşılamak üzere kapıya yöneldi. Marie-Anne, Rossini konusunu tutturmuş giderken, Franz dikkatini iki kadının konuşmaları üzerinde yoğunlaştırdı. Bir iki merhabalaşmadan sonra Marie-Claude, Sabina’nın boynundaki seramik kolyeyi tutup kaldırarak son derece yüksek bir sesle, “Nedir bu? Ne çirkin!” dedi.

Bu sözcükler Franz’ı derinden etkiledi. Kavga çıkarmak amacıyla söylenmemişlerdi; hemen arkadan gelen buğulu kahkaha, Marie-Claude’un kolyeyi beğenmemekle birlikte Sabina’nın dostluğunu kaybetmek niyetinde olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Gene de, çok sık söylemediği sözlerdi bunlar.

“Kendim yaptım,” dedi Sabina.

“Gerçekten çok çirkin bir kolye ama!” diye tekrarladı Marie-Claude bağıra bağıra. “Takmamalısın!”

Franz karısının kolyenin çirkin olup olmamasıyla ilgilenmediğini biliyordu. Bir nesne o çirkin diyorsa çirkin, güzel diyorsa güzel olurdu. Dostlarının taktıkları kolyeler a priori güzel olurdu. Onları çirkin bile bulsa, bunu hiçbir zaman söylemezdi, çünkü iltifat nicedir ikinci benliği olup çıkmıştı.

Öyleyse neden Sabina’nın kendi yaptığı kolyenin çirkin olduğuna karar vermişti?

Franz ansızın apaçık gördü bunun cevabını: Marie-Claude, Sabina’nın kolyesinin çirkin olduğunu uluorta söyleyebiliyordu, çünkü bunu söyleme hakkını buluyordu kendinde.

Ya da daha açık söylemek gerekirse: Marie-Claude, Sabina’nın kolyesinin çirkin olduğunu, ona kolyesinin çirkin olduğunu söyleme hakkını kendinde bulduğunu açıkça belirtmek için söylüyordu.

Sabina’nın bir yıl önceki sergisi pek başarı kazanmamıştı, bu yüzden Marie-Claude, Sabina’nın dostluğuna öyle çok önem vermiyordu. Sabina’nın ise Marie-Claude’un dostluğuna önem vermek için her türlü nedeni vardı. Gene de davranışlarıyla hiç belli etmiyordu bunu.

Evet, açıkça görüyordu Franz: Marie-Claude gerçek güç dengesinin ikisi arasında olduğunu Sabina’ya (ve ötekilere) açıkça göstermek için eline geçen bu fırsatı değerlendirmişti.

Milan Kundera
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz